Güzel İnsanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Güzel İnsanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2013

Tuncel Kurtiz


Aslında oldukça geç keşfettim ben Tuncel Kurtiz’i. Ama bir keşfettim pir keşfettim. Adete çarptı beni. Diyebilirim ki ona âşık oldum. Tiyatrosu, filmleri, sesi… İlle de sesi. Ve elbette hayata bakışı. Yaşayışı. Dopdolu bir insandı ki hiç boşalmadı. Son nefesine kadar içinden gelen ve önünde durması mümkün olmayan o deli dalgalara kement attı. Zaman zaman dalgaların sürüklediği yere gittiyse de tesadüf değildir gitmek istediği için oradaydı. Hiçbir oyun, hiçbir film, hiçbir aşk içindeki dalgalı denizi yatıştırmadı sanırım. Ya da çok kısa sürdü bu yatışmalar. Onun varoluşu fırtınalıydı, başka türlüsü mümkün olamazdı, olmadı. Ben çok âşık olurum diyordu. On, yüz, bin kere. Ama aşkın da dereceleri var diyordu. Bazen bir anda. Bir bakışla. Bazen uzun uzun.  Kendi kendini anlattığı “Tuncel Kurtiz Bölük Pörçük” kitabında çocukluğuna bir kapı arlar;

“Reşadiye Kaymakamlığı. Tuncel okula başlamış, bir haşarı. Öğretmenim annem. Dayanamayıp kulağımı çekip, kafamı tahtaya vuruyor bazen. Hiçbir şey para etmiyor bana. En çok şunu hatırlıyorum. Evin önünde ziyafet sofrası kuruldu. Ekibin başındaki Muzaffer Sarısözen’miş.  Yemek yenip rakılar içildi. Ve âşıklar gelip türküler okudular. Bu türküler plağa alındı.  Plağın üzerinden çıkan o plastik tel yumaklarıyla oynamaktaydım ben. O günlerden bir türkü hâlâ kulaklarımdadır. Arasıra mırıldanırım. Şimdi aklıma gelmiyor. Hah geldi. “Sarsı kırağında kır atım kişner”. Bu türküyü çok iyi hatırlıyorum. Sonra Kandıra. Okul bahçesinde terbiyesiz kelimeler de öğreniyorum. Hiç burada tekrarlamanın lüzumu yok şimdi. İlk tiyatro oyunumu oynuyorum orada ben. Kahraman bir milli mücadele askeri.  Düşmanla işbirliği yapan herkese karşı. Bir elimde tüfek, başımda kalpak. Kaymakamın çocuğu olduğumdan bütün bayramlarda ben şiir okuyorum”.


Psikoloji  bilimi  saçmalayıp anne babalara çocuklarıyla arkadaş olmalarını tavsiye etmeden, anne babaları çocuklarının esiri, maskarası haline getirmeden önce anneler, babalar güzel dayaklar atarlardı çocuklarına ve o çocuklar arasından güzel insanlar çıkardı. Belli ki Tuncel Kurtiz onlardan biri. Hayatı ciddi ciddi yaşamış. Ciddi ciddi çocuk  olmuş, usul usul büyümüş. Hayallerini de kendiyle birlikte büyütmüş. Ne güzel.

Kitabındaki bu fotoğrafının altında şunlar yazıyor;
Posof’tan Ayvalığa, oradan Amerika’ya. İlk coca cola acı. Sosislerin kabuğu soyulmuyor sucuk gibi, ekmekler ilaç gibi kokuyor, ben ne arıyorum buralarda, işte böyle hüzünle bakıyorum fotoğrafçıya.

Onun için söylenenler de Tuncel Kurtiz’in kim olduğuna dair çok şey söyler bize. Kulak verelim:
“Tuncel Kurtiz’i tanıdığımda, yurtdışından, 20 yıllık gönüllü sürgün hayatından yeni dönmüştü Türkiye’ye ve inanılmazdı. Küçük bir entelektüel grup haricinde herkes ya Umut’tan ya da Sürü filminden kaba saba, kötü adam rolleri oynayan bir aktör olarak hatırlıyordu. Onun dünya çapında bir oyuncu olduğundan bihaber olmaları sıradan insanlar için normaldi ama, ya sinemadakiler, onlar tanıyorlar mıydı? Böylesine büyük bir aktörü önce sinemamızın tanıması gerekiyordu. Onun adı, filmin adı olarak, çok sevdiği Şeyh Bedrettin destanından alınmış ve “Bedr” olmuştu benim için ve gerçekten sinemamızda hâlâ ışığı sönmemiş, bu ilke tiyatrosu ve sineması anıldıkça hiçbir zaman da sönmeyecek olan bir Bedr idi benim için, bir dolunaydı. Bedreddin dinin ve başkaldırının dolunayı idi, Tuncel Kurtiz sinemamızın, kültürümüzün dolunayı.

-Mehmet Eryılmaz, Yönetmen
(Tuncel Kurtiz Bölük Pörçük kitabından)

Gene de derli toplu bir ne zaman, ne yaptı dizisi vermek gerekir mi bilmiyorum… belki de gereksiz ama gene de vermeli.


Tuncel Kurtiz
Oyuncu, Senarist, Yapımcı
Doğum Tarihi: 01.02.1936
Doğum Yeri: İzmir, TÜRKİYE
Türk sinema ve tiyatro oyuncusu, yönetmen, yapımcı, senarist. Babası Selanik doğumlu bir Türk bürokratı, annesi Boşnak’tır.

Üniversitede kısa bir süre hukuk fakültesinde, daha sonra ise filoloji, felsefe, psikoloji ve sanat tarihi bölümlerinde okudu; ancak hiçbirinden mezun olmadı.[1] İlk kez 1959 yılında Dormen Tiyatrosu'nda oyunculuğa başlamış olan sanatçı, sinema filmlerinde rol aldı. Sürü filmiyle zirveye çıkan sanatçı, doğayla iç içe yaşamayı sever. Hacı ve Asi adlı dizilerde başrol oynamıştır.

2009 yılının başında vizyona giren olan Güz Sancısı filminde Kamil Efendi karakterini canlandırmıştır. Aynı yıl yayına başlayan Ezel adlı dizide Ramiz Karaeski karakterini canlandırmış ve tanınırlığı daha da artmıştır.

2010 Yaz döneminde NTV yeşil ekranlarında Edremit'in Çamlıbel kasabasında eşi ve kayın biraderi ile birlikte işletmekte olduğu Zeytinbağı  adlı butik otelde dostlarını ağırlayarak Tuncel Kurtiz ve Dostları adlı bir program yapmıştır. Aynı yıl BBC'nin Hayat (Life) belgeselini seslendirdi.


Filmografi

1964
• Şeytanın Uşakları 

1965
• Üçünüzü De Mıhlarım
• Son Kuşlar
• Sokakta Kan Vardı
• Sokaklar Yanıyor
• Sayılı Kabadayılar
• Krallar Kralı
• Konyakçı
• Kanlı Meydan
• Haracıma Dokunma
• Güzel Bir Gün İçin
• Büyük Şehrin Kanunu
• Bitmeyen Yol
• Bir Caniye Gönül Verdim
• Ben Öldükçe Yaşarım
• Babasız Yaşayamam

1966
• Ağaların Savaşı
• Zehirli Kucak
• Yiğit Yaralı Olur
• Silahların Kanunu
• Silahına Sarılan Adam
• Nikahsızlar
• Kıran Kırana
• Karanlıkta Vuruşanlar
• Kanunsuz Yol
• Kanunsuz Dağlar
• Kanlı Mezar
• Kader Çıkmazı
• Hudutların Kanunu
• Dört Kurşun
• Çirkin Kral
• Çingene
• At Avrat Silah

1967
• Kuduz Recep (Aslan Arkadaşım)
• Krallar Ölmez
• Bana Kurşun İşlemez

1970
• Umut
• Tatort (Alman TV dizisi)

1974
• Otobüs

1977
• Nehir

1978
• Kanal
• Sürü  
1979 
• Gül Hasan (Ayrıca filmin yönetmeni ve senaristi
• Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Senaryo Ödülü)
• Bereketli Topraklar Üzerinde (Ayrıca filmin senaristi ve yapımcısı)

1981
• Kleiner Mann was tun (Alman yapımı)

1983
• Kalabaliken i Bender (İsveç yapımı)
• Duvar

1984
• Turkse Video

1985
• Die Abschiebung (Alman Yapımı)
• Vägen till Gyllenblå! (İsveç TV dizisi)

1986
• Hiuch HaGdi (Berlin Film Festivali Gümüş Ayı (En İyi Erkek Oyuncu) Ödülü)

1987
• Den Frusna Leoparden (İsveç yapımı)
• Aufbrüche (Almanya yapımı)

1988
• Livsfarlig Film (İsveç yapımı)

1989
• Noel Baba (Almanya yapımı)
• Täcknamn Coq Rouge (İsveç yapımı)
• Mahabharata (Uluslararası yapım)

1990
• Skyddsängeln (İsveç yapımı)
• Zeit der Rache (Avusturya yapımı)
• Die Hallo-Sisters (Alman televizyon dizisi)

1992
• Kvällspressen (Alman TV dizisi)

1993
• Çakalların İzinde (Televizyon dizisi)
• Korkunun Karanlık Gölgesi (Almanya yapımı)
• Ağrı'ya Dönüş
1994
• Bir Aşk Uğruna (Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü)
• Aşk Ölümden Soğuktur

1995
• Cemile ve Umudun Masalı

1996
• Cemile
• Usta Beni Öldürsene
• Tabutta Rövaşata
• Işıklar Sönmesin
• İstanbul Kanatlarımın Altında

1997
• Gräfin Sophia Hatun
• Çökertme
• Akrebin Yolculuğu (Ankara Uluslararası Film Festivali En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü)

1998
• Vive la mariée... et la libération du Kurdistan (Fransa yapımı)
• Hoşçakal Yarın

1999
• Kurtlar Sofrası (Televizyon dizisi)

2000
• Kumru (Televizyon filmi)

2001
• O da Beni Seviyor
• Şellale (Sadri Alışık Ödülleri En İyi Erkek Oyuncu Ödülü)
• A cavallo della tigre (İtalya yapımı)

2003
• Alacakaranlık (Televizyon dizisi)
• İnat Hikayeleri (Ayrıca filmin senaristi)

2006
• Hacı (Televizyon dizisi)

2007
• Kara Duvak (Televizyon dizisi)
• Yaşamın Kıyısında (Ankara Uluslararası Film Festivali En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü
• Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü
• Yeşilçam Ödülleri En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü)
• Asi (Televizyon dizisi)

2008
• Jack Hunter and the Lost Treasure of Ugarit (ABD yapımı TV dizisi)
• Lal
• Güz Sancısı

2009
• Kayıp Armağan
• Siyah Beyaz

2009 - 2011
• Ezel (Televizyon dizisi)

Rol Aldığı Bazı Tiyatro Oyunları

• Çok Tuhaf Soruşturma
• Şeyh Bedrettin
• Keşanlı Ali Destanı
• Mahabaratta
• Devri Süleyman
• Yolcu
• Martı
• Zafer Madalyası
• Altın Yumruk
• Ayı Masalı
• Kalbin Sesi Halkın Gözü
• Teneke







24 Eylül 2013

Frida Kahlo


Frida Kahlo: hem hayat hikâyesi hem de resimleriyle insanı şaşırtan, kendine hayran bırakan bir insan. Yaşadığı kâbus gibi kazanın bedeninde ve ruhunda bıraktığı tahribatın altından kalkmak başlı başına zor hatta neredeyse imkânsızken, o bununla yaşamayı başarmak bir yana inandığı değerler uğruna kavga etmekten de zerre kadar imtina etmemiş bir kadın, bir güzel insan. Daha sonra kocası olan Diego Riviera ile olan tutkulu ve bir o kadar da çalkantılı beraberliğindeki tutumuna kafa yormak ve direncine hayran olmamak elde değil. Sadece bu direncin kaynağına kafa yormak onunla ilgili her şeyi değilse bile çok şeyi anlamamıza yol açar. Ancak bu kafa yorma sürecinin sonunda sadece Frida Kahlo’ya dair değil kendimize dair de birçok yeni soruyu sormak ve yeni cevaplar bulmak sorunuyla ya da şansıyla karşı karşıya kalmak kaçınılmaz ve en azından benim indimde arzu edilir bir yan etkidir.
Onun şartlarında bir çok insan kendini güçsüz, yetersiz hissedip köşesine çekilecekken o hayatla olan bağlarını daha da güçlendirmiş gibidir. Tam da hayatın, sanatsal ve siyasi kavganın en önemlisi de deli gibi bir aşkın ortasına atmıştır kendini.

Frida Kahlo'nun hayatı

Meksikalı olan Frida doğum tarihini üç yıl gecikmeli olarak Meksika devrimine rastgelen 7 Temmuz 1910 olarak kabul etmiştir. Kız kardeşleri vardır Frida’nın ancak hiç erkek kardeşi yoktur. Bazı kaynaklar babasını memnun etmek için zaman zaman erkek kılığında dolaştığını söyler onun. Ancak bana göre bu tutumu en azından sadece babasını memnun etmek için değildir. İçindeki  daima kuralların –bunlar tabiat kuralları bile olsa- sınırlarına dayanıp ötesine geçme arzusu ve isyanının da bir dışavurumuydu. Bu isyankar ve kural tanımaz ruh halini eserlerinde de kolaylıkla takip edebilirsiniz. Zaten kendisi de tuvale kendi gerçekliğini yansıttığını söylemektedir. Bu olağanüstü kadının eserlerini ve hayatını birbirinden ayırmanın imkânı yoktur. Ve eserleri onun sadece somut hayatının değil hayal dünyasının da tercümeleridir bir ölçüde.
Frida’nın gene kendi deyimiyle hayatı boyunca başına iki büyük kaza gelmiştir. Birincisi onu sakat bırakan, yatağa mahkûm eden ve hayatı boyunca bir çocuk sahibi olmasını engelleyen otobüs kazasıdır. Kazadan sonra çocuk sahibi olamayacağını öğrendiğinde hayali oğlu “Leonardo” için bir doğum belgesi hazırlar Frida.
Belgeye göre Leonardo Eylül 1925’te doğar. Gerçeğe, başına gelen kötü kazanın hayatında yol açtığı geri dönülmez mahrumiyetlere ilk büyük isyanı ve itirazıdır bu Frida’nın. Doğum kayıt belgesiyle bu itirazı somutlar.
Yatağa bağımlı olduğu günlerde babasının aldığı fırça ve tuval, annesinin yatağının üzerine astığı ayna hayata tutunacak çelikten halatları olur genç kadının. Sırt üstü yattığı yatağından aynadaki aksini seyredip, orada gördüklerini tuvaline aktarır.
Bütün acılarını ve yoksunluklarını renklere akıtır. Tuvalde onlarca Frida vardır ve çevresinde dönen hayattan yüzler, eşyalar ve kendisinden başka hiç kimsenin göremediği nice şeyler. Tuval onun günlüğü gibidir aslında. İçini döker, öfkesini, acısını, isyanını.



Böylece aylar, yıllar geçer, acılı tedaviler, ameliyatlar birbirini kovalar. O dehşetli kazadan sonra yaşaması bile mucizeyken ayağa kalkmayı, ağır aksak da olsa yürümeyi başarır Frida. Ve hayatının ikinci büyük kazasını yapmak üzere biriyle tanışır;  Komünist, Ressam Diego Rivera. Frida delicesine âşık olur.
Kendisinden yirmi bir yaş büyüktür Diego. İki kez evlenmiştir ve çocukları vardır. Sanatının yanında güzel kadınlara olan düşkünlüğü ve iflah olmaz bir çapkın oluşuyla ün yapmıştır. Diego’da bu çılgın, güçlü ve biraz da vahşi kıza âşık olur. Evlenme kararları büyük yankı yapar onları tanıyanlar arasında. Çevresindeki hemen herkes  gibi Frida’nın annesi de  karşı çıkmaktadır evliliklerine ve  aralarındaki ilişkiyi bir güvercin ile filin birlikteliğine benzetmektedir.


Ona göre Diego “Çok yaşlı, çok şişman ve daha beteri bir komünist ateist” idi. Aslında Diego Frida’nın yaslandığı dağ, güvendiği ve kendisinden güç aldığı koca bir doruk idi. Evlendiler. Çok büyük acılar ce çok büyük mutluluklar yaşadılar. Frida’nın sağlık sorunları hiç aman vermiyordu. Hiç beklemedikleri bir anda hamile kalması ise hakiki bir mucizeydi. Ancak gebelik tehlikeli bir düşükle sonuçlandı. Genç kadın fiziken yaşadığı perişanlıktan çok ruhen yıkıldı. O bebeği ölümüne istemişti. 
Bir yandan bunlarla boğuşurlarken bir yandan da Diego’nun kadınlar konusundaki arsızlığı Frida’yı kahrediyordu. Kıskançlık içini kemiriyor ve onu içinden çıkılmaz kederlere boğuyordu. Kimi zaman da Diego’ya olan öfkesini ve kırgınlığını başka erkeklerin kucağında dindirmeyi denedi. Ancak evlilikleri en büyük yarayı Diego’nun baldızıyla yaşadığı ilişkiden dolayı alır. Frida kahrolmuştur. Kendisini iki taraflı bir ihanete uğramışlık içinde hisseder. Ayrılırlar. Frida kızkardeşini affetse bile Diego’yu bu sefer affedememektedir. Boşanırlar ancak birbirlerine olan aşklarını bitiremezler.
O dönem Meksika’da sürgünde olan Troçki’yi evinde misafir eder Frida. O’nunla bir ilişki yaşadığı anlatılır daha sonra. Öyleyse de asıl aşkı hâlâ Diego’dur ve hep o olmuştur. Onlar sadece birbirlerinin âşığı ya da karısı kocası değildiler. Onlar birbirlerinin annesi, babası, kardeşi, sevgilisi, yoldaşı, meslektaşıydılar da aynı zamanda. Hayatın neredeyse tüm boyutlarına uzanan bir aşk haliydi onlarınki. Kimselerinkine benzemeyen. Başkalarıyla sevişseler de hiç kimseyi birbirlerini sevdikleri gibi ve kadar sevmediler.
Frida resim yapmayı hiç bırakmadı. Hastayken de, hastanedeyken de, kocasıyla korkunç bir kavganın içindeyken de ve mutlu günlerinde… hep resim yaptı. Amerika’da ve Fransa’da sergilere katıldı. Kendi ülkesindeki ilk kişisel sergisinde rahatsızlığı bir hayli sorun olmaya başlamıştı ve yatağa bağımlıydı. Doktorlar sergisinin açılışına kesinlikle gidemeyeceğini bildirdiler. Ancak bu Frida’yı durduramazdı ve durduramadı. Yakınları çareyi onu yatağı ile birlikte sergi salonuna taşımakta buldu.
Yatmaktan bıkmıştı. Ölümden sonrası için yatarak yeterince vakit geçirdim, cesedimi yakın diyordu gülerek. 13 Temmuz 1954 tarihinde göçtü Frida. Gömülmedi. Dediği gibi oldu;  yakıldı. Külleri şimdi müze olan evi  Mavi Ev’de sergilenmektedir.



Dolores Ibárruri


“Dizlerimiz üzerinde yaşamaktansa ayakta ölmeyi yeğleriz”




İspanya’nın en tanınmış komünist kişiliği kuşkusuz Dolores Ibárruri’dir. Yetenekli bir ajitatör olarak efsaneleşti ve coşkulu konuşmalarıyla yazıları onun “La Pasionaria” (Tutku Çiçeği) lakabıyla anılmasına neden oldu. İspanya İç Savaşı’nda büyük “siyahlı ana”nın yükselttiği mücadele ve direniş çağrısı “No Passaran!” (Geçit Yok!), dünyanın her yanında faşizme karşı direnişin sloganı haline geldi. “Dizlerimiz üzerinde yaşamaktansa ayakta ölmeyi yeğleriz” sözü de ona aittir.



Asıl adı İsidora İbárruri Gómez olan Dolores İbárruri, Bask Bölgesi’nde Vizcaya kentine bağlı Gallarta’nın bir kasabasında yoksul bir madenci ailesinin 11 çocuğundan sekizincisi olarak dünyaya geldi. Çok küçük yaşlarından itibaren konuşma yeteneğiyle dikkat çekti. Öğretmeni öğretmen okuluna gönderilmesini istediyse de ailesi ekonomik durumu nedeniyle kızlarını okutamadı. Dolores balık satarak, hizmetçilik ve terzilik yaparak yaşamını kazanmak durumundaydı.




1916’da bir komünist ve maden işçisi olan Julián Ruiz Gabina’yla evlendi. Ağır yaşam şartları nedeniyle altı çocuklarından dördü erişkinliğe eremedi. Dolores, eşi politik faaliyetleri nedeniyle sık sık tutuklandığından tek başına ayakta durmak zorundaydı. 1917’de İspanya Sosyalist İşçi Partisi’ne üye oldu. Ekim Devrimi’nin ardından okumaya başladığı Marx ve Engels’in eserleri onun için kendi deyimiyle “yaşama açılan bir pencere” oldu.



Dolores 1920’de, İspanya Komünist Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı. Aynı yıl BASK Bölge Komitesi’ne seçildi ve bölgesinde hızla önemli bir politik figür haline geldi. Madenci gazetesi El Minero Vizcaíno için “La Pasionara” imzasıyla yazılar yazmaya başladı ve işçi hareketinde faal olarak çalıştı. 1930’da İspanya Komünist Partisi Merkez Komitesi’ne seçilen ilk kadındı. Kısa bir süre sonra kocasından ayrılarak Madrid’e yerleşti.

Partinin merkez yayın organı “Mundo Obrero”ya (İşçi Dünyası) yazdığı yazılar nedeniyle birçok kez tutuklandı. 1933’te parlamentoya milletvekili seçildi. Burada kadının toplumdaki yeri sorunuyla ilgilendi ve kadınların haklarını ve yaşam koşullarını iyileştirmek için çalışmalar yürüttü. Aynı yıl 13. parti kongresine katılmak üzere SSCB’yi ziyaret etti ve Moskova’da gerçekleştirilen Komintern’e (Komünist Enternasyonal) delege olarak katıldı.



1934’te Paris’te düzenlenen Dünya Kadın Kongresi’nde ülkesini temsil etti.

1936 seçimlerinde cumhuriyetçiler, sosyalistler ve komünistler birleşerek büyük bir zafer kazandılar. Milletvekili seçilen Dolores İbárruri İspanya İç Savaşı sırasında (1936-1939) temsilciler meclisine başkanlık etti. Dolores, “No Pasaran!” sloganı eşliğinde Cumhuriyetin savunusu için sesini daha da yükseltti. Faşist Franco birliklerine karşı radyoda ateşli konuşmalar yaptı ve savaşçıların morallerini yükseltmek için onları cephede ziyaret etti. Konuşmaları toplumun büyük bir kısmını, özellikle kadınları, anti-faşist mücadele için bir araya getirdi.



Kanlı üç yılın ardından 1939 yılında Madrid’in düşmesiyle beraber Milliyetçi güçler galip geldi. Cumhuriyetçi hükümetin Madrid’den çekilerek yerleştiği Barcelona da düştüğünde İbárruri yoldaşlarıyla birlikte önce Paris’e, ardından da Sovyetler Birliği’ne sığındı.
Mülteciliği sırasında Moskova’da İspanya Komünist Partisi’ni temsil etti ve sonraki yıllarda defalarca parti başkanlığına seçildi.


Tek oğlu Rubén, Kızıl Ordu’ya katıldı ve 1942’de Stalingrad savunması sırasında hayatını kaybetti. Sonraki yıllarda Lenin Madalyası ve Lenin Barış Ödülü başta olmak üzere
Sovyetler Birliği’nin en önemli nişanlarıyla onurlandırıldı. 1966’da “No Passaran!” adıyla otobiyografisini yayınladı.



Franco’nun ölümünün ardından Dolores İbárruri ülkesine geri döndü. Aynı yıl yeniden milletvekili olarak parlamentoya seçildi. Aktif politik yaşamını ölümüne değin sürdürdü. “La Pasionaria” 1989 yılında 93 yaşında Madrid’de geçirdiği zatürre sonucu yaşamını yitirdi.


HER ŞEYLERİNİ VERDİLER


 “Farklı ideolojilere, farklı dinlere mensup, farklı deri rengine sahip olan ama özgürlük ve adalete sevdalı komünistler, sosyalistler, anarşistler, cumhuriyetçiler, mücadelemize koşulsuz katılmak üzere buraya gelmişlerdi. Bizlere her şeylerini verdiler, gençliklerini veya olgunluklarını, bilgilerini ve deneyimlerini, kanlarını ve yaşamlarını, umutlarını ve arzularını verdiler ve bizden hiçbir şey talep etmediler. Onlar mücadelede yer almak istediler ve bizler için ölme onuruna erişmek istediler…”

(Dolores İbárruri’nin 28 Ekim 1938’de Barcelona’da yaptığı Enternasyonal Tugaylar’a veda konuşmasından. Birleşmiş Milletler Uluslararası Müdahale Etmeme Komitesi tüm yabancı askerlerin İspanya’dan ayrılmasına karar vermişti)