27 Haziran 2013

Öyle Bakma Çocuk


öyle bakma çocuk,
 öyle taa içimize, ciğerimize
 bakma
 göreceklerinden korkarım,
 rahat yataklarda uyuduğumuzu
 soframızda kuş sütü eksik olduğunu,
 kiraz yediğimizi ve bir kerecik
 olsun,
 tek bir kerecik olsun senin gözlerinin içine bakmadan
 yürüyüp gittiğimizi hatırlatma.

26 Haziran 2013

BAŞIM BURADA KALSIN BEN GİDİYORUM

Alıp başımı gideyim diyorum.  Uzak ülkelere. Yaban diyarlara. Bir ben olayım bir de yalnızlığım. Dünyanın öte ucuna. Koparayım bağlarımı buralardan. Ne olmuş doğduğum yer burasıysa. Ne var sanki burada geçtiyse çocukluğum. Geçmiş, yaşanmış, tükenmiş zamanlar niye bu kadar önemli olsun. Niye?  Kim demiş hep aynı coğrafyada yaşanacak orada ölünecek diye. Kim demiş her gidilen yerden dönülecek diye. Alıp başımı gideyim buralardan.

Aslında benim istediğim başımı bırakıp gitmek.  Benim olan ama bana acı veren anıları istemiyorum,  gelmesinler.  Dudağımın ucunda bir gülümseme gibi duran güzel anıları da istemiyorum. Çünkü biliyorum.  Doğdukları, var oldukları coğrafyadan koparılır koparılmaz onlar da acı verecekler bana. Üzerime yapışan, bende iz bırakan her şeyden silkinmek, çırılçıplak bir ruhla kalmak istiyorum.  Böyle çıkmak istiyorum yeni yolculuğuma. Kısaca “Ben ve Ben” olalım istiyorum. 

Radyoda bir ses: mırıl mırıl ne söylüyor böyle.   Anılarımızdan kurtulmanın yolları mı?  Ne gülünç. Ne kadar boş bir çaba. Dolaptaki elbiseler,  kravatlar, şallar hepsi değersiz bez parçaları. Ya albümlerdeki fotoğraflar. Onlar da sararmış solmuş eski kâğıt parçaları. Hepsi bundan ibaret.   Atabilir, yakabilirsiniz.  Eski bir salıncakta sallanan minicik bir kız çocuğu. Saçları dağılmış kopça vurmaktan.  Uçuşan eteğinin sayvanından külotu görünüyor. Ne hoş bir resimdi o zamanlar. Şimdiyse acı veriyor demek.  Yakın öyleyse. Çok kolay. Ama böyle salıncakta sallanan çocukları her görüşünüzde belleğinizde canlanacak aynı görüntüyü yakabilir misiniz?  Kurtulabilir misiniz tekrar tekrar hatırlamaktan.

Size ihanet eden bir dostun armağanını belki çöpe atabilirsiniz öfkeyle.  Derin bir çukur kazıp gömebilirsiniz belki. Peki ya eski güzel günlerin düşlerinize girmesine engel olabilir misiniz?
Benzer ihanetlerde belleğinizde canlanan bu eski görüntüleri silebilir misiniz?  Hayır mı? Ne yazık.

Yaşantılar birer sinsi gölge gibi siniyor üzerimize. Kat kat, kabuk kabuk birikiyorlar. Kazıyıp atmak üzerimden “ben”i bulmak, kazıyıp atmak üzerinden “sen’e  ulaşmak, en derindeki gerçek ve örselenmemiş yüreğine dokunmak isterdim. 

Üzerimde asılı duruyor hepsi salkım saçak geçmişimin. Saçları örgülü, şehlâ gözleriyle bakıp duran küçücük bir kız çocuğunun gölgesi. Sol yanağımda halâ, altı yaşında bademcik ameliyatı olurken canlı canlı, doktorumdan yediğim tokadın izleri.   İşlemediği bir suçtan dolayı cezalandırılan bir yumurcağın inatla “ağlamayacağım işte” diyen sözleri.  Ve hepsi, hepsi.

Ölenlerin ardından alelacele kaldırılan, yok edilen, atılan eşyaları hep ona ait anıları silmek için değil mi? Korkudan. Geçmişi anımsarken duyulacak acının korkusundan. Ödümüz patlıyor. Peki kaldırıp atınca kurtuluyor muyuz?  Ya kendi içimizde biriken ölüler.  Kendi kendimizle kavgalarımızda öldürdüğümüz arzularımız, vazgeçtiğimiz hayallerimiz, geçmiş olan umutlarımız.  Onlardan nasıl kurtulacağız?

Gideyim ben buralardan, başım kalsın.  Orada biriken yaşanıp bitmiş zamanlar burada, yaşandıkları yerde kalsın. Kalsın.

BAHAR GELİNCE

İşte, yol boyunca bütün akasyalar açmış. Öylesine çılgınca ve bir tek tomurcuk bile bırakmadan açmışlar ki... Hayret bir şey.  İşte bu mevsimde seviyorum bu adayı. Çöl kuruluğundaki Mesarya bile güzel olmayı başarır bu zamanlarda.  Yeşil ve sarının tüm tonları göz alabildiğine uzanır önünüzde. Hele badem ağaçları, armut ve erikler. Bir renk senfonisi yaratırlar beraberce.  En habersiz insanı bile baştan çıkarır bu görüntüler. Nedenini bilemeden, tatlı tatlı sapıtır insancıklar. Bir coşku bir taşkınlık alır başını gider. Bir sarhoşluk gibi yaşanır bahar...

Yaramazlık mevsimidir ayrıca.  Kısacık bir dönem damarlarınızdaki kan muzip muzip akar.
Zaten duygularıyla baş etmekte güçlük çeken insanlar bu aylarda gemi azıya alan bu coşkunlukla hiç başa çıkamazlar. 

Yok yere âşık olursunuz meselâ. Olmadık yerde, olmadık birine. “Daha neler” demeyin. Olur mu olur. Ya da illâ ki  “ressam olacağım” , “Olmazsa olmaz. Şair olup şiir yazacağım” diye garip takıntılara takılırsınız. Gene olmazsa sabah sabah, yüzünde kocaman  bir gülümsemeyle trafiği çözmeye çalışan polisi görünce tutturursunuz: "Durdur arabayı. Bir koşu gidip şu adamı öpeyim iki yanağından. Sabah sabah insan, insanı bırak bir polis bu kadar güler yüzlü olur mu?”  cümlesiyle kocanıza ya da karınıza iyice kafayı yedirirsiniz.

Belki de hiç sevmediğiniz, selâm bile vermek istemediğiniz birine 32 diş tekmili birden gülümsersiniz “Günaydın” derken. Adam şaşkın, doğal olarak.

Gene olmazsa gider çiçek böcek resimlerinden dövmeler yaptırırsınız olmadık yerlerinize. (Geçicisinden, acısızından tabii ki.) 

Bir düşünün. Eminim en pinti arkadaşınız bir bahar gününde ısmarlamıştır kahveleri. En katı olanımızın bile yüreği yumuşar bahar gelince.

Çok kısadır bahar . Birdenbire cehennemi sıcaklar basar. Her şey kuruyup gider çabucak. Eser kalmaz renkten, yeşilden. Boz bulanık toprak kabuğuna çekilir. Dayanamaz çatlar. Ruhlarımız gibi.

Bu güzelim günlerin tadını çıkarın. Kendinizi baharın kollarına bırakın. Bir şeycikler olmaz, korkmayın. Hafiften dağıtın.



Tijen Zeybek
10/4/2000

NEYE YARAR

İşte, herkesin dört gözle beklediği bahar geldi. Kış’ım usul usul uzaklaşmaya başladı benden. Dedim ona; şimdi git, altı ay önce gel. Şimdi git, hiç gitmemişsin gibi gel, şimdi git, o giden sen değilmişsin gibi gel, şimdi git, gitmenin hafifliğini, kalmanın ağırlığını bırak da gel.  Bak nasıl da sabırsız tomurcuklar dallarda. Bak nasıl da sabırsız aşka acemi yürekler.  Ne bilsinler her baharın çorak yaza gebe olduğunu. Baharın aslında bir düş, bir serap olduğunu.  Ve aşkın da elbette.  Ben bilirim bilmesine de... Benim ki de bile bile lades işte.

Gel bahar. Gel ki elimizden uçurduğumuz barış kuşunu unutalım. Gel bahar. Gel ki Irak’ta parçalanan insanları unutalım. Tırmalanan ruhları, erkenden büyümek zorunda kalan, eli silâhlı çocukları. Açsın akasyalar sarı sarı. Açsın papatyalar da. Sever sevmez yapalım. Açsınlar ki Irak’ta anestezisiz sezaryene yatan kadınları unutalım, prematüre doğmak zorunda kalan bebekleri. Erkenden ölmek zorunda kalan çocukları.  Unutalım. Gökten bomba yağdığını Nisan yağmurları yerine.  Unutalım elma kokulu, zehirli gazları. Biz bahara dalalım, bahar bize dalsın. Bırakalım da becerebilirse buz kesen yüreklerimizi yalasın ılık rüzgârlar. Becerebilirse sarsın ruhumuzu çizen acıları.

Aslında, hâlâ Irak savaşına karşı yollara dökülmedik ya yakışmaz bunların hiçbiri bize. Aslında varsa bir yerlerde adaletli bir tanrı, bıraksın da salkım saçak açmış akasyalara bakalım ama ölü çocuk yüzleri görelim. Tarlaları kırmızıya boyayan gelinciklere bakıp da al kanlar içinde yatan insanlığımızı görelim. Mademki tuzu kuru oturuyoruz evlerimizde ve beğenmediğimiz yemekleri çöpe döküp de yenisini yapıyoruz kendimize Afrika’da açlıktan ölürken insanlar, gömelim burnumuzu güle, gömelim burnumuzu şebboya, gömelim karanfile de hiç koku duymayalım. Gözlerimiz renklerden, burnumuz kokulardan mahrum kalsın. Yediğimiz yemeklerden tat almayalım. Bağlı olsun birbirine bütün hayatlar. Dünyanın bir yerinde savaş varsa, başka yerlerde rahatça uyuyamasın insanlar.  Yataklar ateş, yastıklar diken olsun bize. Afrika da aç olduğu sürece çocuklar yemekler zehir zemberek olsun toklara. Mademki Amerikan halkının yüzde yirmi beşi obeziteden ölürken, Iraklıların yüzde yirmi beşi ölüyor yetersiz beslenmeden,  hiçbir boğazdan geçmesin lokmalar rahatça.

 Kaç tane Rachel gerek durdurmak için savaşları, kaç canlı kalkan. Kaç çocuk ezilmeli İsrail tanklarının altında. Kaç çocuk gövdesi dikilmeli torba gibi.  Kaç milyon acının fotoğrafını basacak gazeteler, kaç milyon kişi azap çekecek yaşadıkça. Ve daha ne kadar seyredecek insan olarak doğup da insan gibi kalmayı başaramayan yığınlar bu utancı sessizce. Hatta daha ne kadarı seyretmeyecek bile televolelerden başını alıp da.  Daha ne kadar Bir Nisan şakası olacak savaşların son bulması, üstelik savaş kışkırtıcısı, barış düşmanı, insanlık suçlusu diktatörlerin televizyon kanallarında.  

Gel bahar, gel... geldin işte. Kaç para geldiysen bile. Bütün tomurcukların yaralı, filizlerin kırık, gövdende su yürüyen kılcal damarların kanamalı olduktan sonra. Ruhlardaki sarsıntı gözlere iniyor perde perde. Artık bu vakitten sonra pembeye kesse her yan, kırmızıya boyansa tarlalar, sapsarı olsa yol boyları, sokaklar... Söylesene bahar, neye yarar. Neye yarar gazete sayfalarından fırlayan çocuk gözlerinden akıyorsa yaşlar, neye yarar çocuk gövdelerden akan kanlar bulaşıyorsa ellerimize –fark etmez uzaktan yakından- akıyor ve bulaşıyor kanlar. Neye yarar dünya bir tiyatro sahnesine dönmüşse ve baş aktörleri alkışlamaktan başka işe yaramıyorsa ellerimiz, neye yarar bu kötü senaryoyu sahneleyenleri yuhalamaktan başka işe yaramıyorsa dilimiz. Neye yarar? 



Tijen Zeybek
01-03-2003



AY TUTULMALARI VE AŞK

İşte yaz kokulu bahar geldi. Baharın ikinci faslı bu. Belki de ilk yaz demek en doğrusu. Yeşiller sarıya dönmekte süratle ve güneş iyice ısıtmaya başladı her yanı. İlkbaharın narin, kısacık ömürlü çiçekleri günlerle sayılabilecek yaşamlarını tamamlayıp toprağa karıştılar bile. Mesela erguvan. O çılgın, o kışkırtıcı, bir avize gibi ışıldayan halinden eser kalmadı. İşin garibi, ilkyaz geldi ama erguvancık çiçeklerin ardından yeşil yaprak bile açmadı. Asmış yüzünü, küskün küskün bakıyor. Kim bilir hangi hoyrat yaraladı yüreciğini. Hangi vefasız âşık çiçekleriyle birlikte terk edip gitti. Belli, hırpalanmış, erken unutulmuş. Demek ki sadece bir tutkuymuş, gelip geçici. “Bilirim ben böyle tutulmaları” demişti zamanın birinde bilge âşık. “Geldikleri gibi aniden çekip giderler” doğrudur.  Ay tutulmaları gibidir aşk tutulmaları da. Kimi görür, kimi görmez. Gökte ay tutulur, adam vardır haberi olmaz, kadın vardır ilgilenmez. Gökte ay tutulur, kimi başını kaldırır bakar, kimi zahmet etmez. Çabucak olup biter her şey. Saman alevli bir yangın gibi. Alevlerin göğe yükselmesiyle sönmesi bir olur. Bazen “yarım” tutulur ay. Bir yanı inkârı seçerken öteki yarım tam bir âşıktır. Bir yanı aşkın pırıltısıyla ışıldarken öteki yarım alacalı bir karanlıktır. Aşk tutulmaları da ay tutulmaları gibidir işte. Yarım tutulmalarda âşık kararsızdır, korkaktır, ürkektir. Gözü hep kapıdadır, olmazsa akreple yelkovandadır. Yarım aşk tutulmalarında âşık sevgilisini yolcu ederken onun yalvaran, daha ayrılmadan özleyen hallerine omuz silker, der ki; ne yaparsın evde beklerler.  Bazılarında ise yarım aşklar yarım sevişmelere gebedir. Yarım aşk tutulmalarında görüşmeler de sevişmeler de çalıntıdır. Ödünç zamanlarda, çalıntı ve eğreti mekânlarda sürünür yürekler. 

Bütün zamanlar parsellenmiş, sevgiler sahiplenilmiştir. Sen “benimki”, ben “seninkiyimdir”.  Parmaklar işaretli, insanlar “nişanlı”dır. Kesilecek ağaçlar gibi çarpı konmaz üzerlerine ama halkaları vardır. Bu yüzden her an belirlidir ve zamanların gardiyanları vardır. Onlar sahip çıkar sahiplilere. Çalıntı zamanların arayanı çoktur. Yarım aşk tutulmalarında âşıklar zaman hırsızıdır. Hırsızların jurnalcisi de çoktur. Kimin ne zaman, nerede, ne söyleyeceği bilinmez. Kimi sorulmadan söyler, kimi sorgu odalarında uydurur. Gerçekten çok yalan söyler jurnalci. Jurnalcinin yaşamı yalandır, ihbardır. 

Ama işte ilkyaz gelmiştir. İşte erguvan çiçeklerini dökmüş, yarım aşkının ardından gözyaşlarını dökememiştir.  Âşığı onu yolcu ederken hiç itiraz etmemiş, çiçeklerini soyunup, çıplaklığını giyinmiştir. Çıplaklığını giyinip öyle çıkmıştır kapıdan. Kim bilir bir daha hangi günde çalınır zaman. Hangi gün sorguç iğnesi batar da gardiyanların gözlerine, çalıntı zamanlar çalanların olur.  Tutuk yüreklerin çarpıntısından dökülür solgun arpa çiçekleri ve onlara yatak olur, yastık olur, çıplak bedenlerine örtü olur. 

Kaç yılda bir tutulur ay, güneş tutuşur, yıldızlar bir hoş olur. Kaç ömürde öğrenilir sevmek, sevgi koşulsuz olur, yalnız olur, özgür olur. Mesarya’mın yalnız Alıç’ı gibi, Kırlangıç’ın yarım rüyaları ve Erguvan’ın yarım aşkı gibidir tutsak sevgiler. Coğrafyaları bölen dikenli teller yürekleri de böler. Ama bu bölünme üzülesi değildir. Tersine, susuz toprak gibi yarılır ruhlar ve kim bilir ne zaman oraya düşmüş bir tohum, öylece kuruyup yok olmak yerine, çimlenmeyi seçer.  Tohumun çimlenmesi sürprizdir. Beklenmeyendir.

Tohumun çimlenmeyi seçmesi prangalara, çok bilmiş küstah âşıklara, sahipli zamanlara ve gardiyanlara inattır. Tohumcuk hayal kırıklıklarından,  “benimki” kavramını sahiplenmemekten ve “seninki” olmayı reddetmekten beslenir. Böyle yeşeren ve filizlenen sevgi, yarım aşk tutulması olur, büsbütün aşk olur, sevda olur. Kime ne? Ama mutlaka yaşanmaya değer olur. Yazılmaya değer olur, şiir olur, roman olur. Çokça güzel ama biraz dağınık bir cümle olur dökülür dudaklardan: Çok tatlısın, her şey çok güzel olacak kadar tatlısın olur.
Olur.

Kime ne?



Tijen Zeybek
09/04/02