KKTC etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KKTC etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2013

Üç İhtimal

Üç ihtimalli bir hayatın içinde savrulup duruyoruz. Üç vehmedilmiş ihtimal. Asla ezelden gelmeyen ve asla ebediyen sürmeyecek olan bu üç ihtimalin hayatlarımıza çizdiği sınırın içinde savrulup duruyoruz. Onları biz yarattık. Biz besleyip büyüttük ve bizi işgal etmelerine izin verdik. Kendi zavallı vehimlerimize yenildik kısacası. O yüzden yeterinden ve gereğinden uzun sürdüler ve neyin asıl neyin kurmaca, neyin hakikat neyin yalan ve neyin yaşamak için elzem olup neyin olmadığını ve daha birçok şeyi birbirine karıştırdık. Daha da beteri birbirlerinin yerlerini aldıklarına inandırıldık. Hepimizi bir şekilde cenderede tutan bu üç (başa bela) ihtimali gözden geçirelim. Birbirlerinden bir farkları yok, o yüzden sıralamaya bakarak yanlış vehimlere kapılmayın.
1-      Türkiye’ye ilhak olmak
2-      Kıbrıs Devletine ortak ya da yama olmak
3-      Bir devlet ilan edip TC’nin kucağına vermek


Üç haysiyetsiz ihtimal. Üçü de karaktersiz. Üçü de kolaycı. Üçü de bağımlı. Üçü de bir başka iradenin oluruna kalmış. Üçü de korkak. Üçü de yılgın. Üçü de zavallı. Üçü de yalan dolan. Sırayla gidelim.

Birinci ihtimal hiç olmadı. Kıbrıs Türkü taksim dedi ama hiçbir zaman ilhak demedi. Ama bu sakıncalı hayalin sahipleri endazenin bir tarafına KKTC’yi diğer tarafına gayrimeşru çocukları olan ilhakı koydukları zaman hep gayrimeşru çocukları ağır bastı. Ondan yana tavır aldılar.

İkinci ihtimalin peşinden koşanlar çoktur. Bunlar genellikle birinci ihtimale muhalefet ettiklerini sanarak alternatif olarak ortaya Rumcasını koyuyorlar. Ortaklığa aklımız yatmıştı. Bizim, yani Kıbrıslı Türklerin. Amma ve lakin Rumların aklına bu iş hiç yatmadı. Ne dün, ne de bugün. Ol hikâye ondan ibarettir. Rumlara AB’ın, ABD’nin ya da BM’nin baskı yapmasını ve onlara baskıyla bir çeşit ortaklığı kabul ettirmesini isteyenler 1960’a bakmayı reddediyorlar. 1963’e bakmayı reddediyorlar. Yirmi Temmuz’a lanet edip, 15 Temmuz’u olmamış sayıyorlar. Feci bir akıl karışıklığıdır ki o akıllar itinayla, kurslar, burslar, eğitim seminerleriyle kazandırılmıştır kendilerine.

Üçüncü ihtimali yaşıyoruz. Her gün daha aleni, her gün daha saygısızca, daha utanmazca, daha arsızca. Azarlanarak, tartaklanarak, itilip kakılarak.

Oysa bir ihtimal daha var.. Şarkıda olduğu gibi bize sorabilirsiniz “O da ölmek mi dersin?” diye. Biz de “Belki” diye cevap veririz. Ama değmez mi? Yunanistan ve Türkiye ne kadar bağımsız ise en az o kadar bağımsız bir devletin sahipleri olarak yaşamak idealinin peşinde koşmak, o ideal için Kuzeyle de Güneyle de kavga etmek, hak edilmesi gereken, kutsal bir meziyet olan bağımsızlık için değmez mi? Ancak kimse yorulmak istemiyor. Kimse düşüp dizlerini kanatmak istemiyor. Kimse sokağa çıkıp kirlenmek istemiyor. Kimse oturduğu koltuklardan kalkmak istemiyor. Hükümet edenler bağımsızlık ya da onur ve saygınlık peşinde değil son model Mercedes peşinde olduğu için, paragözlüklerinden, bulundukları makamı hak edecek niteliklerden yoksun olduklarından dördüncü ihtimalin peşinden koşan yok. Gerçekçi olup imkânsızı isteyen de. Oysa biz Tayyip beyin temmuz ziyaretinden önce yazmıştık pankartımıza. Ondan çok önce de dillendirmiştik. Ne TC’ye biat ederiz ne de Rum’a yama oluruz, demiştik. Onlar da bize siz kimsiniz, demişlerdi. Biz de biz “biz”iz, asıl siz kimsiniz demiştik.

Bize dayatılan üç ihtimalin üçünü de reddediyoruz.

Bizi TC hükümetlerine şikâyet eden, maaşlarımızdan ekonomik kriz nedeniyle kesinti yapan, ücretleri donduran, asgari ücrete üç kuruşluk artışı çok gören ama kendileri bizim paralarımızla saltanat sürenleri ve bu gidişe dur demek için değil sadece subaşına kendileri geçmek için sıranın kendilerine geleceği günleri ellerini ovuşturarak bekleyenleri, kurdukları ve devamına talip oldukları bu düzenle birlikte külliyen REDDEDİYORUZ.

Tijen Zeybek - Mart, 2012

4 Haziran 2003

ŞÜKRANIN MUHALEFETÇESİ

Gene elektrikler kesik. Bugün bu üçüncü oluyor. Evdeki elektronik eşyaların ömürlerinden epey eksilmiştir herhalde. Onun da ötesinde insanda sinir diye bir şey kalmıyor. Elinizi nereye atsanız çalışmıyor. Bir zırt pırt kesilen elektriklere bakıyorum bir de Lefkoşa-Mağusa arasındaki kavşakları ışıklandırma çabalarına. Gülsem mi ağlasam mı “bilemiyorum yani.” “neyyyse!” deyip geçemiyoruz da. Ne de olsa biz dizi falan çekmiyoruz buralarda. Hayatımızın filmindeyiz. Bu filmin tekrarı yok, yenisi yok, bölümü falan hiç yok. E artık bir şeyleri bilsek iyi olacak. Klimaların ve sobaların çalıştırılmadığı çok kısa bir “ara” mevsim bu. Temmuz, Ağustosta cehennemi sıcaklar çökünce ve klimalar gürüldemeye başlayınca bu santral ne olacak hiç bilinmez. Bir de onca ışıklandırma, lambalama, süsleme, makyajlama procelendirmesinden sonra patlar matlar.

Halâ sular da akmıyor üstelik. Tıp yok çeşmeden. Bir ayı çoktan geçti, iki ay olacak bizde su mu yok. Tankerle su taşıtıyoruz eve. Her tarafımız tuza kesiyor böylece. Yerleri sildikten sonra iki kez yürüdünüz mü bembeyaz ayak izlerinizden postmodern sanat eserleri oluşuyor. Banyodan sonra saçlarınız tuhaflaşıyor, vücudunuzda tuz gölleri değilse de “tuz bölgeleri” oluşuyor. Durum bu. Sonra kalkıp orkinos çiftliği mi ne kurmaya kalkıyorlar memlekette. Bir yatırım aşkı, bir iş alanı açma aşkı ki üzerimdeki tuzlar kadar “hoş” görünüyor bu manzara da gözümüze. Ey muz bahçelerinin başbakanı, bu memlekete otuz yıldır yapmadığın bir adet “ŞEY” yapmak istiyorsan, şöyle Güneyde olduğu gibi iki adet deniz suyu arıtma tesisi yapsana. Ey paçalarından iyilik akan, KKTC “vatandaşı”, dünürsel yatırımcı, alıp balıklarını sen Afrika’ya falan gitsene. Madem o kadar “sırf bizim iyiliğimiz ve kalkınmamız için” yapıyorsun bunca fedakârlığı, kendini paralarcasına biz muhtaçlara yardım etmek istiyorsun, biz kendi hakkımızdan vazgeçtik Afrikalılar bizden daha kötü durumda, biraz da biz yardım edelim sen git oralarda kur tesislendirmelerini. Yetiştir tosun tosun orkinoslarını, sat. Bizden yanı helal olsun yani. Daha ne diyelim.

Şimdi şurada şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Şimdi şu koltuk egemenleri olağanüstü güzellikte bir iş yapmaya kalksa bu halkı zor inandırır. Bir kere otuz bin fit derinliğinde bir güvensizlik var. Onca yaşanandan sonra, onca tecrübe, onca kafalarımızı duvara çarpmadan sonra böyle de bir “DE FACTO” durum var yani. Hani içinde bulunduğumuz durumu bize kabul ettirmek için AB’dir, BM’dir, ABD’dir ha bire bu de facto kelimeciğini ortaya sürerler ya. Bu da ondan işte. Güvenmiyoruz. İnanmıyoruz. Mümkünatı yok geçen yıllar için affetmiyoruz. Başka şans mans yok yani. Ortaya atılan her işe de derinnnnn kuşkularla bakıp muhalefet edeceğiz. DE FACTO durum bu. On yıllardır bu memleketin su sorununu çözemeyen, elektrik sorununu çözemeyen, ne dünyayla ne de Rumlarla hiçbir uzlaşmaya varamayan, topu başı ikiyüzbin kişilik vatandaşını doyuramayan, eğitim sistemini abuk subukluktan kurtaramayanlar artık bundan sonra ne yapabilirler ki? Gidip muz bahçelerinde serinlesinler, yılanlı adalarda yılan dansı yapsınlar, Ebru Gündeş’e kuşlarıyla ilgili rapor yazsınlar, öteki dünyada görüşmeci lazım ederse diye görüşmelerde kullanılmak üzere (ve öte dünyanın Klerides’ine anlatılmak üzere) seks fıkraları biriktirsinler. Ruhsal olarak de facto durumumuz bu, külliyen.
Ha bir de “şükran” kelimeciğinin muhalefetçesi var itiraz edeceğim: ona da “bu güne kadar verdikleri için teşekkür etmek” deniyor. Ben kendi adıma söyleyeyim hiç de böyle bir borçluluk hissetmiyorum. Alınanlar ve çalınanlar verilenlerden çok çünkü. Başımıza Hala Sultan taşından büyük taşları kondurup, ömürlük evladiyelik tutanlar da o “verenler” çünkü. De facto durumlar yaratıp, işlerine gelince “devlet” kurup işlerine gelmeyince “terörle mücadele” deyip bu kendi yarattıkları durumdan faydalananlar da onlar.
Başbakan miting alanındaki sloganlardan ötürü gidip bizim adımıza özür dilediğinde nasıl midem bulandıysa teşekkür konusunda da aynen öyle bulanıyor.

Bu da böyle.

Tijen Zeybek (3 Haziran 2003-Yenidüzen)

Kuzey Kıbrıslı İçin ‘Devlet Bereketi’

Sanırım, içinde bulunduğumuz koşulların ve bireysel olarak boğuşmak zorunda kaldığımız “devlet bereketi”nin dünyada bir eşi benzeri daha yoktur. Kıbrıs Türk halkı dünya indinde devletsizken, Kıbrıs adası içinden, adalı ve özellikle de kuzeyli biri olarak bakıldığında bireyin en az üç devletli bir yapıyla kuşatılmış olduğunu görürsünüz. Ayrıca bu birey, her biri içinde ayrı ayrı varoluş mücadelesi vermek ve kimliği konusunda yapılan baskı ve dayatmalara karşı da direngen olmak durumundadır. Bütün bunları iyice anlamak için çok özet bir şekilde sıralayalım;

1. Dünya hukuku açısından olmayan, ama kendi halkını “Gelen Türk giden Türk” felsefesiyle yok oluşa terk etmek için dimdik ayakta olan KKTC rejimi.
2. Kendi çıkarlarıyla “kurtarıcısı” olduğu ülkenin çıkarları çatıştığı anda, insan faktörünü tamamen dışlayarak adaya uçak gemisi muamelesi yapan, dünyanın en büyük insan “ihraç” eden ülkelerinden biri olan Türkiye Cumhuriyeti.
3. 23 Nisan 2003 tarihinden itibaren, otuz yıldır kimliği dünya ve TC tarafından reddedilen Kıbrıs Türkü’nün, Kıbrıs Cumhuriyeti kimliği ve pasaportu ile bireysel haklarına kavuşma ve varlığını tescil ettirerek geleceğini güvence altına alma kaygısıyla 1963 yılında bağlarını kopardığı, şu anda Rumların egemenliği altında bulunan Kıbrıs Cumhuriyeti devletiyle olan ilişkisi.

Bütün bunlar, tepesindeki devlet bolluğuna rağmen; varlığını, kimliği ile, hukuku ile dünyaya kabul ettirememiş ve dünyanın tanıdığı bir devlete sahip olamayan Kuzey Kıbrıs halkının, bir sorunlar yumağının tam ortasında verdiği kavgada hâlâ ayakta durabilme ve çözüm istemede diretme gücünün tükenmesine bağlı olarak bir yerlere evrilecektir.

Ancak, sıraladığım “devlet bereketi”nin hangi alanlarda, günlük hayatı nasıl etkilediği konusunu birazcık açmak gerektiği kanısındayım. Bugün Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayan insanlar dünyayla olan ilişkilerinde, günlük hayatlarını sürdürürken kurdukları ilişkilerde, ülkelerinin diğer yarısı ve TC ile olan ilişkilerinde her alanda ayrı ayrı, birbiri ile çelişen, birbirini reddeden otoritelerle boğuşmak durumundadır. Örneğin; bugüne kadar neredeyse şu andaki nüfusunun yarısı kadarını barındıran İngiltere’ye (ya da başka herhangi bir ülkeye) gitmek isteyen Kıbrıs Türkü, TC pasaportu almak ve bu pasaportla vize başvurusunda bulunmak zorundaydı. Binbir zorluk ve itilip kakılmadan sonra vize almayı başaranlar da Türkiye üzerinden, İstanbul ya da İzmir’de aktarmalı ve bu yüzden de çok pahalı bir şekilde yabancı ülkelere uçabiliyordu. Dolayısıyla dünya ile bağ kurmak için TC devleti ile ilişki içinde olmak, onun pasaportunu, uçak alanlarını kullanmak zorunda kalıyordu. Ayrıca KKTC’yi tanıyan tek ülke olma iddiasındaki TC devleti Kuzey Kıbrıs’ta bulundurduğu, KKTC devleti bütçesinden daha büyük bir bütçeye sahip elçiliğiyle hayatın her alanında, aktif olarak toplumsal yaşamın düzenlenmesinde etken olmaktadır.

Öte yandan, dünyanın tanımadığı, Kuzey Kıbrıs sınırları dışında hiçbir anlam ifade etmeyen KKTC kimlik kartı ve pasaportu da günlük hayatımızın, kendi iç düzenimizin sürdürülmesinde kullanılan belgeler olma dışında bugün çok önemli bir başka işlevi de hayli ironik bir biçimde üstlenmektedir. Yurdumuzun öte yanına, yani Güney’e geçerken kullanıyoruz bu belgeleri.

Şimdilerde dünyanın tanıdığı, eskiden de sahip olduğumuz Kıbrıs Cumhuriyeti kimlik ve pasaportlarımıza geri dönüyoruz. Kıbrıs Cumhuriyeti ile olan ve 1963 yılında kopan bağlarımızı yeniden, ama hayli de karışık bir yoldan tekrar kurmaya başlıyoruz. KKTC kimlik ve pasaportları bir çeşit “iç hatlar” seyahat belgeleri konumuna yerleşirken, “dış hatlar” ya da “dünya ile bağlantı hatları” için Kıbrıs Cumhuriyeti belgelerimize dönüyoruz.

Bütün bunlar biraz absürd ve fazla değil mi? Ben, Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan Kıbrıslı Türk, bir birey olarak yaşantımı sürdürürken varlığımı ve kimliğimi ancak üç devlet üzerinden ortaya koyabiliyorum. Peki ben kimim? Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı mı? KKTC vatandaşı mı? TC ile olan ilişkim nedir? Eğer ben Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı isem, ki kimlik ve pasaportunu kullandığıma göre öyleyim, Denktaş ve UBP-DP hükümeti kimi temsil ediyor?

Daha çok soru var. Ve yaşam yumağı bizim için hayli karışık olmaya devam ediyor.

Tijen Zeybek (Evrensel)

31 Mart 2003

“Hırsız” Polisler

Hava gene çok soğuktu ve yeni bir yolculuk başlamıştı. Yeni bir direniş ve yeni bir eylem vardı. Halk, Meclis’in kendisinden esirgediği referandumu yapmaya kararlıydı. Referandum ateşi de barış ateşleri gibi Kuzey Kıbrıs’ın tümünü sarmıştı. Her yürek tek tek, ama her nasılsa bir bütün olarak atıyordu. Gasp edilen irade mutlaka ortaya konulacak ve bu sivil toplum örgütleri tarafından gerçekleştirilecekti. Rejimin bütün tehditleri ve devlet destekli, faşist yapılanmaların tüm şiddet gösterilerine ve baskılarına rağmen halk örgütlerine güveniyor, Bu Memleket Bizim Platformu’na güveniyor ve kendi kaderini tayin hakkından vazgeçmiyordu. 25 Mart gecesi “barış ateşinin” yandığı ilk köy olan Elye’de (Doğancı) sandık kurulacak ve Annan Planı temelinde bir çözüm ve AB üyeliği oylanacaktı. Bu bir eylemdi ve Kuzey Kıbrıs halkının, kendi geleceği hakkında karar verme hakkına el koyanlara karşı tepkisini dile getireceği bir direnişti. İnsanlar en doğal hakları olan referandum hakkından mahrum bırakılmalarını sineye çekmediklerini, Denktaş’ın ve KKTC Meclisi’nin kendilerinden esirgediği bu demokratik haktan asla vazgeçmeyeceklerini ve bu konudaki kararlılıklarını ortaya koyacaklardı.

Buz gibi soğuk havaya ve yağmura rağmen önceden kararlaştırılan yerde birikmeye başladı insanlar. Elyeliler köy dışından gelecek barış yanlısı misafirler için zeytinli, hellimli çörekler ve içecekler hazırlamışlardı. Daha meydanın girişinde kocaman bir barış ateşi, rüzgârlı hava ve yağmura rağmen tutuşturulabilmiş, alev alev yanıyordu. Az sonra, Denktaş’ın Lahey’de Annan’ın başlattığı çözüm sürecini sekteye uğratan davranışından sonra Meclis’i boykot eden muhalefet milletvekilleri de geldiler.

Heyecan doruktaydı. Aslında bu, ülkede doruğa çıkan çözümsüzlük içinde, dünyadan tecrit edilmiş olarak yaşamaya mahkûm edilen insanların “dünyaya dahil olma” özlemiydi. Kuzey Kıbrıs insanında doruğa çıkan, silahların gölgesinde, askeri bölgeler arasına serpiştirilmiş siviller olarak yaşamaktan bıkan insanların “olağan” yaşama dönme arzusuydu. Yıllardan beridir bölünmüş bir ülkede yaşamak zorunda kalan ve yurt bildiği adasının diğer yarısına gitmesine izin verilmeyen bir halkın isyanıydı. 1974 sonrasında kavuştuğunu zannettiği özgürlüğe, barışa ve bağımsızlığa aslında hiçbir zaman sahip olmadığını idrak eden bir halkın bir kez daha kandırılmaya itirazıydı doruğa çıkan.

Muhalif milletvekillerinin konuşmalarını sık sık sloganlarla kestiler, onları coşkuyla alkışladılar. Yepyeni bir umut ışığı doğmuştu ve neredeyse iki yıldan beridir arkasından koştukları, sıkı sıkıya bağlandıkları bu ışığın söndürülmesine izin vermeyeceklerdi. Kopenhag’dan sonra vazgeçmedikleri gibi Lahey’den sonra da vazgeçmeyeceklerdi barıştan.

Ancak, daha milletvekillerinin alana gelmesiyle fark edildi ki, neredeyse her insana bir polis düşecek kadar kalabalık bir güvenlik ordusu belirmişti etrafta. Coplu, kalkanlı polisler hazır olda bekliyorlardı. Milletvekillerinden birinin “sandık meraklılarının sandığı alacağı” söylentisine karşı sandığı kucağında sıkı sıkı tutacağı ve herkesin oyunu bu şekilde sandığa atacağı çağrısından sonra ortalık birden bire karıştı. İnsanlar daha ne olduğunu anlayamadan yüzlerce polisin itiş kakışı ve copuyla karşı karşıya kaldılar. Polis gücü, halkla beraber hareket etmeyi seçerek, Meclis’te yaptıramadıkları referandumu meydanlarda yapmaya kalkan muhalif milletvekillerinin dokunulmazlık hakkını çiğnemekte en ufak bir tereddüt göstermemişti. Muhalif milletvekilinin kucağında sıkı sıkı tuttuğu sandığı zor kullanarak elinden alan bir polis, diğerlerinin kendisine açtığı yoldan koşarak uzaklaştı.

Hem şiddetin dehşetini yaşıyor hem de olayın absürdlüğü karşısında şaşırmadan edemiyorduk. “Hırsız” polisler sandığımızı çalmışlardı?! Daha sonra şiddetin arkası geldi. Polis çemberine alınan halk, orada tutsak alınmıştı ve kimsenin alandan ayrılmasına izin verilmiyordu. Ta ki, belirledikleri altı kişi kendilerine teslim edilinceye kadar. Bunlar, çeşitli sivil toplum örgütlerinin, sendikaların ve Meclis dışı bir siyasi partinin başkanlarıydı. Yani rejim “elebaşlarını” istiyordu. Ateşkes halinden kurtulup, çözüm ve anlaşma ile barışı getirmeye elverişli koşulları talep eden liderleri istiyordu. Demokrasi, insan hakları ve dünyayla bütünleşmiş bir ülkede yaşamak talebiyle yola çıkan mücadelecilerin kelleleri isteniyordu. Halk huzursuzca dalgalanıp duruyordu ama gittikçe kalabalıklaşan, coplu, kalkanlı polis ordusu ve çevik kuvvet de kararlıydı. Sonunda başkanlar tutuklanıp götürüldüler ve polis çemberi açıldı.

Belki de dünyada ilk kez, demokrasinin sembolü olan oy sandığına suç emaresi olarak el konulmuş, halk iradesinin belirmesinin aracı olan oy sandığına silah, esrar muamelesi yapılmıştı. Meydanda toplanan halk, geceyi, tutuklananların götürüldüğü karakolun önünde, yağmur ve soğuğun altında bekleşerek geçirdiler. Hemen o gece 14 sendika, ertesi gün için grev kararı aldı ve gece yaşananları protesto etmek amacıyla halkı mitinge davet etti. Ertesi gün on bini aşkın insan kararlılıklarını, yılmayacaklarını, yıllardan sonra yakaladıkları umut ışığının söndürülmesine izin vermeyeceklerini bir kez daha meydanlarda haykırdılar. “Kıbrıs’ta barış engellenemez”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Susma, sustukça yurdun elden gidecek”, “Denktaş istifa”, “Hain Denktaş” gibi sloganlarla yeri göğü inlettiler. Kuzey Kıbrıs’ta gelecek çok şeylere gebe.

Tijen Zeybek (29 Mart 2003-Evrensel)

13 Mart 2003

BU MEMLEKET BİZİM Mİ? “BİZ” KİMİZ?

1950’li yıllardan beri Kıbrıs’ta verilen kavga her dönemeçte yeni bir “şey”e dönüşmüş ama asla halkın uğruna kavga ettiğini sandığı şeye yani özgürlüğe ve barışa giden yolda dosdoğru bir adıma dönüştürülememiştir. Bunun böyle olmasında şaşılacak bir şey yoktur aslında. Çünkü dünyanın tekrar tekrar paylaşımı kavgasında bin türlü alengirli hesap yapan “büyük” devletler önlerine haritalar koyup o haritalar üzerindeki coğrafyalarla ilgili uzun vadeli plânlarını yaparlarken o coğrafyalar üzerinde yaşayan halkların mutluluğunu değil kendi çıkarlarını düşündüler/düşünürler. Bizim ülkemiz Kıbrıs da bu paylaşımda olabildiğince çetin kavgaların ortasında bulmuştur hep kendini. Ve günlük yaşantılara dıştan yapılan bilinçli müdahaleler yoluyla halklar olayları etnik kodlarla yorumlamaya yönlendirilmişlerdir. İşte hayatın akışına yapılan bu bilinçli müdahaleler sayesinde iki halk –Kıbrıs Rum ve Kıbrıs Türk halkı- birbirine düşman edilmiş ve her iki taraf da bütün sorunların suçlusu olarak “öteki”ni görmeyi öğrenmiştir. Ne yazık ki olayların iç yüzünü bilebilen, dış güçlerin adamız üzerindeki oyunlarını sezebilenlerin susturulması küçük nüfusumuzun da etkisiyle hiç zor olmamıştır.

Bütün bu süreç 1974 yılında yeni bir dönemece geldi ve Garantör ülke olan Türkiye’nin Garanti Antlaşmalarına dayandırdığı müdahalesi gerçekleşti. Büyük bir savaş yaşandı ve bizler Garantör ülke Yunanistan’ın adada darbeye kalkışması yüzünden bir diğer garantör ülke olan Türkiye’nin müdahalesiyle birbirimizi o kadar çok öldürdük ki artık düşman olmak için hakiki ve inanılmaz acı yaşanmışlıklarımız vardı. Yığınlarla ölü, binlerce kayıp, yakılıp yıkılmış köyler, bombalanmış evler, toplu mezarlar vardı artık geçmişimizde. Garanti Antlaşmaları Garantör ülkelerin adaya müdahalesinin ancak “Bozulan anayasal nizamı sağlamak” amacıyla olması şartını getirmekteydi. Ancak yapılan “müdahale” öylesine kanlı bir savaşa yol açmış ve o kadar büyük acılara neden olmuştu ki değil anayasal düzeni sağlamak herhangi bir başka amaç için dahi her iki halkın işbirliğine gitmesi artık hiç kolay değildi . Kaldı ki adamız ortasından ikiye bölünmüş, tel örgülerle sınırlar belirlenmiş ve bambaşka bir süreç başlatılmıştı. Müdahale sanki bozulan anayasal düzeni sağlamak için değil kalıcılaştırmak için yapılmıştı.

İşte neredeyse son otuz yıldır bu süreci yaşıyorduk. Ancak yavaş yavaş fark ettik ki gene özgür değildik ve adamızda da barış hüküm sürmüyordu ne yazık ki. Ortada bıçak yarası gibi duran ve sadece yurdumuzu değil, aslında geçmişimizi, anılarımızı, benliğimizi de bölen bir çizgi vardı. Bu çizgi kültürümüzü de, çok dilliliğimizi de, çok dinliliğimizi de bölüyor ve bizi fakirleştiriyordu. Bu çizgi bizi sadece yurdumuzun diğer yarısından değil bütün dünyadan da ayırıyordu. Çünkü hiçbir ülkenin tanımadığı bir devlet ilân etmiş ve onun üzerinden bir kimlik oluşturmaya kalkmıştık. Oysa hiçbir yapay oluşum geçmişimizden gelen hakiki kimliğimizin yerini tutamayacağı ve böylesi bir ayrılıkçı çizginin de hukuk düzeni temelinde şekillenmiş dünya ülkeleri tarafından desteklenemeyeceği apaçık ortaya çıktığında kendimizi yapayalnız bulmamız kaçınılmazdı. Küçücük bir ada yarısında, dünyadan izole olmuş, hiçbir ülkeyle doğru dürüst ve direkt ilişkisi olmayan, kimliği tartışılan bir toplum olarak köşeye kıstırılmıştık. Diğer yandan Türkiye ile birlikte sürdürülen tamamen yanlış ya da maksatlı ekonomi politikaları sayesinde üretimden tamamen kopmuş, Rumlardan kalan fabrikalara kilit vurmuş, Rumların bıraktığı binlerce dönüm narenciye bahçesini kurutmuştuk. Nüfusumuzun

yarısı bütün bunlardan bunalmış ve çaresiz ülkeden göç etmişti. Üstelik göç eden nüfusun yerine Türkiye’den başka nüfus aktarıldığı ve küçücük bir alanda kırk bine yakın da asker barındırıldığı için geride kalanlar da kendini, kendi ülkesinde yabancı hissetmekten kurtulamıyordu. Ama ganimet düzeninden faydalanarak devasa servetler yapan ve bunu kaybetmemek için her türlü anlaşmaya ve çözüme karşı çıkan bir kesim de yaratmıştık. Bunlar Türkiye’deki çözüm karşıtı egemenlerle eşgüdüm içinde hareket eden ve son otuz yıldır ülkeyi çekip çeviren işbirlikçilerdi.

Bütün bunlar olurken ve Kuzey Kıbrıs halkı bir çıkmaz içinde çırpınırken Annan Plânı ve bu plânla birlikte AB üyeliği ortaya çıkmıştır. Kuşkusuz bu plân da özgürlüğü ve barışı simgeleyen bir belge olarak göklere çıkarılamaz. Üstelik adamızı birleştirmeye ve iki halkın barış içinde yaşaması için gerekli şartları oluşturmaya yönelik olmaktan ziyade iki bölgeliliği yani de facto durumu teyit eden ve iki halk arasındaki iletişimi olabildiğince asgari düzeyde tutmaya çalışan bir temel üzerinde şekillendirilmişti. Ancak içinde bulunduğumuz durumla kıyaslandığında dünyaya açılan kocaman bir pencereydi Annan Plânı. Konumumuzu, dünyaca kabul edilmiş, hukuki temelleri olan, sağlam, büyük bir yapının içine monte edebilecektik. Bütün dünyada geçerliliği olan seyahat belgelerimiz, dünyaca tanınan bir kimliğimiz ve belki adamızı bütün kılacak ve biri gerçek barışa götürecek adımları atabilmek için bir zeminimiz olacaktı. Annan Plânı temelinde bir çözümle AB’ye girdiğimizde adamız artık yüzen uçak gemisi olmaktan, garantör ülkelerin cephaneliği ve tatbikat alanı olmaktan kurtulacaktı. Ateşkes durumunda yaşamaktan ve silâhların gölgesinde huzur aramaktan başka bir yoldu bu. Denemeye değerdi doğrusu. Ve Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan bizler bunu yürekten istedik.

İşte bu bağlamda Kopenhag’da yaşananlar da Lahey’de yaşananlar da çözüm ve barış yanlıları için tam bir bozgun olmuştur. Çünkü halk her şeyini ortaya koyarak bu plânı desteklemiş ve bu plâna onay vermiştir. Ancak Annan Plânı çerçevesinde bir anlaşma ve AB üyeliğinin önünde Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs’ın çözüm karşıtı egemenlerini bulmuştur. Aylardan beridir medyada sürdürülen tartışmalarda Kıbrıs Türkü Türkiye’nin adaya bakışında insan faktörünün hiçbir değeri olmadığını acı bir şekilde öğrenmiştir. Dillerde dolanan sadece stratejik önemdir, jeopolitik önemdir ve hep Türkiye’nin çıkarlarıdır. Ve bu söylemi tutturanlar Türkiye’nin çıkarlarıyla Kıbrıs’ın çıkarları çatıştığında dikkate Türkiye’nin çıkarlarının alınacağını açıkça belirtmektedir. Hatta Kıbrıs Türkü adına görüşmeleri sürdüren Denktaş bile “Yetmiş milyon dururken bizim ne hükmümüz olur?” demektedir. O zaman bu memleket kimin? KKTC nedir? Garantör ülke ne demektir? Biz neden savaştık, neden öldük? Türkiye buraya neden geldi? Neden gitmedi? Gelmeli miydi, gitmeli mi? Böyle uzunca bir sorgulama döneminden sonra Kıbrıs Türkünün toplumsal iradesi meydanlarda ve sloganlarda belirdi : “Bu memleket bizim, biz yöneteceğiz.” Bu söylem önce Türkiye egemenlerini sonra da burada ki “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” yazısının altında, mecliste oturan ancak temsil ettiği halkın kendi kaderini tayin etme hakkını, referandum hakkını dahi teslim etmeyen egemenleri hedef aldı. Aslında ikisini birbirinden pek ayrı düşünmemek gerektiğini de ortaya çıkarıyordu süreç.

Şimdi Lahey bozgunundan (!) sonra Kıbrıs Türk halkı elinden alınan iradesine sahip çıkmak için yeni bir kavgaya başlayacaktır. Ve bu kavgadan çıkar güdenler de gene aynı yöntemi ortaya sürmek için sahnedeki yerlerini almakta gecikmemişlerdir. Bütün hazırlıklar tamamdır ve etnik kodlamalar bu sefer de Kıbrıslı Türk ile Türkiyeli Türk arasında yapılmaya çalışılacaktır. Bu yüzden Annan Plânını kabul ederek AB’ye girmeyi destekleyen Kıbrıs Türk

Halkı’nın karşısına, sivil giydirilmiş askerlerden, Türkiyeli kaçak işçilerden ve üniversitelerde okuyan Türkiyeli öğrencilerden devşirilmiş bir başka “halk” çıkarılmaktadır. Ve bu iki kesim birbirine hedef gösterilerek yeni yeni düşmanlık tohumları serpilmektedir. İşte bu noktada Bu Memleket Bizim Plâtformunda bir araya gelen Kıbrıs Türk Solunun çok dikkatli olması ve başlatılan mücadelenin başka başka mecralara sürüklenmesine meydan vermemesi gerekmektedir. Bu konuda Türkiye Soluna da çok iş düşmekte ve her iki ülke aydınlarının işbirliği içinde olması kaçınılmaz görünmektedir.

Tijen Zeybek (13 Mart 2003-Evrensel/ 17 Mart 2003 Yenidüzen)