Kıbrıs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kıbrıs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Haziran 2013

AKIŞ NEYEDİR

“Hangi nehrin akarsuyudur baktığın?” diye sorarak başlayalım bugün hayata. Sorularla uyanalım ki sabah çiyinde göz göze geldiğimiz sürgün bir cevap olabilsin bütün bunlara.  Ay ve güneşin gökyüzünde işaretleştiği saatlere denk getirelim zamanı. Öyle yapalım ki şaşkınca bakan birileri varsa etrafımızda onlara vereceğimiz cevaba katmerli bir doğa mucizesi eşlik etsin.  Hayatın sürprizlerini hiyerarşi içinde sıraya sokup çözülecek problemler olarak görenlere “Evet.”diyelim cesurca. Evet, ne yardan ne de serden geçmiyorum ben. Ne aydan ne de güneşten. Baksanıza nasılda mucizeyi gündelik bir şey gibi seriyorlar ayaklarımızın altına.
Dahaları varsa aşklarımızı, arzularımızı ve kavgalarımızı sıraya dizerek yaşamamızı isteyen; Kıbrıs meselesi öncelikli sorunumuzdur diyen, kahkahalarla gülelim onlara. Gülelim ve diyelim ki hem köpeği tok hem ekmeği bütün istemeye devam edeceğim ben.

Benim gözümü diktiğim nehirlerin suyu insana dair olan her şeye ama her şeye akar, duraksız. Bugün kavgayadır akış yarın aşkadır. Sabah güneşeyse uyanış akşam ayadır, yıldızadır. İkindileri rüyasız, serin uykulara akar suyum bazen. Gün olur kırmızı gül desenlidir varoluş, gün olur kurutulmuş kına çiçeği yaprağıdır. Doğam buyken, mevsimler dört, renk sayısızken, çiçek sonsuz, gökyüzü bitimsiz ve yıldızlar her şeyden çok iken nasıl sırt çeviririm bütün bunlara. 

Bir Mayıs gününde imkânsızlığından seversiniz birini, oysa o size ağzınızdan vurulmuştur.  Kabahati şiire atar kurtulursunuz. Nasıl olsa şair *Demdir Deyip Çekiyorum hayatı içime, Ciğerlerim doluyor nefesinle, Es benimle Eyyy şiirim olan kadın, Çek beni içine buyurmuştur.  Siz de öyle yaparsınız. Bütün suçu şiire yıkar, bütün kabahati şairde bulur, sözün bittiği yere varılmıştır, söz kırılmış eylem şaha kalkmıştır dersiniz, çekersiniz hayatı derin derin içinize, olur biter.  Bu havalar buna müsaittir. Siz de kışkırtılmaya müsait olun. Bakanlar kurulu kararlarıyla üzülüp, hükümet genelgeleriyle saygı duruşunda bulunmaktan vazgeçin. Taammüden âşık olunmaz ama taammüden adam öldürülür bu dünyada. Taammüden telefonlar dinlenir, taammüden bombalar patlar. Siz de taammüden  cayın bugün işe gitmekten. Failler bulunamıyor madem ve failleri bulamayanlar dururken hiç öyle kabahatleri olmayanlar el çektiriliyor işlerinden, maaşlara zam yapılamıyor, trafik kazaları durdurulamıyor, kanser yapıcı kimyasalların domates, kabak, enginar, çilek kılığında evlerimize girmesine engel olunamıyor, çocukları ata çeviren kolej sınavları kaldırılamıyor,  tek mesaiye geçilemiyorsa,  günde on kere elektrik kesiliyorsa taammüden itaatsizliğin vakti gelmiş demektir.

Hangi nehrin akarsuyudur baktığın, diye sorun kendi kendinize. Çok durgun akar Kıbrıs’ın suları.  Ve bazen durgun akan su melânkoli yaratır.  Ve durgun akan su hayal bohçasını açandır. Serer önünüze bohçayı “taş”lar baş olur, serer önünüze bohçayı dostlar düşman, kurtlar padişah olur, serer önünüze bohçayı Temmuz’lar kanar, Ağustos yanar, ada ortasından bölünür, yarısı Rum yarısı Türk olur.  Kıbrıs’ın durgun akan suyuna kapılırsanız uzun uykularınıza kâbuslar, kaba gölgelerde yaptığınız şekerlemelere huzursuz ruhlar musallat olur.
Güpegündüz serseri kurşuna nispet serseri bir havan topu düşüverir damınıza. Güpegündüz, silâhlı askerler düşer payınıza. Derler ki “Geçemezsiniz!”. Baktığınız nehrin akarsuyu dingin olduğu için siz de geçmezsiniz. Yani demem o ki “geçmeyiverirsiniz” olur biter. 

Ben diyorum ki azgın akan suyu arasak artık, deli deli coşan, akış batıyayken doğu diye tutturan... Hayal bohçasını kapatsak artık, birkaç tane de düğüm atsak üstünden.   Desek ki “Göstermiyoruz kimlik-pasaport, özgürlük hemen şimdi”, desek ki “Asgari ücret bir milyar, hemen şimdi”, desek ki “Derhal imha edilsin bütün silâhlar, barış hemen şimdi”...



Tijen Zeybek
Mart, 2004


*Cumhur Deliceırmak’ın şiirinden

18 Nisan 2003

Karar Verme Zamanı

Eh! İşte hiç istemeden kendimizi gene garip, karmaşık, belirsiz bir durum içinde buluverdik. Adamızın Güney yarısındaki krallığımıza bir süre daha devam edeceğiz anlaşılan. Kral, vezirler ve kapı kulları yerinde olduğu sürece –hali hazırda müftüler de başladı kürsülerde görünmeye- daha yapacak çok işimiz var özgürlük için, verilecek çok kavgamız. Şimdi, bir an önce yeni durumun yani Kıbrıs Cumhuriyetinin AB üyesi olmasıyla ve Rum yönetiminin bizlere önerdiği açılım paketiyle bölünmüş gibi görünen muhalefeti tekrar bir araya getirmek, tekrardan ortak bir mücadele alanı yaratmak durumundayız.

Rum yönetiminin henüz resmileştirmediği, basına sızdığı haliyle önerileri beğenmedik. Bazılarımız beğenmedik, yeterli bulmadık ama bazılarımız bunun da ötesinde hakaret gibi aldık. Bunlar azınlık haklarıdır, biz azınlık değiliz dedik. Doğrudur. Kıbrıs Cumhuriyetinin eşit siyasal haklara sahip iki ortağından biriysek bunlar azınlık haklarıdır. Ama onun da ötesinde bu azınlık haklarını dahi nasıl kullanacağımız sorusu cevapsızdır. Hatta bunlara nasıl ulaşacağımız da belli değildir henüz. Öte yandan bunları azınlık haklarıdır diye reddederken NE istiyoruz oda pek belirsiz. Kıbrıs Cumhuriyetindeki haklarımızı isteyeceksek ödevlerimiz de var, onları da yükümlenmemiz gerekmiyor mu? Rum yönetimi, kabul, gelin ortak cumhuriyetteki yerinizi alın, dese sanki buna sahip çıkabilecek durumda mıyız? Onun da ötesinde bunu mu istiyoruz?

Annan Plânı masadaydı, değildi. Masadaysa gelecekle ilgili projemiz nedir, değilse nedir? Bu bizlere şu anda uzay kadar uzak masaya ulaşma yöntemimiz ne olacaktır? Aralık seçimleri mi? Eğer öyleyse derhal NASIL bir seçim sorusuna cevap vermemiz gerekiyor. Bu güne kadar BMBP’nda omuz omuza mücadele eden partiler, koltuklarının altında parti programları “tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna”mı diyecek? Biri statükoyu değiştirmeye soyunurken öteki bir başka mikrofondan bunun asla mümkün olmadığını mı söyleyecek. Bir diğeri seçimin nimetlerinden ve kendi iktidarının gelecek projesinden dem vururken bir başkası seçimi boykot ettiğini mi ilân edecek? Yoksa bir sürü iş başarmış, en zor günlerde en doğruyu yapabilmiş, koskoca Bu Memleket Bizim Platformu’ndan kuş gibi, ikili seçim ittifakları mı doğacak. Gene, en büyük biziz megalomanisiyle diğerleri yok mu sayılacak?

Cevaplanması gereken çok soru var. Ve bu sorulara oturup hep birlikte en doğru cevabı aramak yerine yukarıdaki tablo ortaya çıkacak olursa kimse meydanları dolduranların aynı heyecanla sandığa koşmasını beklemesin. Bu dağınık ve seçim rekabetiyle birbiri için demediğini bırakmayan parti yarışının insanlar üzerinde yapacağı olumsuz etkiyi ve hayal kırıklığını nasıl aşacaksınız?
Eğer bu seçimin diğerlerinden farklı olduğunu iddia ediyorsanız, farkını da ortaya koyacaksınız. Amacı da, hedefi de büyük olan, her zamankinden farklı olan seçimin, yöntemi de listesi de farklı olmalı. O farkın ortaya konması da muhalefetin birlikteliğinden geçer, BMBP’nun sağlamlaştırılmasından, güç birliğini seçim boyutuna da taşımasından geçer.

Bunun dışındaki tüm arayışlar hüsrana, acı tecrübeye, zaman yitimine yol açacaktır.

Tijen Zeybek (18 Nisan 2003-Yenidüzen)

13 Nisan 2003

Kıbrıs Türkü Büyüyor

Kıbrıs Türkü bir çocuk gibi büyüyor. Ve büyüdükçe öğreniyor. Her büyüyen çocuk gibi de öğrendikçe acı çekiyor, geçmişe yanıyor, pişmanlık duyuyor ve yumuşacık kalbi sertleşiyor. Önce garantörünü tanıdı Kıbrıs Türkü. Aslında ırkdaş olmanın, aynı dili konuşuyor olmanın ve dindaş olmanın her şeye yetmediğini gördü. Çıkarlar çatıştı mı, “büyük” olanın, “kurtarıcı” olanın, garantör olanın, “ana” olanın çıkarları “küçük” olanla, “kurtarılmaya muhtaç” olanla, “yavru” olanla ters düştüğü anda bütün bu hakikaten duygusal bağların bir anda koparılıp atılabildiğini gördü. Ayrı devlet ilan edilse bile aslında “yavru devlet” olmaktan öteye gidilemediğini, Türkiye Devleti ile ilişkilerin hiçbir zaman eşitler arası ilişki olmadığını, oldurulmadığını gördü.

Bütün bunlardan sonradır ki Kıbrıs Türkü ta başından beri yönetmekte olanların aslında ne yaptığını anlayabildi. Cinayetlerin neden işlendiğini, camilerle kiliselerin neden bombalandığını, bütün bunlar sonucunda nasıl kurtarılmamızı gerektiren şartların oluştuğunu, neden kurtarılma operasyonunun bir savaşa dönüştürüldüğünü, neden Türk Ordusunun neredeyse adanın tümünü ele geçirecek duruma geldiğini, neden “bozulan anayasal nizamın” tekrar tesis edilmediğini, neden İnönü’nün 1964’de Kıbrıs Hükümeti’ndeki görev ve haklarınıza “Geri dönünüz.”çağrısını Kıbrıs Türkü’nün duymadığını.

Artık her şey o kadar ortaya serilmişti ki. Denktaş’ın adayı Türkiye’ye bağlama yeminini oğlunun ağzından duyabildik. Ve bu yeminin halâ bugün geçerli olduğunu da Annan Planıyla öğrendik. Ayrı devlet falan, sadece adanın diğer sahipleriyle, Rumlarla olan ayrılığı iyice kalıcı hale getirmek, bölünmüşlüğü “Taksim”e dönüştürmek ve belki bir süre sonra da ilhakla işi tamamına erdirmek gayesinin bir basamağıydı. Bu yüzden Türk Elçiliğinin KKTC bütçesinden daha büyük bir bütçesi oldu her zaman. Bu yüzden bütün üretim durduruldu, fabrikalar kapatıldı, narenciye bahçeleri kurumaya terk edildi. Bu yüzden ürettiğimiz patatesi Türkiye’ye satmak yerine Türkiye’den patates satın alıp bizimkileri toprağa gömdük. Karpaz’da tütün ekiminden vazgeçtik ve sigara fabrikası kapanmaya yüz tuttuğu bir dönemde Turgut Özal adayı ziyarete gelince yardım istedik. Ama Özal’ın cevabı hazırlanan geleceğe uygundu: “Ne yapacaksınız sigara fabrikasını. Biz size Türkiye’den sigara göndeririz.” Öyle oldu elbet. Sigara fabrikası bitti. Bitirildi. Geliyor hâlâ Türkiye’den sigaralar.

Bütün bunlardan dolayı adanın yarısı memur oldu. Türkiye devleti ile ters düşen bir hükümet göreve geldi mi iki ay maaşları ödemezsin bak bakalım durabiliyor mu o hükümet iş başında. Böylece Denktaş’ın “egemenlik” dediği ve Rumlardan istediği şeyin aslında Türkiye’de olduğu ortaya çıktı. Bunu da netleştiren gene Annan Plânı oldu. Çünkü bu plânla sadece Türkiye bu adada tamamen egemen olamayacaktı. Aslında Kıbrıs Türkü kendi devleti, kendi hükümeti, kendi kurumları ile eşit bir şekilde Rumlarla yeni bir ortaklığa girecek ve dünya üzerinde yerini alacaktı. Bu “egemenliğin” önemli bir kısmının sadece “ana” vatanla değil dünyanın bir parçası olmanın koşulu olarak Avrupa Birliği ile paylaşılması demekti. Bu dünya üzerinde Kıbrıs Türk halkı diye bir halkın varlığının tescili ve kabulü demekti. Oysa Denktaş ve onun gibi düşünenler böylesi paylaşımlara çok yabancıydılar. Ağızlarından çıkan bir sözle, bir talimatla düzenlerin bozulup düzenlerin kurulmasına alışıktılar bu topraklarda.

Bu yüzden bugün kendi ana dilimiz bir sorun Avrupa Birliğinde. Tıpkı kimliğimizin sorun olduğu gibi. Çünkü Helsinki’de Çiller’in Vasiliu’yla yaptığı anlaşmaya göre Rumlar tüm Kıbrıs adına AB’ye başvurabildiler ve bugün Rumca AB’nin resmi dillerinden biri haline geliyorken Türkçe bunun dışında kalıyor. Bu yüzden, Denktaş “Herkes Kıbrıs Cumhuriyeti Pasaportu alarak AB’nin nimetlerinden bireysel olarak yararlanabilir.”derken yanılıyor. Çünkü AB’de iş bulabilmenin koşulu ait olduğun ülkenin dilinin yani ana dilinin AB’nin resmi dillerinden biri olmasıdır. Evet Çiller’in Gümrük Birliğine girebilmek karşılığında verdiği taviz ve ondan sonrakilerin bunun üzerine Kopenhag’da, Lahey’de ekledikleri hatalarla gün geçtikçe iş içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

Sonuç olarak bugün, Denktaş, kendine Türkiyeli göçmenlerden yedek bir halk oluşturma peşinde ve bize önerisi bu ülkeden göç ederek ya da ana dilimizin Rumca olduğunu kabul edip bu dili öğrenerek AB pasaportu alıp bireysel olarak kurtuluşu seçmemiz –ki bu kendisinin de bizden kurtuluşunu getirir. Başbakan Eroğlu’nun önerisi ise, Türkiyeli birileriyle evlenmek ve karşılığında parasal yardım almak, son kertede de TC pasaportu alarak Kıbrıs Türk halkı olduğumuz iddiasından vazgeçerek bütün kurtuluşumuzu “TÜRK” olmaya bağlamak. Elbette Türkiye’deki Türklerin neden kurtulmuş gibi bir halleri yok sorusunun cevabını veren de yok.

Biz ise Kıbrıs Türk halkı olarak var oluşumuzu sürdürebileceğimiz bir alan istiyoruz. Kendi dilimizi konuşmak, kendi kimliğimizle dünya üzerinde yerimizi almak istiyoruz. Annan Planıyla bunu elde edeceğimizi ummuştuk.

Tijen Zeybek (8 Nisan 2003-Evrensel)
06-04-2003





22 Mart 2003

Diş Perisi, Kış Prensi, Kıbrıs Meselesi

Bol bol yağmurlar yağıyor, ne güzel. Şimdi bu sular yazın çıngır sıcağında kullanılmak üzere necip memleketimin barajlarında, göletlerinde birikiyor mu? Bu kadar ıslak bir kıştan sonra yazın susuzluk çekersek, olmaz yani. Hani hiç duymuyorum su rezervlerinin zenginleştiğiyle ilgili tek bir haber bile. Nereye gidiyor bu sular başını alıp alıp. En son muz üretimiyle ilgili bir çalışması vardı sanırım hükümetin. Kopenhag herkese bir çeşit gelmişti de hükümete “muz üretiminin incelikleri” şeklinde gelmişti. Sonrasını bilmiyoruz.

Bir de Diş Perisi eksik olmuyor bizim evden bu aralar. Ahmet pat diye dişini söküveriyor. Sonra sanki bu işin aslını hiç bilmezmiş gibi “Anne, bu akşam uyurken dişimi yastığın altına koysam Diş Perisi bana para getirir mi?”diye soruyor. Para isteme numarasına bak. Ben de bozuntuya vermiyorum hiç. “Sanmam.” diyorum. Diş Perisi bile bu aralar Kıbrıs meselesiyle uğraşıyordur. “Ben gene de koyacam.”diyor oğlum gözümün içine bakarak. Eh diyorum, sen bilirsin. Şansını dene. Ertesi sabah uyanır uyanmaz ona bir mektup yazıyorum:

Sevgili Ahmet,
Sen çok şanslı bir çocuksun. Çünkü ailen ve arkadaşların seni çok seviyor. Çünkü Irak’ta yaşamıyorsun. Bak bütün bunlar olmasa da çok paran olsa pek de mutlu olmazdın sanırım.
Seni çok seven,
Diş Perisi

Aceleyle mektubu yastığın altına sokuşturup, dişi alıyorum. Sonra da koridordan “Sabah oldu, günaydııııııın!”diye çağırıp, duvarın dibinde tepkisini bekliyorum. Hiç unutmuyor. Gözünü açar açmaz yastığın altını karıştırıp mektubu buluyor. Kısa bir an bekliyorum sonra hayal kırıklığı içindeki sesini duyuyorum; Offf! Offfffff yau!. İşte böyle. Sonra çok hayıflanıyor Ahmet. Anne diyor diş perisi para getirmedi bari bir hediyecik getirseydi.
Evet kış güzel. Onunla olan aşkımı bilenler şikâyet ediyor. Yeter artık, diyorlar. Çağır çağır getirdin, ilân-ı aşk ettin. Daha doymadın mı, gönder gitsin artık. Ama halâ bıkmadım soğuklardan, yağmurdan. Gri havalardan da. Çıngır yazı özlediğimse pek söylenemez. Mesarya’nın göbeğinde, toz duman, sivri sinek, tepiş dur. Oysa şimdi ne güzel yemyeşil her taraf. Yeşil üzerine sarı desenli bir coğrafya. Haziran’a kadar güzeldir bu mevsim. Sonrası kâbus. Bir de sular kesilirse zırt pırt. İşte o yüzden şimdiden söylüyorum ya. Yumurta kabuğuna kadar her yeri doldurmalı. Hatta eskiyen mersedesleri de depo olarak kullanabiliriz. Hani ziyan olmasın diye şeyettiydim. Fena mı?

Bir de Papadopulos sağlık kontrolü için ABD’ye uçmaz mı bunca işin içinde. Bak bak bak! Ben de Amerikan hastaneleri sonsuza kadar bize angaje edilmiştir sanıyordum. Türkiye ve KKTC egemenlerine. Meğer “Beni kendi ülkemin doktorlarına asla, öldür allah emanet etmeyiniz.”sendromu onların başına da musallatmış. Tüh! E bari anlaşsalar da sağlık kontrollerini aynı zamanda yapsalar, aynı uçakla uçsalar ekonomik olmaz mı? Dünyanın parasıdır şimdi Amerikalara uçmak. Hem bu petrol krizinde. Cık cık cık!

Tijen Zeybek (21 Mart 2003, Yenidüzen)

19 Mart 2003

Bir Olmak Biz Olmak

Güzel ve uzun bir kış bu. Güzel, uzun, yeşil bir kış. Kıbrıs’ta hüküm süren kış kadar güzel Kuzey’de hüküm süren kavga da. O kadar bütün ve kalabalık ki; işte tam da bundan dolayı bereketli ve verimli. Birlikte olduğumuz için tepeden tırnağa heyecanız. Büsbütün olduğumuz için düşman çatlatırcasına “bir” ve “diri”yiz. Üstelik biz “bir olmak” ve “diri olmak” nerden gelir onu da biliriz. İşte her gün sokakta, her gün eylemdeyiz. Elbette hiç birimizin diğerinden vazgeçmeye niyeti yok. Elbette eylemde birlik olmayı başardığımız gibi erken (veya değil) seçimde de birlik olmayı başaracağız. Yolumuz aynı ve o yolda bizi bekleyen “Mayıntaş”lar da aynı. “Mayıntaş”ların arkasındaki irili ufaklı kurşunlar da. İşte Bu Memleket Bizim Platformu evimiz ve günün sonunda mutlaka dönmemiz gereken yer orası.

Meydanlar ve Kuğulu Park da bizim. Aslında hiç birimiz unutmamalıyız ki BMBP evimiz olduğu sürece, orayı ne kadar evimiz kılarsak meydanlar ve parklar o kadar bizim olacak. Biz ne kadar birlik olursak halk da o kadar bizimle olacak. Baksanıza bir düdükle toplanıyor binler. Sadece bir duyuru, bir düdük sesi bekliyorlar. Bir de birlikteliğimizi, BMBP’nda pişirip kotardığımız, kolektif projelerimizi.

Eğer gasp edilen iradeyi geri almanın yolu erken seçimden geçiyorsa, eğer erken seçime halkın iradesini geleceğimize yansıtmak için gideceksek, eğer yolumuzu tıkayan “taş”ları, kafasız “Baş”ları temizlemek içinse yolculuğumuz gidelim elbet. Gidelim ve değiştirelim baştan başa her şeyi. Amma, nasıl bu adada yaşamanın kaderini paylaşıyorsak, nasıl çocuklarımızı geleceksiz bırakanlara duyduğumuz öfkeyi paylaşıyorsak, nasıl barışa olan susuzluğumuzu dindirmek için kol kola yürüyorsak seçim listesini de paylaşalım. İnsanlar o listeye baksınlar ve sol’da kim varsa orada görsünler. İnsanlar o listeye baksınlar ve meydanlarda alkışladıkları kim varsa orada görsünler, insanlar o listeye baksınlar ve bugünlere gelirken tek yaptığı geleceğimizi kemirmek olan emir kullarından hiç kimseye rastlamasınlar.

Madem ki pankartlarımızdan “meclis”i sildik -ki o meclis referandum hakkımızı gasp etmiş ve bizi yok saymıştır- demek ki biz bizeyiz. Bu sıradan bir seçim olmayacak. Unutmayalım ki kimse mikrofonu eline alıp kürsüye çıkanlardan “sağlık sisteminin yenileştirilmesi” ile ilgili projelerini duymak istemeyecektir. Ya da çökmüş ve göçmüş eğitim sisteminde kaç öğretmenin daha istihdam edileceğine dair sayıklamalar da duymak istemeyecektir kimse. Ne diyeceksiniz? “Eğer kaynak bulabilirsek maaşlarınızı artıracağız.”mı? Ama bu statükocuların argümanı değil mi? Ne vaat edeceksiniz ki? Şehit çocuklarına asla sahip olamayacakları toprakların “tapu”larını mı dağıtacaksınız? Elbette hayır. İnsanların duymak istediği tek bir şey var. Onu da zaten aylardan beridir meydanlarda dillendirenler sizsiniz. Çözümü, dünyayla bütünleşmeyi, varlığımızı hukuki temellere dayandıracak bir anlaşmayı, keyfi uygulamaları ve saçma sapanlığı ortadan kaldıracak yeni bir düzeni.

Sanırım herkesin teslim edeceği bir gerçek vardır ki o da bütün bunları hiçbir siyasi partinin tek başına başaramayacağıdır. Bu ancak güçlerin birleşmesiyle başarılabilecek bir hedeftir. Ve de ancak ve sadece bu hedef insanların desteğini alacaktır.

Bu başarıldı mı geridekilere ne kalır? Bir yanda proje olarak önümüze geleceği sunanlar, diğer yanda ise geçmişin solmuş acılarını taptaze kanlarla sulayıp canlandırmaya çalışanlar. Bir yanda dünya ile bütünleşmeyi ve AB’yi önerenler, diğer yanda şaşaalı yaşantılarından vazgeçmemek için asker çizmesiyle tepemize basmaya hazırlananlar.

Evet, durum çok açık. Yapacak tek şey var. Başarmamız gereken tek şey. “Bir” olmak, “Biz” olmak. Hedefe ulaşıncaya kadar. Tek başımıza da bir şeylerin kavgasını verecek zemini buluncaya kadar. Çözüme imzayı koyuncaya kadar. “Demokratik” bir ortam buluncaya kadar.

Tijen Zeybek (19 Mart 2003-Yenidüzen)

13 Mart 2003

BU MEMLEKET BİZİM Mİ? “BİZ” KİMİZ?

1950’li yıllardan beri Kıbrıs’ta verilen kavga her dönemeçte yeni bir “şey”e dönüşmüş ama asla halkın uğruna kavga ettiğini sandığı şeye yani özgürlüğe ve barışa giden yolda dosdoğru bir adıma dönüştürülememiştir. Bunun böyle olmasında şaşılacak bir şey yoktur aslında. Çünkü dünyanın tekrar tekrar paylaşımı kavgasında bin türlü alengirli hesap yapan “büyük” devletler önlerine haritalar koyup o haritalar üzerindeki coğrafyalarla ilgili uzun vadeli plânlarını yaparlarken o coğrafyalar üzerinde yaşayan halkların mutluluğunu değil kendi çıkarlarını düşündüler/düşünürler. Bizim ülkemiz Kıbrıs da bu paylaşımda olabildiğince çetin kavgaların ortasında bulmuştur hep kendini. Ve günlük yaşantılara dıştan yapılan bilinçli müdahaleler yoluyla halklar olayları etnik kodlarla yorumlamaya yönlendirilmişlerdir. İşte hayatın akışına yapılan bu bilinçli müdahaleler sayesinde iki halk –Kıbrıs Rum ve Kıbrıs Türk halkı- birbirine düşman edilmiş ve her iki taraf da bütün sorunların suçlusu olarak “öteki”ni görmeyi öğrenmiştir. Ne yazık ki olayların iç yüzünü bilebilen, dış güçlerin adamız üzerindeki oyunlarını sezebilenlerin susturulması küçük nüfusumuzun da etkisiyle hiç zor olmamıştır.

Bütün bu süreç 1974 yılında yeni bir dönemece geldi ve Garantör ülke olan Türkiye’nin Garanti Antlaşmalarına dayandırdığı müdahalesi gerçekleşti. Büyük bir savaş yaşandı ve bizler Garantör ülke Yunanistan’ın adada darbeye kalkışması yüzünden bir diğer garantör ülke olan Türkiye’nin müdahalesiyle birbirimizi o kadar çok öldürdük ki artık düşman olmak için hakiki ve inanılmaz acı yaşanmışlıklarımız vardı. Yığınlarla ölü, binlerce kayıp, yakılıp yıkılmış köyler, bombalanmış evler, toplu mezarlar vardı artık geçmişimizde. Garanti Antlaşmaları Garantör ülkelerin adaya müdahalesinin ancak “Bozulan anayasal nizamı sağlamak” amacıyla olması şartını getirmekteydi. Ancak yapılan “müdahale” öylesine kanlı bir savaşa yol açmış ve o kadar büyük acılara neden olmuştu ki değil anayasal düzeni sağlamak herhangi bir başka amaç için dahi her iki halkın işbirliğine gitmesi artık hiç kolay değildi . Kaldı ki adamız ortasından ikiye bölünmüş, tel örgülerle sınırlar belirlenmiş ve bambaşka bir süreç başlatılmıştı. Müdahale sanki bozulan anayasal düzeni sağlamak için değil kalıcılaştırmak için yapılmıştı.

İşte neredeyse son otuz yıldır bu süreci yaşıyorduk. Ancak yavaş yavaş fark ettik ki gene özgür değildik ve adamızda da barış hüküm sürmüyordu ne yazık ki. Ortada bıçak yarası gibi duran ve sadece yurdumuzu değil, aslında geçmişimizi, anılarımızı, benliğimizi de bölen bir çizgi vardı. Bu çizgi kültürümüzü de, çok dilliliğimizi de, çok dinliliğimizi de bölüyor ve bizi fakirleştiriyordu. Bu çizgi bizi sadece yurdumuzun diğer yarısından değil bütün dünyadan da ayırıyordu. Çünkü hiçbir ülkenin tanımadığı bir devlet ilân etmiş ve onun üzerinden bir kimlik oluşturmaya kalkmıştık. Oysa hiçbir yapay oluşum geçmişimizden gelen hakiki kimliğimizin yerini tutamayacağı ve böylesi bir ayrılıkçı çizginin de hukuk düzeni temelinde şekillenmiş dünya ülkeleri tarafından desteklenemeyeceği apaçık ortaya çıktığında kendimizi yapayalnız bulmamız kaçınılmazdı. Küçücük bir ada yarısında, dünyadan izole olmuş, hiçbir ülkeyle doğru dürüst ve direkt ilişkisi olmayan, kimliği tartışılan bir toplum olarak köşeye kıstırılmıştık. Diğer yandan Türkiye ile birlikte sürdürülen tamamen yanlış ya da maksatlı ekonomi politikaları sayesinde üretimden tamamen kopmuş, Rumlardan kalan fabrikalara kilit vurmuş, Rumların bıraktığı binlerce dönüm narenciye bahçesini kurutmuştuk. Nüfusumuzun

yarısı bütün bunlardan bunalmış ve çaresiz ülkeden göç etmişti. Üstelik göç eden nüfusun yerine Türkiye’den başka nüfus aktarıldığı ve küçücük bir alanda kırk bine yakın da asker barındırıldığı için geride kalanlar da kendini, kendi ülkesinde yabancı hissetmekten kurtulamıyordu. Ama ganimet düzeninden faydalanarak devasa servetler yapan ve bunu kaybetmemek için her türlü anlaşmaya ve çözüme karşı çıkan bir kesim de yaratmıştık. Bunlar Türkiye’deki çözüm karşıtı egemenlerle eşgüdüm içinde hareket eden ve son otuz yıldır ülkeyi çekip çeviren işbirlikçilerdi.

Bütün bunlar olurken ve Kuzey Kıbrıs halkı bir çıkmaz içinde çırpınırken Annan Plânı ve bu plânla birlikte AB üyeliği ortaya çıkmıştır. Kuşkusuz bu plân da özgürlüğü ve barışı simgeleyen bir belge olarak göklere çıkarılamaz. Üstelik adamızı birleştirmeye ve iki halkın barış içinde yaşaması için gerekli şartları oluşturmaya yönelik olmaktan ziyade iki bölgeliliği yani de facto durumu teyit eden ve iki halk arasındaki iletişimi olabildiğince asgari düzeyde tutmaya çalışan bir temel üzerinde şekillendirilmişti. Ancak içinde bulunduğumuz durumla kıyaslandığında dünyaya açılan kocaman bir pencereydi Annan Plânı. Konumumuzu, dünyaca kabul edilmiş, hukuki temelleri olan, sağlam, büyük bir yapının içine monte edebilecektik. Bütün dünyada geçerliliği olan seyahat belgelerimiz, dünyaca tanınan bir kimliğimiz ve belki adamızı bütün kılacak ve biri gerçek barışa götürecek adımları atabilmek için bir zeminimiz olacaktı. Annan Plânı temelinde bir çözümle AB’ye girdiğimizde adamız artık yüzen uçak gemisi olmaktan, garantör ülkelerin cephaneliği ve tatbikat alanı olmaktan kurtulacaktı. Ateşkes durumunda yaşamaktan ve silâhların gölgesinde huzur aramaktan başka bir yoldu bu. Denemeye değerdi doğrusu. Ve Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan bizler bunu yürekten istedik.

İşte bu bağlamda Kopenhag’da yaşananlar da Lahey’de yaşananlar da çözüm ve barış yanlıları için tam bir bozgun olmuştur. Çünkü halk her şeyini ortaya koyarak bu plânı desteklemiş ve bu plâna onay vermiştir. Ancak Annan Plânı çerçevesinde bir anlaşma ve AB üyeliğinin önünde Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs’ın çözüm karşıtı egemenlerini bulmuştur. Aylardan beridir medyada sürdürülen tartışmalarda Kıbrıs Türkü Türkiye’nin adaya bakışında insan faktörünün hiçbir değeri olmadığını acı bir şekilde öğrenmiştir. Dillerde dolanan sadece stratejik önemdir, jeopolitik önemdir ve hep Türkiye’nin çıkarlarıdır. Ve bu söylemi tutturanlar Türkiye’nin çıkarlarıyla Kıbrıs’ın çıkarları çatıştığında dikkate Türkiye’nin çıkarlarının alınacağını açıkça belirtmektedir. Hatta Kıbrıs Türkü adına görüşmeleri sürdüren Denktaş bile “Yetmiş milyon dururken bizim ne hükmümüz olur?” demektedir. O zaman bu memleket kimin? KKTC nedir? Garantör ülke ne demektir? Biz neden savaştık, neden öldük? Türkiye buraya neden geldi? Neden gitmedi? Gelmeli miydi, gitmeli mi? Böyle uzunca bir sorgulama döneminden sonra Kıbrıs Türkünün toplumsal iradesi meydanlarda ve sloganlarda belirdi : “Bu memleket bizim, biz yöneteceğiz.” Bu söylem önce Türkiye egemenlerini sonra da burada ki “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” yazısının altında, mecliste oturan ancak temsil ettiği halkın kendi kaderini tayin etme hakkını, referandum hakkını dahi teslim etmeyen egemenleri hedef aldı. Aslında ikisini birbirinden pek ayrı düşünmemek gerektiğini de ortaya çıkarıyordu süreç.

Şimdi Lahey bozgunundan (!) sonra Kıbrıs Türk halkı elinden alınan iradesine sahip çıkmak için yeni bir kavgaya başlayacaktır. Ve bu kavgadan çıkar güdenler de gene aynı yöntemi ortaya sürmek için sahnedeki yerlerini almakta gecikmemişlerdir. Bütün hazırlıklar tamamdır ve etnik kodlamalar bu sefer de Kıbrıslı Türk ile Türkiyeli Türk arasında yapılmaya çalışılacaktır. Bu yüzden Annan Plânını kabul ederek AB’ye girmeyi destekleyen Kıbrıs Türk

Halkı’nın karşısına, sivil giydirilmiş askerlerden, Türkiyeli kaçak işçilerden ve üniversitelerde okuyan Türkiyeli öğrencilerden devşirilmiş bir başka “halk” çıkarılmaktadır. Ve bu iki kesim birbirine hedef gösterilerek yeni yeni düşmanlık tohumları serpilmektedir. İşte bu noktada Bu Memleket Bizim Plâtformunda bir araya gelen Kıbrıs Türk Solunun çok dikkatli olması ve başlatılan mücadelenin başka başka mecralara sürüklenmesine meydan vermemesi gerekmektedir. Bu konuda Türkiye Soluna da çok iş düşmekte ve her iki ülke aydınlarının işbirliği içinde olması kaçınılmaz görünmektedir.

Tijen Zeybek (13 Mart 2003-Evrensel/ 17 Mart 2003 Yenidüzen)

5 Mart 2003

Asit Yağmurları Gibi

Memleketin “egemenler” katında oturanlar gittikçe sabırsızlanıyor. Gittikçe boğazımızı sıkma, sesimizi kesme arzularının önünde duramaz hale geliyorlar. Görüşmeler konusunda karşılaşılan her problem onları sevindiriyor, umutlandırıyor ve ellerini hınçla ovuşturmalarına neden oluyor. Güney Kıbrıs’ta Papadopulos seçilince hariciyecilik mümessilimiz kendini hemen mikrofonların önüne atıp “Annan artık boşuna zahmet etmesin.”diye gönlünde yatan aslanı bize nasıl da muştulamıştı.

Ne kadar da çok istiyorlar bir an önce “biz bize” kalmamızı. Adayarımızda egemenler ve biz köleleri. Tıpkı eskisi gibi. Kimse ne arasın ne de sorsun bizi. Onlar, dogmatik milliyetçiler, muktedirler ve “zavallı halk”. Biz, yani başı ezilesi asiler, hainler. İlk fırsatta günü gösterilecek olanlar. Bunun için dört gözle BM’nin, AB’nin, ABD’'nin, Türkiye aydınının ve hatta dünyanın bir ucunda yaşadığı halde Kıbrıs’ın Kuzeyinde yenen naneleri de kendine dert edinen enternasyonal kesimin bir an önce yüzlerini başka yöne dönmelerini nasıl da dehşetli bir tutkuyla bekliyorlar. Almışlar arkalarına bin bir çeşit sadist ruhlu aslan terbiyecisini de. Bazen kafesin parmaklıkları arasından içeri kanlı et parçaları atarak bazen de eli kırbaçlı terbiyeciyi içeri sokarak mütemadiyen bir terbiyeleme işlemine tabi tutmak istiyorlar bizleri.

Bizim başkan dediydi geçen gün, bir Osmanlı atasözü “'başarısız her isyandan sonra asilerin başı kesilir' diyormuş. Desin bakalım. Kara bulutlar gibi üzerimize çökmek, asit yağmurları gibi tepemize yağmak için tetikte beklesinler bakalım. Kendi geleceğimizle ilgili süreçlere irademizi yansıtmak gibi “cısss” işlere kalkıştık bir kere. Bizim barış sürecine dönüştürmek istediğimiz bu süreci onların bir an önce geçmişe havale edip, eski “tebaa” günlerine dönmemiz konusundaki özlemleri o kadar net ki.

Bu gelip gitmeler, Annan’lar, De Soto’lar, dış basın, ennn dış basın bizimle ilgilenmesin artık istiyorlar. Onlar bize paketçikler hazırlasınlar, onlar evlendirme büroları kursunlar, mersedeslerini yenilesinler, yandaşlarını ha bire yüksek maaşlı mevkilere atasınlar, burunları kanasa Amerikan hastanelerine koşsunlar, fotoğrafçılık oynasınlar film paralarını devlet ödesin, üçlü kararnamelerle atadıkları müdürler kendilerini padişah sansın, kölelerinden haremler kurmaya kalksın, bizim gıkımız çıkmasın. Gıkı çıkanın boynu vurulsun ölüsüne dahi sahip çıkılmasın.

Ama dünya küçüldü. Sermayenin küreselleşme arzusu önünde duramadık, sermeye de bizim eylemlerimizin küreselleşmesi önünde duramadı, duramayacak. Ben Nijerya’da recme mahkûm edilen kadının meselesine sahip çıkacağım, Irak’taki savaşa, Filistin’deki soykırıma, Diyarbakır’daki geri bıraktırılmışlığa karşı oralarda ezilen insanlarla güç birliği yapacağım. Onlar da benim bölünmüş adamı, cephanelik haline getirilmiş ülkemi, yüzen uçak gemisi gözüyle bakılan coğrafyamı tekrar yurt haline getirmem için bana omuz verecekler. Bizim küreselleşmeden anladığımız bu. Yoksa küreselleşmenin dünyanın her yerinde pepsi içip, hamburger yemek olduğuna dair kâbustan insanlar hiç uyanmayacaklar mı zannetmişlerdi acaba.

Gençleri DAÜ fırınlarında pişirip göç yollarında yemeyi sonsuza kadar sürdüreceklerini zannedenler bugün meclis kapılarında “İnadına barış inadına çözüm Eroğlu bizi evlendirse de” sloganlarına çarpıp tuz buz oluyorlar. Cumhurbaşkanlığına aday gençlerin fotoğraflarından oluşan albüme bakıp tuz buz oluyorlar. Meydanlara doluşan on binleri görünce kendi yalnızlıklarıyla ve tarihe karışmaya yüz tutmuş olan varlıklarıyla yüzleşip tuz buz oluyorlar.

Tıpkı gene gençlerin meclis önünde haykırdığı gibi: Dünya dönüyor Kıbrıs duramaz.

Tijen Zeybek (5 Mart 2003-Yenidüzen)

5 Şubat 2003

“De Ja Vous”

Bu bir kâbus olmalı ya da de ja vous. Ekranlarda görüşmeci, karşısında iktidar partilerinin, iktidarı kendi özel tarihlerinin bir parçası haline getirmiş muktedirlerinin ayakları henüz suya ermemiş evlatçıkları. Kısacık bir bölüm görüyorum bu kâbustan ve bunun bir kâbus olduğunu anlamama yetiyor. Görüşmeci şöyle diyor, aşağı yukarı; “Görmezmisiniz be çocuklar Rum nasıl silahlanır  Her gün yeni tank tüfek alır. E hal böyleyken Türkiye’nin askerini azaltması ya da çekmesi nasıl olacak?” Hiçbir “vatan evladının  gıkı çıkmıyor “tabiyatıynan”. Kimsecikler, böylesi bir talep hangi BM plânında var, planın hangi sahifesinde, hangi satırında yer alıyor, diye soracak olmuyor, sorar gibi dahi olmuyor en azından. Gerçek bir “ben bu filmi daha önce görmüştüm”duygusu sarıyor tüm benliğimi. Artık uyansam iyi olacak, ama kâbuslar uzun sürer, öyle hemencecik uyanamazsınız. Özellikle bu topraklarda yaşayanların başına çöken kâbuslar “taş”lar kadar, “demir”ler kadar, ağırdır.

Tatildeyim ve tatilde oluşum bu kâbusları görmeme engel değil. Tv kanalları tatile çıkmıyor hiç, gazeteler de öyle ve eş dost sohbetleri de. Hatta reklamlar bile. Hele bir tanesi var ki, iki yüzlülüğün görsel alanda nasıl bir sanat eseri halinde sunulabileceğinin abidesi adeta. Uzan’ın Genç Parti’sinin sözde savaş karşıtı reklâmından söz ediyorum. “Türkiye’de yaşayan insanların %90’ı bu savaşa karşı...”diye öyle bir girişi var ki Kıbrıs konusundaki faşizan yaklaşımını, kitleleri nasıl hiçe saydığını, onlara nasıl da pahalı cicilerinin üzerine konmuş ve tek bir el hareketiyle silkelenesi tozlar olarak baktığını bilmesek çoğulculuğa inandığını zannedeceğiz. Miting alanında toplanan altmış bin insanı hiçe sayan sözleriyle hepimizi aşağılayan sanki o değil. Ve en hafifinden çirkin yaklaşımına gösterdiğimiz tepki kendisine hatırlatılınca da “Beş on gün bağırır, susarlar.”diyen ve “eylemsiz” Kıbrıs Türkünü gazaba getirerek bütün telsim hatlarını iade ettiren o değil. Bu şımarık çocuk sanki seçimlerden ders almamış gibi, yenilen pehlivan güreşe doymazmış misali, yakaladığı her alanda, yumrukları sıkılı, havaya havaya sekiyor. Ve reklamlardaki tok ve etkileyici ses, hepimizi, ama özellikle de Kıbrıs Türkü’nü, patronuyla yaşadığı bu ilginç deneyimden sonra iyice aptal yerine koyarak devam ediyor: “Unutmayın!, Millet kendi iradesine karşı çıkanlardan hesap sorar.” Vay Uzun efendi vay. Neler de bilirmiş bu küçük, Türkiye’nin Berlusconi’si olmaya aday, Amerikan makyajlı, yeni yetme siyasetçi.

Eh işte! Kâbus. Gör gör, terle. Kendi kâbuslarında bile bir tekrar, bir de ja vous. Neyse ki tatil, neyse ki kış, neyse ki sabah sabah uyanınca gökkuşağı beni bekliyor oluyor mor dağlarımın eteklerinde. Ve canım sıkılınca koşuyorum aşağı, küçük bir tur Mesaryamın göbeğinde, elimde bir demet nergisle geliyorum evime. Derin bir nefes çekiyorum sarı gözlü başlarına gömüp burnumu, derin derin kokluyorum. Ne kâbuslardan eser kalıyor üzerimde, ne demir ne de “taş”lardan. Sarışın sürprizler gibi nergisler. İpeksi kucaklar kadar sıcacık ve sarışın başları. Gökkuşağı öylesine renkli ki, o kadar iyi geliyor ki ruhuma, sadece bakışlarımla değil bütün varlığım ve düşüncemle ulaşıyorum Mesarya’dan Trodos’a.

Ve kim ne derse desin, hangi milliyetçi akıl çizdirirse çizdirsin o kocaman bayrakları dağlara, insanlığa yakışan barıştır, kardeşliktir. Ülkelere yakışan sınırsızlıktır. Bütün insanlar kardeştir ve evimiz dünyadır. Kıbrıs yarım değildir, Kıbrıs ve Kıbrıs’ta yaşayanlar bir bütündür. Kıbrıs’ın bütünlüğü ancak bir başka bütüne, dünyaya dahil olmak içindir. O kocaman bütünün bir parçası olmak içindir.

Sınırsız, dibine kadar özgür hayatlar için, sınırsız ve dibine kadar özgür düşler isterim. Doğrudur, uzun sürer kâbuslar ve ağırdır taşlar. Ama ne kâbuslar ne de “taş”lar sonsuz değildir. Her kâbus uyanıklığa mahkûmdur ve her taş da zamana, zaman içinde ufalanmaya...

Tijen Zeybek (5 Şubat 2003 Yenidüzen)

26 Ocak 2003

Kıbrıs Sorununa Günlük Yaşamdan Bir Bakış

Bütünü bile oldukça küçük bir toprak parçasının yarısına hapsedilmiş bir halk olarak yıllardan beridir dünyadan izole bir durumda varolmaya çalışıyoruz. Kaldı ki yurdumuz ikiye bölünmüş ve adamızın diğer yarısı bize yasak edilmiş bir durumda. Yaşadığımız yarımın ise tümünde özgürce dolaşabildiğimiz söylenemez. Çünkü bu yarımın yarısı da askeri bölge olarak dikenli tellerle çevrilmiş ve sivil topluma yasak. Yurdumuzun birçok sahili, ovası, ormanlık alanı da bu şekilde yani ateş kes koşullarında yaşamanın bir bedeli olarak bize yasaklanmış bulunuyor. Ateşkes durumunda yaşadığımızı bize hatırlatan sadece bunlar değil. Bütün resmi bayramlarda sürekli tekrarlanan askeri geçitler, komutanların, elçinin ve egemenlerin söylevleri de bize sürekli yaşadığımız savaşı ve eğer Türk Askeri olmasaydı bugün hepimizin nasıl toplu mezarlarda olacağını hatırlatmak ve sürekli bu “geçmiş” bilinciyle yaşamamızı talep etmek üzerine inşa edilen hitaplar da kurulu düzenimizin temellerini ve sınırlarını durmaksızın bize hatırlatmaktadır. Yani bizden istenen bu düzeni olduğu gibi benimsememiz ve sorgulamadan kabul etmemizdir.Bizden istenen, varoluşumuzu, ancak, her üç sivile bir asker düşecek şekilde militarize olmuş bir düzende sürdürebileceğimiz ve bunun dışında, başka türlü bir yurt tasarlamanın olanaksızlığını ebediyen kabul ederek boyun eğmemizdir.

Bizler,özellikle son otuz yıldır, bölünmüş bir yurdun, kendi içinde askeri kamplar olarak tekrar tekrar bölünmüş yarısında, bütün dünyadan tecrit edilmiş bir yaşam sürdürmekteyiz. Bizler bu küçücük adada yılda en az iki kere düzenlenen Toros ve Nikiforos tatbikatlarıyla savaş ve şiddeti tekrar tekrar yaşar ve savaşsız bir dünya, barış içinde bir yurt hayallerimiz her seferinde gerçek bombalar ve makineli sesleriyle delik deşik edilirken var olmayı ve silâhlardan arındırılmış bir yurt özlemini içimizde, derinlerde bir yerlerde saklamayı ve yaşatmayı başarabilmiş bir halkız. 1960’lı yıllarda şehirden köyümüze dönerken önümüzü kesen Rum askerleri bizden kimlik sorar ve bazen de yoklardı. Şimdiyse şehirden köyümüze dönerken bazen silahlı Türk askeri yolumuzu keser ve tatbikat olduğu için köyümüze giremeyeceğimizi, devam etmemizi söyler. Ama bizim evimiz orda, nereye gidebiliriz ki derseniz, bunun sizin kendi güvenliğiniz açısından olduğunu, tatbikat bittikten sonra dönebileceğinizi söyler.

Küçücük, nüfusu az bir toprak parçasında, dış dünyaya tamamen kapalı, üretimi yok denecek kadar azalmış, ateşkes koşullarında, böylesi bir yaşama daha fazla direnemeyerek yarısı göç etmiş bir halkız. Kalan diğer yarım yurt dışındaki yakınlarını ziyaret etmeye niyetlendiğinde yabancı ülkelerin vize veren ofislerinin önünde kuyruklar oluşturmakta ve tanınmamış, dünya hukukunda yerini almamış bir ülkenin yurttaşları olmaları nedeniyle bin bir çeşit hakarete ve eziyete maruz kalmaktadır. Gecenin ikisinden üçünden sıraya giren insanlar ne zaman biteceği belli olmayan işlemler için ve sonunda çoğunca hüsrana da uğrayarak bekleşip dururlar. İşte ateşkes koşullarında ve tuhaf bir düzende yaşadığımızı bize hatırlatan ve insanca bir düzen talebimizi haklı kılan manzaralardan biri de budur.

Bütün bunları yaşarken ve adanın her iki tarafında tırmanan silahlanma yarışı ve gövde gösterisine dönüşen tatbikatlar nedeniyle ülkenin dağı ovası savaş alanına döndürülür, sivil savunma tatbikatları okullarda gerçeğini aratmaz şekilde dramatize edilip minicik beyinler hep geçmişte yaşanan savaşın ve çatışmaların korkularıyla doldurulur ve bugünkünden farklı bir yaşam şeklinin asla mümkün olamayacağı, barışın ancak silahların gölgesinde ve askerle iç içe bir yaşamla sağlanabileceği kanaati yerleştirilirken bizler için yeni bir umut doğmuştur.

Bu umut Annan Plânıyla somut bir hale gelmiştir. İlk kez kendi geleceğimizin şekillenmesinde irademizi yansıtabileceğimiz bir süreç başlamış ve bölünmemiş bir ortak vatan üzerinde, barış içinde ve dünya hukukunda yerini almış bir ülkenin yurttaşları olarak yaşayabileceğimiz bir tasarım önümüze konmuştur. Bu sadece bir tasarımdır ve Kıbrıs’ın Kuzeyinde yaşayan bizler bunun olabilecek en iyi tasarım olduğunu ve bunu hayata geçirmenin ve barış için ileri bir adım olarak değerlendirmenin ve sürdürmenin ancak bizim elimizde olduğunu biliyoruz. Çünkü, kâğıt üzerinde yazılı olanları hayata geçirmek ve geçmişte yaşanan savaş ve şiddet olaylarının üzerine yeni bir ortak yaşam kurmak iki halkın özgür iradesiyle bu ortak geleceği sahiplenmesine bağlıdır.

Bunun için kendi geleceğimizi kurmada söz sahibi olmak istiyoruz. Ve bu arzumuzu en barışçıl bir şekilde meydanlarda mitinglerle dile getirirken en azından Türkiye basını tarafından suçlanmamak ve “hain”, “satılmışlar”, “bir avuç kendini bilmez” nitelemelerine maruz kalmamak istiyoruz. Topu başı yüz elli bin nüfuslu bir ülkenin altmış bini meydanlarda bir şey söylüyorsa görevi ve varoluş amacı insanlar arasında iletişimi sağlamak olan medyanın bunu doğru olarak anlayıp doğru olarak aktarmasını beklemek hakkımızdır. Bu bağlamda Hürriyet gazetesinin yaptığı ne basın etiğine, ne tarafsızlığa ne de doğru habercilik anlayışına uymamaktadır. Özgür basını savunurken bizzat basının bu özgürlüğü kötüye kullanıyor olması üzücüdür.

Ancak Kuzey Kıbrıs’ta yaşananları anlamak için çaba ve emek sarf eden, sadece egemenlerle değil sivil toplumla ve sokaktaki insanla da görüşen, onlarla zaman harcayan, okuruna doğru ve yansız haber ulaştırmak kaygısı dışında kaygılar taşımayan basın emekçileri ve medya kuruluşları da vardır. Kavgamızı onlarla dayanışarak, onlardan güç alarak sürdürmeye devam edeceğiz.

Tijen Zeybek (26 Ocak 2003 Evrensel-Türkiye)