Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2013

Üç İhtimal

Üç ihtimalli bir hayatın içinde savrulup duruyoruz. Üç vehmedilmiş ihtimal. Asla ezelden gelmeyen ve asla ebediyen sürmeyecek olan bu üç ihtimalin hayatlarımıza çizdiği sınırın içinde savrulup duruyoruz. Onları biz yarattık. Biz besleyip büyüttük ve bizi işgal etmelerine izin verdik. Kendi zavallı vehimlerimize yenildik kısacası. O yüzden yeterinden ve gereğinden uzun sürdüler ve neyin asıl neyin kurmaca, neyin hakikat neyin yalan ve neyin yaşamak için elzem olup neyin olmadığını ve daha birçok şeyi birbirine karıştırdık. Daha da beteri birbirlerinin yerlerini aldıklarına inandırıldık. Hepimizi bir şekilde cenderede tutan bu üç (başa bela) ihtimali gözden geçirelim. Birbirlerinden bir farkları yok, o yüzden sıralamaya bakarak yanlış vehimlere kapılmayın.
1-      Türkiye’ye ilhak olmak
2-      Kıbrıs Devletine ortak ya da yama olmak
3-      Bir devlet ilan edip TC’nin kucağına vermek


Üç haysiyetsiz ihtimal. Üçü de karaktersiz. Üçü de kolaycı. Üçü de bağımlı. Üçü de bir başka iradenin oluruna kalmış. Üçü de korkak. Üçü de yılgın. Üçü de zavallı. Üçü de yalan dolan. Sırayla gidelim.

Birinci ihtimal hiç olmadı. Kıbrıs Türkü taksim dedi ama hiçbir zaman ilhak demedi. Ama bu sakıncalı hayalin sahipleri endazenin bir tarafına KKTC’yi diğer tarafına gayrimeşru çocukları olan ilhakı koydukları zaman hep gayrimeşru çocukları ağır bastı. Ondan yana tavır aldılar.

İkinci ihtimalin peşinden koşanlar çoktur. Bunlar genellikle birinci ihtimale muhalefet ettiklerini sanarak alternatif olarak ortaya Rumcasını koyuyorlar. Ortaklığa aklımız yatmıştı. Bizim, yani Kıbrıslı Türklerin. Amma ve lakin Rumların aklına bu iş hiç yatmadı. Ne dün, ne de bugün. Ol hikâye ondan ibarettir. Rumlara AB’ın, ABD’nin ya da BM’nin baskı yapmasını ve onlara baskıyla bir çeşit ortaklığı kabul ettirmesini isteyenler 1960’a bakmayı reddediyorlar. 1963’e bakmayı reddediyorlar. Yirmi Temmuz’a lanet edip, 15 Temmuz’u olmamış sayıyorlar. Feci bir akıl karışıklığıdır ki o akıllar itinayla, kurslar, burslar, eğitim seminerleriyle kazandırılmıştır kendilerine.

Üçüncü ihtimali yaşıyoruz. Her gün daha aleni, her gün daha saygısızca, daha utanmazca, daha arsızca. Azarlanarak, tartaklanarak, itilip kakılarak.

Oysa bir ihtimal daha var.. Şarkıda olduğu gibi bize sorabilirsiniz “O da ölmek mi dersin?” diye. Biz de “Belki” diye cevap veririz. Ama değmez mi? Yunanistan ve Türkiye ne kadar bağımsız ise en az o kadar bağımsız bir devletin sahipleri olarak yaşamak idealinin peşinde koşmak, o ideal için Kuzeyle de Güneyle de kavga etmek, hak edilmesi gereken, kutsal bir meziyet olan bağımsızlık için değmez mi? Ancak kimse yorulmak istemiyor. Kimse düşüp dizlerini kanatmak istemiyor. Kimse sokağa çıkıp kirlenmek istemiyor. Kimse oturduğu koltuklardan kalkmak istemiyor. Hükümet edenler bağımsızlık ya da onur ve saygınlık peşinde değil son model Mercedes peşinde olduğu için, paragözlüklerinden, bulundukları makamı hak edecek niteliklerden yoksun olduklarından dördüncü ihtimalin peşinden koşan yok. Gerçekçi olup imkânsızı isteyen de. Oysa biz Tayyip beyin temmuz ziyaretinden önce yazmıştık pankartımıza. Ondan çok önce de dillendirmiştik. Ne TC’ye biat ederiz ne de Rum’a yama oluruz, demiştik. Onlar da bize siz kimsiniz, demişlerdi. Biz de biz “biz”iz, asıl siz kimsiniz demiştik.

Bize dayatılan üç ihtimalin üçünü de reddediyoruz.

Bizi TC hükümetlerine şikâyet eden, maaşlarımızdan ekonomik kriz nedeniyle kesinti yapan, ücretleri donduran, asgari ücrete üç kuruşluk artışı çok gören ama kendileri bizim paralarımızla saltanat sürenleri ve bu gidişe dur demek için değil sadece subaşına kendileri geçmek için sıranın kendilerine geleceği günleri ellerini ovuşturarak bekleyenleri, kurdukları ve devamına talip oldukları bu düzenle birlikte külliyen REDDEDİYORUZ.

Tijen Zeybek - Mart, 2012

13 Nisan 2003

Kıbrıs Türkü Büyüyor

Kıbrıs Türkü bir çocuk gibi büyüyor. Ve büyüdükçe öğreniyor. Her büyüyen çocuk gibi de öğrendikçe acı çekiyor, geçmişe yanıyor, pişmanlık duyuyor ve yumuşacık kalbi sertleşiyor. Önce garantörünü tanıdı Kıbrıs Türkü. Aslında ırkdaş olmanın, aynı dili konuşuyor olmanın ve dindaş olmanın her şeye yetmediğini gördü. Çıkarlar çatıştı mı, “büyük” olanın, “kurtarıcı” olanın, garantör olanın, “ana” olanın çıkarları “küçük” olanla, “kurtarılmaya muhtaç” olanla, “yavru” olanla ters düştüğü anda bütün bu hakikaten duygusal bağların bir anda koparılıp atılabildiğini gördü. Ayrı devlet ilan edilse bile aslında “yavru devlet” olmaktan öteye gidilemediğini, Türkiye Devleti ile ilişkilerin hiçbir zaman eşitler arası ilişki olmadığını, oldurulmadığını gördü.

Bütün bunlardan sonradır ki Kıbrıs Türkü ta başından beri yönetmekte olanların aslında ne yaptığını anlayabildi. Cinayetlerin neden işlendiğini, camilerle kiliselerin neden bombalandığını, bütün bunlar sonucunda nasıl kurtarılmamızı gerektiren şartların oluştuğunu, neden kurtarılma operasyonunun bir savaşa dönüştürüldüğünü, neden Türk Ordusunun neredeyse adanın tümünü ele geçirecek duruma geldiğini, neden “bozulan anayasal nizamın” tekrar tesis edilmediğini, neden İnönü’nün 1964’de Kıbrıs Hükümeti’ndeki görev ve haklarınıza “Geri dönünüz.”çağrısını Kıbrıs Türkü’nün duymadığını.

Artık her şey o kadar ortaya serilmişti ki. Denktaş’ın adayı Türkiye’ye bağlama yeminini oğlunun ağzından duyabildik. Ve bu yeminin halâ bugün geçerli olduğunu da Annan Planıyla öğrendik. Ayrı devlet falan, sadece adanın diğer sahipleriyle, Rumlarla olan ayrılığı iyice kalıcı hale getirmek, bölünmüşlüğü “Taksim”e dönüştürmek ve belki bir süre sonra da ilhakla işi tamamına erdirmek gayesinin bir basamağıydı. Bu yüzden Türk Elçiliğinin KKTC bütçesinden daha büyük bir bütçesi oldu her zaman. Bu yüzden bütün üretim durduruldu, fabrikalar kapatıldı, narenciye bahçeleri kurumaya terk edildi. Bu yüzden ürettiğimiz patatesi Türkiye’ye satmak yerine Türkiye’den patates satın alıp bizimkileri toprağa gömdük. Karpaz’da tütün ekiminden vazgeçtik ve sigara fabrikası kapanmaya yüz tuttuğu bir dönemde Turgut Özal adayı ziyarete gelince yardım istedik. Ama Özal’ın cevabı hazırlanan geleceğe uygundu: “Ne yapacaksınız sigara fabrikasını. Biz size Türkiye’den sigara göndeririz.” Öyle oldu elbet. Sigara fabrikası bitti. Bitirildi. Geliyor hâlâ Türkiye’den sigaralar.

Bütün bunlardan dolayı adanın yarısı memur oldu. Türkiye devleti ile ters düşen bir hükümet göreve geldi mi iki ay maaşları ödemezsin bak bakalım durabiliyor mu o hükümet iş başında. Böylece Denktaş’ın “egemenlik” dediği ve Rumlardan istediği şeyin aslında Türkiye’de olduğu ortaya çıktı. Bunu da netleştiren gene Annan Plânı oldu. Çünkü bu plânla sadece Türkiye bu adada tamamen egemen olamayacaktı. Aslında Kıbrıs Türkü kendi devleti, kendi hükümeti, kendi kurumları ile eşit bir şekilde Rumlarla yeni bir ortaklığa girecek ve dünya üzerinde yerini alacaktı. Bu “egemenliğin” önemli bir kısmının sadece “ana” vatanla değil dünyanın bir parçası olmanın koşulu olarak Avrupa Birliği ile paylaşılması demekti. Bu dünya üzerinde Kıbrıs Türk halkı diye bir halkın varlığının tescili ve kabulü demekti. Oysa Denktaş ve onun gibi düşünenler böylesi paylaşımlara çok yabancıydılar. Ağızlarından çıkan bir sözle, bir talimatla düzenlerin bozulup düzenlerin kurulmasına alışıktılar bu topraklarda.

Bu yüzden bugün kendi ana dilimiz bir sorun Avrupa Birliğinde. Tıpkı kimliğimizin sorun olduğu gibi. Çünkü Helsinki’de Çiller’in Vasiliu’yla yaptığı anlaşmaya göre Rumlar tüm Kıbrıs adına AB’ye başvurabildiler ve bugün Rumca AB’nin resmi dillerinden biri haline geliyorken Türkçe bunun dışında kalıyor. Bu yüzden, Denktaş “Herkes Kıbrıs Cumhuriyeti Pasaportu alarak AB’nin nimetlerinden bireysel olarak yararlanabilir.”derken yanılıyor. Çünkü AB’de iş bulabilmenin koşulu ait olduğun ülkenin dilinin yani ana dilinin AB’nin resmi dillerinden biri olmasıdır. Evet Çiller’in Gümrük Birliğine girebilmek karşılığında verdiği taviz ve ondan sonrakilerin bunun üzerine Kopenhag’da, Lahey’de ekledikleri hatalarla gün geçtikçe iş içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

Sonuç olarak bugün, Denktaş, kendine Türkiyeli göçmenlerden yedek bir halk oluşturma peşinde ve bize önerisi bu ülkeden göç ederek ya da ana dilimizin Rumca olduğunu kabul edip bu dili öğrenerek AB pasaportu alıp bireysel olarak kurtuluşu seçmemiz –ki bu kendisinin de bizden kurtuluşunu getirir. Başbakan Eroğlu’nun önerisi ise, Türkiyeli birileriyle evlenmek ve karşılığında parasal yardım almak, son kertede de TC pasaportu alarak Kıbrıs Türk halkı olduğumuz iddiasından vazgeçerek bütün kurtuluşumuzu “TÜRK” olmaya bağlamak. Elbette Türkiye’deki Türklerin neden kurtulmuş gibi bir halleri yok sorusunun cevabını veren de yok.

Biz ise Kıbrıs Türk halkı olarak var oluşumuzu sürdürebileceğimiz bir alan istiyoruz. Kendi dilimizi konuşmak, kendi kimliğimizle dünya üzerinde yerimizi almak istiyoruz. Annan Planıyla bunu elde edeceğimizi ummuştuk.

Tijen Zeybek (8 Nisan 2003-Evrensel)
06-04-2003





13 Mart 2003

BU MEMLEKET BİZİM Mİ? “BİZ” KİMİZ?

1950’li yıllardan beri Kıbrıs’ta verilen kavga her dönemeçte yeni bir “şey”e dönüşmüş ama asla halkın uğruna kavga ettiğini sandığı şeye yani özgürlüğe ve barışa giden yolda dosdoğru bir adıma dönüştürülememiştir. Bunun böyle olmasında şaşılacak bir şey yoktur aslında. Çünkü dünyanın tekrar tekrar paylaşımı kavgasında bin türlü alengirli hesap yapan “büyük” devletler önlerine haritalar koyup o haritalar üzerindeki coğrafyalarla ilgili uzun vadeli plânlarını yaparlarken o coğrafyalar üzerinde yaşayan halkların mutluluğunu değil kendi çıkarlarını düşündüler/düşünürler. Bizim ülkemiz Kıbrıs da bu paylaşımda olabildiğince çetin kavgaların ortasında bulmuştur hep kendini. Ve günlük yaşantılara dıştan yapılan bilinçli müdahaleler yoluyla halklar olayları etnik kodlarla yorumlamaya yönlendirilmişlerdir. İşte hayatın akışına yapılan bu bilinçli müdahaleler sayesinde iki halk –Kıbrıs Rum ve Kıbrıs Türk halkı- birbirine düşman edilmiş ve her iki taraf da bütün sorunların suçlusu olarak “öteki”ni görmeyi öğrenmiştir. Ne yazık ki olayların iç yüzünü bilebilen, dış güçlerin adamız üzerindeki oyunlarını sezebilenlerin susturulması küçük nüfusumuzun da etkisiyle hiç zor olmamıştır.

Bütün bu süreç 1974 yılında yeni bir dönemece geldi ve Garantör ülke olan Türkiye’nin Garanti Antlaşmalarına dayandırdığı müdahalesi gerçekleşti. Büyük bir savaş yaşandı ve bizler Garantör ülke Yunanistan’ın adada darbeye kalkışması yüzünden bir diğer garantör ülke olan Türkiye’nin müdahalesiyle birbirimizi o kadar çok öldürdük ki artık düşman olmak için hakiki ve inanılmaz acı yaşanmışlıklarımız vardı. Yığınlarla ölü, binlerce kayıp, yakılıp yıkılmış köyler, bombalanmış evler, toplu mezarlar vardı artık geçmişimizde. Garanti Antlaşmaları Garantör ülkelerin adaya müdahalesinin ancak “Bozulan anayasal nizamı sağlamak” amacıyla olması şartını getirmekteydi. Ancak yapılan “müdahale” öylesine kanlı bir savaşa yol açmış ve o kadar büyük acılara neden olmuştu ki değil anayasal düzeni sağlamak herhangi bir başka amaç için dahi her iki halkın işbirliğine gitmesi artık hiç kolay değildi . Kaldı ki adamız ortasından ikiye bölünmüş, tel örgülerle sınırlar belirlenmiş ve bambaşka bir süreç başlatılmıştı. Müdahale sanki bozulan anayasal düzeni sağlamak için değil kalıcılaştırmak için yapılmıştı.

İşte neredeyse son otuz yıldır bu süreci yaşıyorduk. Ancak yavaş yavaş fark ettik ki gene özgür değildik ve adamızda da barış hüküm sürmüyordu ne yazık ki. Ortada bıçak yarası gibi duran ve sadece yurdumuzu değil, aslında geçmişimizi, anılarımızı, benliğimizi de bölen bir çizgi vardı. Bu çizgi kültürümüzü de, çok dilliliğimizi de, çok dinliliğimizi de bölüyor ve bizi fakirleştiriyordu. Bu çizgi bizi sadece yurdumuzun diğer yarısından değil bütün dünyadan da ayırıyordu. Çünkü hiçbir ülkenin tanımadığı bir devlet ilân etmiş ve onun üzerinden bir kimlik oluşturmaya kalkmıştık. Oysa hiçbir yapay oluşum geçmişimizden gelen hakiki kimliğimizin yerini tutamayacağı ve böylesi bir ayrılıkçı çizginin de hukuk düzeni temelinde şekillenmiş dünya ülkeleri tarafından desteklenemeyeceği apaçık ortaya çıktığında kendimizi yapayalnız bulmamız kaçınılmazdı. Küçücük bir ada yarısında, dünyadan izole olmuş, hiçbir ülkeyle doğru dürüst ve direkt ilişkisi olmayan, kimliği tartışılan bir toplum olarak köşeye kıstırılmıştık. Diğer yandan Türkiye ile birlikte sürdürülen tamamen yanlış ya da maksatlı ekonomi politikaları sayesinde üretimden tamamen kopmuş, Rumlardan kalan fabrikalara kilit vurmuş, Rumların bıraktığı binlerce dönüm narenciye bahçesini kurutmuştuk. Nüfusumuzun

yarısı bütün bunlardan bunalmış ve çaresiz ülkeden göç etmişti. Üstelik göç eden nüfusun yerine Türkiye’den başka nüfus aktarıldığı ve küçücük bir alanda kırk bine yakın da asker barındırıldığı için geride kalanlar da kendini, kendi ülkesinde yabancı hissetmekten kurtulamıyordu. Ama ganimet düzeninden faydalanarak devasa servetler yapan ve bunu kaybetmemek için her türlü anlaşmaya ve çözüme karşı çıkan bir kesim de yaratmıştık. Bunlar Türkiye’deki çözüm karşıtı egemenlerle eşgüdüm içinde hareket eden ve son otuz yıldır ülkeyi çekip çeviren işbirlikçilerdi.

Bütün bunlar olurken ve Kuzey Kıbrıs halkı bir çıkmaz içinde çırpınırken Annan Plânı ve bu plânla birlikte AB üyeliği ortaya çıkmıştır. Kuşkusuz bu plân da özgürlüğü ve barışı simgeleyen bir belge olarak göklere çıkarılamaz. Üstelik adamızı birleştirmeye ve iki halkın barış içinde yaşaması için gerekli şartları oluşturmaya yönelik olmaktan ziyade iki bölgeliliği yani de facto durumu teyit eden ve iki halk arasındaki iletişimi olabildiğince asgari düzeyde tutmaya çalışan bir temel üzerinde şekillendirilmişti. Ancak içinde bulunduğumuz durumla kıyaslandığında dünyaya açılan kocaman bir pencereydi Annan Plânı. Konumumuzu, dünyaca kabul edilmiş, hukuki temelleri olan, sağlam, büyük bir yapının içine monte edebilecektik. Bütün dünyada geçerliliği olan seyahat belgelerimiz, dünyaca tanınan bir kimliğimiz ve belki adamızı bütün kılacak ve biri gerçek barışa götürecek adımları atabilmek için bir zeminimiz olacaktı. Annan Plânı temelinde bir çözümle AB’ye girdiğimizde adamız artık yüzen uçak gemisi olmaktan, garantör ülkelerin cephaneliği ve tatbikat alanı olmaktan kurtulacaktı. Ateşkes durumunda yaşamaktan ve silâhların gölgesinde huzur aramaktan başka bir yoldu bu. Denemeye değerdi doğrusu. Ve Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan bizler bunu yürekten istedik.

İşte bu bağlamda Kopenhag’da yaşananlar da Lahey’de yaşananlar da çözüm ve barış yanlıları için tam bir bozgun olmuştur. Çünkü halk her şeyini ortaya koyarak bu plânı desteklemiş ve bu plâna onay vermiştir. Ancak Annan Plânı çerçevesinde bir anlaşma ve AB üyeliğinin önünde Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs’ın çözüm karşıtı egemenlerini bulmuştur. Aylardan beridir medyada sürdürülen tartışmalarda Kıbrıs Türkü Türkiye’nin adaya bakışında insan faktörünün hiçbir değeri olmadığını acı bir şekilde öğrenmiştir. Dillerde dolanan sadece stratejik önemdir, jeopolitik önemdir ve hep Türkiye’nin çıkarlarıdır. Ve bu söylemi tutturanlar Türkiye’nin çıkarlarıyla Kıbrıs’ın çıkarları çatıştığında dikkate Türkiye’nin çıkarlarının alınacağını açıkça belirtmektedir. Hatta Kıbrıs Türkü adına görüşmeleri sürdüren Denktaş bile “Yetmiş milyon dururken bizim ne hükmümüz olur?” demektedir. O zaman bu memleket kimin? KKTC nedir? Garantör ülke ne demektir? Biz neden savaştık, neden öldük? Türkiye buraya neden geldi? Neden gitmedi? Gelmeli miydi, gitmeli mi? Böyle uzunca bir sorgulama döneminden sonra Kıbrıs Türkünün toplumsal iradesi meydanlarda ve sloganlarda belirdi : “Bu memleket bizim, biz yöneteceğiz.” Bu söylem önce Türkiye egemenlerini sonra da burada ki “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” yazısının altında, mecliste oturan ancak temsil ettiği halkın kendi kaderini tayin etme hakkını, referandum hakkını dahi teslim etmeyen egemenleri hedef aldı. Aslında ikisini birbirinden pek ayrı düşünmemek gerektiğini de ortaya çıkarıyordu süreç.

Şimdi Lahey bozgunundan (!) sonra Kıbrıs Türk halkı elinden alınan iradesine sahip çıkmak için yeni bir kavgaya başlayacaktır. Ve bu kavgadan çıkar güdenler de gene aynı yöntemi ortaya sürmek için sahnedeki yerlerini almakta gecikmemişlerdir. Bütün hazırlıklar tamamdır ve etnik kodlamalar bu sefer de Kıbrıslı Türk ile Türkiyeli Türk arasında yapılmaya çalışılacaktır. Bu yüzden Annan Plânını kabul ederek AB’ye girmeyi destekleyen Kıbrıs Türk

Halkı’nın karşısına, sivil giydirilmiş askerlerden, Türkiyeli kaçak işçilerden ve üniversitelerde okuyan Türkiyeli öğrencilerden devşirilmiş bir başka “halk” çıkarılmaktadır. Ve bu iki kesim birbirine hedef gösterilerek yeni yeni düşmanlık tohumları serpilmektedir. İşte bu noktada Bu Memleket Bizim Plâtformunda bir araya gelen Kıbrıs Türk Solunun çok dikkatli olması ve başlatılan mücadelenin başka başka mecralara sürüklenmesine meydan vermemesi gerekmektedir. Bu konuda Türkiye Soluna da çok iş düşmekte ve her iki ülke aydınlarının işbirliği içinde olması kaçınılmaz görünmektedir.

Tijen Zeybek (13 Mart 2003-Evrensel/ 17 Mart 2003 Yenidüzen)

23 Ocak 2003

Ölümü Hayata Seçmenin Mazareti

Bir asker, yurdundan binlerce kilometre uzakta, kim bilir ne zamandır burada. Binlerce askerden biri. Lüks marketlerden birinden bir çok şey alıp parasını öder. Ama sonra çıkarken kapıdaki güvenlik sistemi öter. Bütün başlar oraya döner. Gözler arsız bir merakla suçluyu teşhis etmek telaşındadır. Asker çağrılır. Çantası boşaltılır, fişi ve aldıkları kontrol edilir. Bir paket tıraş bıçağı, yani jilet ödenmemiştir. Bu olayı şahit olan kişiden dinleyenler “Yazıklar olsun.”, “Cık cık cık, ne utanmazlık.”, “Nasıl da yaparlar?”vb tepkilerle hoşnutsuzluklarını dile getirdiler. Oysa belki de, hatta büyük ihtimalle satın alıp ödediği o “bir çok şey” kendisine ait değildir. Taa Anadolu’dan buraya asker gönderilen çocuk nerede bulsun o kadar parayı. (Kendi parasının sigarasına yetmediğine eminim.) “Komutanı biraz para vermiş ve eline de bir liste tutuşturmuştur.” diyorum. Bütün onları alacak parası olsa bir paket jileti de öderdi. Askerde erler tıraş olsun diye jilet verirler mi bilmem. Veriyorlarsa belki de iyi kesmiyorlardır ve tıraşı iyi olmadığı için komutanından dayak yiyordur. Vermiyorlarsa belki de alacak parası yoktur ve sakalı uzadığı için komutanından dayak yiyordur. Diyorum. Arkadaşım “Hiçbir şey hırsızlığın mazereti olamaz.”diye kestirip atıyor. Olamaz mı sahiden? Dayak hırsızlığın mazereti olamaz mı? Peki ya açlık? Kötü koşullar, hakaret, çaresizlik, kıstırılmışlık duygusu, yalnızlık...vs. Çok kısa süre öncesine kadar oralarda bir şeyler intiharların mazereti olabiliyordu ama. Oralarda, askerde genç çocuklar ölümü yaşama yeğliyorlardı. Kapalı kapılar, tel örgüler ve kuru baş işaretlerinin altında “girilmez” yazan levhaların arkasında neler olduğunu kim bilebilir ki?

Aklıma Türkiye’de aç oldukları için bir tepsi baklava çalan çocuklar geliyor. Aynı anda da Boyacı. O dilimizden düşürmediğimiz hukuk kuralları kötü ellerde nasılda her şey için aciz kalıyor. Ayrıca, aç bir çocuğun, çaresiz bir erin “çalmak” eylemiyle, ülkesinde adı şehit sözcüğüyle başlayan okullarının damı bakımsızlıktan çocukların başına yıkılırken kendi sarayını on binlerce sterline yeniden döşetenlerin “çalmak” eylemi nasıl da farklılaşıyor ve hukuğu nasıl da çaresiz kılabiliyor. Açlıktan baklava çalan çocuklar ömürlerinin koca bir bölümünü hapiste geçirmek zorunda kalmışlardı. Belki de hâlâ parmaklıklar arkasındadırlar ve dışarıdaki dünyadan daha da acımasız bir dünyanın bıçaktan kollarında, naif gövdelerinde açılan yaralara her gün bir yenisini katarak, doğmak şanssızlığını yaşadıkları bu coğrafyada büyümenin nasıl bir şey olduğunu öğreniyorlardır. Oradan çıktıklarında eğitimini aldıkları okulun felsefesinden taşlaşmış birer yüreğe ve kaybolmuş adalet duygusunun boş bıraktığı o kocaman boşluğa yerleşmiş acımasız bir öfkeye sahip olacaklardır. Onları kim suçlayabilir ki?

Burada modern zamanların maddece zengin insanlarının tatminsiz ruhlarını tatmin etmek, tekdüze yaşamlarına heyecan katmak, varlıklarında keşfedemedikleri anlama ulaşmak için girdikleri karmaşık süreçten çıkamayarak kleptomaninin kollarında aradıkları yapay heyecandan söz etmiyoruz. Bunun da ötesinde hiçbir insan “Hiçbir şey hırsızlığın mazereti olamaz.” cümlesindeki kadar basit ve indirgemeci bir yaklaşımla yargılanıp kendi kaderine terk edilemez, edilmemeli. İnsan denen varlık o kadar karmaşık ve kendine özgü ki. Ayrıca içinde yaşadığımız düzen insan doğasına o kadar aykırı ve onun ihtiyaçlarına cevap vermekten o kadar uzak ki.

Ne yazık ki bunu fark etmeden yürüyüp geçiyoruz ve arkamızda kırılıp dökülmüş, itilmiş, gözden çıkarılmış, “öteki”leştirilmiş koskoca bir dünya bırakıyoruz... Ya da onları bıraktığımızı zannederken aslında kendimizin de “gerçeğinin” onlarla birlikte kaldığını fark edemiyoruz. Yürüyüp giden insanlığından soyunmuş bir kabuktan başka bir şey değil.

Tijen Zeybek (22 Ocak 2003 Yenidüzen)