Çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Haziran 2013

Ah Çocuk


açsın çocuk 
sıcak bir yataktan yoksunsun
ah nasıl da yorgunsun kimbilir
nasıl da gaileli uykulardasın
ah çocuk içimi yakıyorsun

24 Haziran 2013

Ağaç Krallığı

Her birimiz kendi küçük öykümüzü yazıyoruz sonuçta. Birer ipek böceği gibi, ya da arı veya kelebek.  Kiminki uzun kiminki kısa.  Hangisi daha önemli... Cevapsız sorular bunlar.  Ancak bir gerçek var ki öyküleri derin bir kederin, hiç olmazsa hüznün altına gömen gerçeklerimizle birlikte yazılıyor bütün olanlar.  Çarşı pazar gezerken, içimdeki onca yara berenin arasında, neredeyse zorla arayıp bulduğum o buruk sevinç tuzla buz olmaya mahkûm.  Eteğimden çekiştiren küçücük bir kız çocuğu, elinde baskül... ve gerisi hepimize çok tanıdık bir hikâye.  Bunun böyle oluşu, bunca sık kesişen hayatlarımıza rağmen, bu çocukların öykülerimizde bunca az yer alışı hazin değil mi?   Hayatımızın akışı içinde bir şekilde yolumuza çıkan, eteğimize yapışan, gözümüzün içine içine bakan bu çocuklara sırtımızı çevirip, yürüyoruz.  Sonra da derin bir iç çekip “Hayat bu” diyoruz.  

Belki de bütün mesele burada.  Hepimizin kendi öyküsünü yazıyor oluşunda.  Bu öykülerde başka hayatlara çok fazla yer yok.  Benimki devam ediyor şimdilik ve sinemanın köşesinden kıvrılan yolu takip edip, yürüyorum.  Yollar kedilerle dolu.  Bir de çocuklarla.  Yedi sekiz yaşlarında bir tanesi, oraya nerden gelmişse gelmiş koca bir taşın üzerinde oturuyor.  İp gibi yaşlar akıyor gözlerinden.  Siyah, üzerine hayli bol gelen bir ceket giymiş.  İçinden atleti görünüyor.  Ben en çok ayaklarımdan üşüdüğüm için, hemen ayacıklarına kayıyor gözüm.  Neyse ki çorapları var.  Ondan biraz uzakta bir başka çocuk daha var.  İrice.  Hemen huzursuzlanıyorum ve suçlayıcı bir ifadeyle “Onu dövdün mü yoksa?”diye soruyorum.  Yok, diyor.  Parasını kaybetmiş de ondan ağlıyor.  Yaklaşıp soruyorum.  Ağlamayı kesip de bir türlü cevap veremiyor.  Hâlâ ikna olmamış olmalıyım ki duvara sırtını vermiş, irice çocuğu kastederek “Sana vurdu mu yoksa?”diye üsteliyorum.  Neyse ki başını iki yana sallayarak olumsuzluyor. 

Onları orada bırakıp kendi öykümü yazmak üzere yoluma devam ediyorum.   Başka türlü bir hayatın, insanların kendi öykülerinde başkalarına da yer açabilecekleri bir hayatın özlemini çekiyorum.  Sokaklar kalabalıklaştıkça, yüzler ve kaçınılmaz olarak öyküler de çoğalıyor.  Hepsi bir uğultu halinde kulaklarıma doluşuyorlar.  Binlerce mutsuz yüz, yüzlerce yarı aç, sevgisiz çocuk.   Mırıl mırıl sesler geliyor kulağıma.  “Tartayım abla”diyen,  “Hayır ben bunu değil şunu istiyorum”diyen,  sabrını taşırdığı annesinden sokak ortasında dayak yiyen, çok şık çocuklar ve yalınayak çocuklar.  Karşıdan karşıya geçerken, beni görünce, beklemek zorunda kalmamak için daha da hızlanan aracın arkasından bakakalıyorum.  Bir an,  arka camdan keyifle bakan iki çocukla kesişiyor bakışlarımız.  Kafalarında kırmızı noel baba şapkaları var. Yazıya gizlice sızmış, iki mutlu çocuk olduklarını biliyor gibi, hınzırca gülüp, el sallıyorlar.
Otomatik olarak benim elim de havalanıyor.  Onlara sevinçle el sallarken yakalıyorum kendimi.  

Bu bir sürpriz mi,  zorla arayıp bulunmuş bir sevinç mi?  Sorma diyorum kendi kendime.  Hiçbir şey değilse bile çocukların sevinçleri gerçekti.   Yeni bir yıl için, yılbaşında gelecek hediyeler için ya da bu vesileyle çıkılmış alışveriş için alabildiğine mutluydular.   Eve böyle dönmek istiyorum.  En son gülen çocuk yüzlerinin hayali kalsın istiyorum gözlerimde.  En kestirmeden arabama ulaşıp kaçarcasına uzaklaşıyorum Lefkoşa sokaklarından.   Radyoda Kıbrıs sorunuyla ilgili milyonuncu programdan hücum ediyorlar.  Derhal kapatıyorum.   Mahalleye vardığımda, otobüs yazıhanesinde çalışan komşum yolumu gözlüyormuş meğer,  önümü kesiyor.  Kucağında güzelim bir fidan var.  Boyundan utanmamış kızıl çiçekler açmış birde.  “Size göndermişler” diyor.   Sevinçle alıyorum hediyemi.  Adı Bahçe Çalısı’ymış.  Sonra öğreniyorum.   Kulağına, kendisini bundan böyle bahçemin kralı ilân ettiğimi fısıldayarak taşıyorum onu. 

Diğer ağaçlarımın gücüne gitmesin ama kış ortasında alev rengi çiçekler açan ve yeni yıl armağanı olmayı başarmış bir çalı bunu hak ediyor.  

Hayat devam ediyor, öykü de...


Ceplerimde Düşler Vurayım Kendimi Sokaklara


Dilenci çocukların çorapsız ayakları üşümeyecek artık, yaz geldi.  Karınları gene aç olacak
ama etleri gene dayaktan mor.  Huzursuz uykuları sürecek sıcak yaz geceleri boyunca da.  Yarı aç mideler, sidik kokulu yataklar, kirli tırnaklar eşlik edecek çocukluk fotoğraflarına.  Öldürücü sıcağın korkusundan duvar diplerine saklanacaklar. Gölgelere oturup da öyle bekleyecekler tartılacak ablaları, abileri.  Onlar şöyle bir çıkıp baskülün üstüne inecekler ve birkaç kuruş verecekler acıma duygusuyla. Oysa ben onlara gökyüzü dolusu düşler vermek isterdim.  Güven duygusuyla tatlanmış uykular, sevildiğini bilmenin verdiği pervasız yatışlar vermek isterdim.  Beşparmaklar boyunca özgürlükleri olsun isterdim minicik yüreklerinde. Küçücük başlarının iz bırakacağı yumuşak yastıkları olsun isterdim.

 Kocaman bir süngerim olsun isterdim billur sulara daldırdığım, onların küçücük dünyalarından acıyı, kederi, yokluğu bir çırpıda silmek isterdim.  Seçimden seçime hatırlanan kırık salıncaklı parklara değil yemyeşil çimenli, kocaman ağaçlı, kaydıraklı bahçelere salmak isterdim onları. Kahkahaları kuş cıvıltılarına karışsın, gülmekten karınları ağrısın isterdim.  Ceplerimde sakladığım düşlerimden vermek isterdim onlara. Kendi çocukluğumdan biriktirdiğim sevgilerimden, çocuk düşlerimden kalan gülüşlerimden. 

Tek tek sokakları dolaşmak ve sevgisiz çocukları toplamak isterdim.  Onların gözlerine bakmak,  o masum parıltıları solduran acılardan kurtarmak isterdim onları.  Sihirli ellerim olsa keşke. Sihirli ellerim olsa, gece gündüz uyumaz bulurdum onları, dokunurdum gövdelerindeki hırpalanmışlıklara, silerdim dayağın, çimdiğin izlerini tazecik tenlerinden. Sonra elciklerine dokunurdum kendi ellerimle. Sokakların pisliğini, isi, kiri silerdim avuçlarından. Yumuşacık ve tertemiz olmalı çocukların elleri. 

Çocukluk düşlerimi doldurup ceplerime tutayım Lefkoşa’nın ve Karpaz’ın sokaklarını.  Boynu bükük, dünyası kara, rengi soluk çocukları bulayım tek tek.  Onlara gelecek güzel günlerin düşlerinden vereyim. Düşleri olmalı çocukların. Bilsinler ki sadece keder yok bu dünyada, sadece keder verenler yok.  Kocaman eller vurmak için kalkmaz bir tek, kocaman sevgiler sunan eller vardır. Sokakları pis, evleri fakir, yaşamları sefil ülkeler yok sadece, yaşam bundan ibaret değil.  Böylesi yaşamların suçlusu onlar değil. Bilmeli çocuklar, hiçbir kötülüğün suçlusu çocuklar değildir.  Onlara gelecek güzel günlerin düşlerini vermeli önce, önce düşleri olmalı çocukların.  Düşleri olursa eğer geleceği yaratacak güçleri de olur belki... belki. Vermeli onlara en temiz, en sevgili, en dost dünyanın düşlerini. Savaşsız, kavgasız, silâhsız bir dünyanın düşlerini.

Doldurayım düşlerimi ceplerime vurayım kendimi sokaklara. Tapusu cumhurbaşkanına çıkarılmamış yurt düşlerimden vereyim, vatan sevgisinin kimselere ihale edilmediği özgür ülke düşlerimden vereyim.  Kaleme karşı silâh çekilmeyen, barışçı insanların yaşadığı Kıbrıs düşlerim var ceplerimde, kimsenin kimseyi hain ilân etmediği, okullarda aç çocuklar varken kedi gözü mersedes siparişi veren başbakanların olmadığı düşlerimden vereyim.  Çocuklarına savaşmayı ve tetiklere dokunmayı değil sevgi ve hoşgörüyle yaratılacak yeni bir dünyanın umutlarını öğreten düşlerim var benim.  Kendi çocuklarını aç bırakarak, göç yollarına düşürerek onların geleceğinden yiyen, onların geleceğinden keserek ceplerini dolduran kıyıcı yöneticilerin olmadığı, insanına yakın, adil ve paylaşımcı, gerçek liderlerin yaşadığı Kıbrıs düşlerimden vereyim.


1 Eylül 2005

Ne Çocuklar Ne De Sokaklar Suçlu Değildir Bu Yan Yana Gelişte

Eski zamanlardan kalma, masalsı bir iklimin hüküm sürdüğü o bildik ama yabancı, o yakın ama uzak, o soğuk ama sıcak ülkenin kına çiçeği kokulu sokağından bir çocuk geçiyor koşarak. Kırmızı, kadife pinaforunun sayvanlı eteği uçuşuyor, kırmızı tomtomlu beyaz çoraplarına sokağın çamurundan sıçrıyor ama aldırmıyor. Kâküllü, dümdüz saçları var çocuğun. Göz pınarlarında billûr gibi parlayan yaşları. O koştukça rüzgârla yarışarak, sokağı bir ana gibi, sokağı sevgiden yumuşacık bir mendil gibi siliyor yaşlarını. Hem de saklıyor babasından çocuğu. Bilir ki ana-babaların bazen ağır olur elleri, hoyrat olur, acıtır. Sokaktır çocuğun dert ortağı.

Ne o? Şaşırdınız birden. Evet evet! Onu demek istiyorum ben. Televizyonun karşısında oturmuş çerez yerken, karnınız tok, sırtınız bütün, bir küfür gibi, bir virüsten söz eder gibi 'sokak çocukları' diyorsunuz. Sokak Çocuklarından bahsediyorsunuz ağzınızda lezzetli lokmalar çiğnerken bir yandan. Ama ne çocuklar ne de sokaklar suçlu değildir bu yan yana gelişte. Tıpkı köprülerin suçlanamayacağı gibi kuytularında uyuttukları çocuklardan, sokaklar da suçlanamaz analığından.

Sadece sevgi yoksunu, hırpalanmış çocukları yoktur sokakların. Kapılarında durmuş yürekler gibi asma kilitlerin sallandığı, tepeden tırnağa hüzne kesmiş evleri de vardır. Ne yanından baksanız yalnızlığınızla göz göze gelirsiniz, ne yanından uzansanız, insansızlığın verdiği buz gibi bir yelin vınlamasıdır 'neredesiniz'? diye soran sesiniz. Bir sokağın, gece gündüz bağrında açan sarı sarmaşık gülleri gibidir boş evler. Gün geçtikçe yapraktan çok ıssızlık, çiçekten çok diken gibi batan bir yalnızlık büyütürler gövdelerinde. Hiç itiraz etmez sokak. Bağrını açar, sinesine yatırır kimsesiz çocuklar gibi boş evleri de.

İnsanın hayırsızı, vefasızı vardır da sokağın yoktur, bilesiniz. Gecenin bir yarısı, sımsıcak yatağınızdan çıkıp, yasağa ve tabuya inat sızarken kafesinizden dışarı, sokak değildir sizi ele veren, sokak değildir arkanızdan kem söz söyleyen. Sarhoşların itiraflarını, ayyaşların iç boşaltmalarını, öfkesine yenik düşmüş insanların küfürbazlıklarını, kavgaları, patırtıları, bağırış çağırışları, köşe başında buluşmaları, gizlice öpüşmeleri, duvarlarının gölgesindeki alelacele ve beceriksizce yaşanan sevişme anlarını birer nadide sır gibi özenle saklar sokak.

Gecenin içinde, yelesinden kırbaçlanan bir at gibi koşarken havvalar ademlere, ademler havvalara sokak hep uyuyormuş numarasına yatar, kibarca. Görür görmezden, bilir bilmezden gelir. Çünkü bilir sokak, bilgeliği biriktirdiklerinden, ortaya sermediklerinden, bağrına bastığı, kuytusunda sakladığı onca insan ve insanlıktan gelir.

Mesela, kaldırdığınız elinizi korkusuzca ve düşünmeden indirdiğiniz olmuştur karınızın ya da çocuğunuzun suratına da sokağınızın bunu haykırdığını duymamışsınızdır ezan gibi mikrofonlarda. Ama yüzünü asmıştır size, kokusuna biraz burukluk karışmıştır, duvar diplerinde büyüttüğü turunçtan zamansız birkaç meyve düşürmüştür yere. Güç alırlarcasına birbirlerinden, birbirlerine yaslanan evleri vardır ya, işte onların duvarlarındaki yaralara birkaç tane daha eklenmiştir belki sizin tokatınızla. Belki, o bahar çatlaklarında biten gabbarlar çiçek açmamıştır. Farkında değilsiniz, ne çare.

Mesela, suçunuzu inkâr etmişsinizdir, ya da iftira atmışsınızdır masum birisine. Yalan söylemişsinizdir, hiç olmazsa bir kere. Sonra ortaya dökülmüşse de iki yüzlülüğünüz ve yalanlarınız vurulmuşsa da yüzünüze sokağınızın bunda hiç suçu yoktur, olmamıştır, bilirsiniz. Ama kuşku yoktur ki utanmıştır bütün bunlardan. Sızlamıştır onca sırrın ağırlığından omuz başları. Hatta o günlerde, en sevdiği iğde ağaçlarından biri ölüp gitmişti sessizce de kimse anlam verememişti bu gidişe. Sonra... sonra ıssız evlerden bir duvar yıkılmış, ipek böceği kozalarıyla süslü, siyah beyaz bir düğün fotoğrafı, sırf yıkıntılardan bir mezarı olsun, sırf yabancı bir eve düşmesin diye intihar etmişti.

Ahh! Sokağım, çocukluğum, utancım, sırdaşım, yalnızlığım, kalabalığım, dostum, düşmanım, kızgınlığım, aşklarım, kokularım, tatlarım, sevişme ve hazlarım, düş ülkem, yasak bahçem, kardeşim-babam-annem... Ben.

Tijen Zeybek - Şubat 2004

İZLER... HER YERDE

Güzel geçiyor Mayıs. Serin. Hatta bir sürpriz yapıp yağmurlarla yıkadı hayatı geçen gün. Tam da yıkanmaya ihtiyacı vardı, tam da tertemiz yağmurlardan ıslanmaya ihtiyacı vardı zamanın. Çünkü gittikçe zorlaşıyor hayatı çekip almak işkence fotoğraflarından, gittikçe zorlaşıyor kitap kapaklarının içine yazılmış mahkûm şiirlerini hırsızlardan kurtarmak, gittikçe zorlaşıyor dizi filmlerdeki yalancı ölümlere boşuna akan gözyaşlarını durdurmak. Böyle geçiyor zaman, böyle yaşanıyorken hayat, aşk ve tutku sessizce kabuğuna çekiliyor, doğal olarak. Aşk ve tutku kendine saklanıyor. Alışkanlık ve sahiplenmek öne çıkıyor. Saldırganlık ve yok etmek gemi azıya alıyor.

İşkence fotoğraflarında sabitlenen an sonsuzcasına uzuyor önümüzde. Bu kanamalı an, bu dehşet, bu şiddetli korku sirayet etmeden duramıyor elbet, duramıyor içimize. Irak?tan akan kan ister istemez şiire bulaşıyor, Irak?tan gelen korku ister istemez geleceğe bulaşıyor, o meşum fotoğraflardan akan şiddet nedendir bilinmez, mahkûma yoldaşlık etsin diye yazılan güzelim bir şiiri paramparça etsin diye teslim ediyor ait olmadığı ellere. Saksıdan bir sardunya dalı koparılıyor. Bir gül eksiliyor bahçeden. Saklanmaya ve korunmaya muhtaç ne varsa ortaya dökülüyor. Böyle geçiyor zaman, Mayıs yağmurlarından yıkanmaya muhtaç, son derecede muhtaç.

Venüs güneşin önünden geçecekmiş ve biz bunu görebilecekmişiz diyor oğlum sevinçle. Ben de görebilir miyim anne, diye soruyor. Teleskobumla güneşe bakarsam kör olur muyum, diye merak ediyor. Ne güzel büyüyor çocuklar. Ama kapkara bir gölge düşüyor çocukluğun üstüne. Bu sefer Konya'dan. Polisler 10 ve 11 yaşlarında iki çocuğa işkence yapmışlar. Cinsel organlarını sıkmış, anadan doğma soymuş ve ayaklarına değnekle vurmuşlar. Siz dayanabildiniz mi? Benim içimdeki acı inanılmaz büyüdü. Düşlerimden deli deli çarpan bir yürekle uyanır oldum gece yarılarında. Öyle ki bir koşu gidip uyuyan oğluma bakmadan, bir koşu gidip o güzelim yüzünü okşamadan devam edemiyorum uykuma. Konyalı o iki çocuk ?polis amcaların canlarını çok acıttığını? söylüyorlarmış. Ve onlar da geceleri ağlayarak uyanıyorlarmış uykularından.

Gittikçe hoyrat ellerden koparıp almak hayatı zorlaşıyor. Saksıdaki sardunya, sayfamdaki yarım şiir, kavanoz dolusu deniz kabuğu ve kurutulmuş ebedenölmezler, hepsi, hepsi gittikçe sanki düşman kesiliyor bana. Onlara baktıkça bunca yanlış giden şey arasında doğru olan bir tek sizsiniz diyesim geliyor ama bu da yetmiyor aslında, hiçbir şeye yetmiyor... asla. Çocuklara işkence yapan polisler duruşmaya katılamamışlar. Katılamamışlar çünkü ?görevdeymişler?. İşkenceciler T.C. yasalarına göre 10 yıl kanundan kaçarlarsa işlenen fiil zaman aşımı nedeniyle suç olarak yargıya götürülemiyor. Yığınla işkenceci böylelikle kurtuluyor ve ?görevine? gönül rahatlığıyla devam ediyor. On yıl sonra Konyalı çocuklar 20 ve 21 yaşlarında olacaklar. O güne kadar olduğu gibi o günden sonra da, ömürlerinin sonuna kadar işkencenin bedenlerinde ve ruhlarında açtığı yaralarla boğuşup duracaklar. Peki ya işkenceciler. Onlar da yaşamaya ve hoyrat elleriyle yaşamları yaralamaya devam mı edecekler? Evet mi? Hayır mı? Ne?

Venüs'ün güneşin önünden geçeceği günü bekliyor oğlum. Sekiz Haziranda. Teleskobu duruyor pencerenin önünde. Ben onun büyümesini izliyorum. Hayatı koparıp almak için hoyrat ellerden güç topluyorum o büyürken. Bir taraftan da hercai bir elbise giymeye hazırlanıyorum baharın ve hayatın gücüne gitmesin diye. Tek Mayıs yağmurları yıkamaya devam etsin her şeyi, tek çocuklar masumca büyüyebilsinler diye, tek çiçekler, şiirler ve şairler bana düşman kesilmesin diye.

Şiir birikiyor içimde. Acı da öyle...

Tijen Zeybek (Ortam Gazetesi, Mayıs, 2004)

CEHENNEMİ DÜŞLÜYORUM

Uzun uzun yolculuklara çıkmalıyım. Bir tren hayal ediyorum binip binip gittiğim. Uçsuz bucaksız bir yalnızlık ülkesine yol alıyorum. O kadar uzun sürmeli ki bu yolculuk, o kadar çok insan inip binmeli ki, bir durakta inenlerle kaybolmalı diğerinde bulunmalı, sonrakinde yine kaybolmalıyım. Geçmiş benim bir parçam olmaktan çıkarken gelecek de sıradan günün akışkan ruhu olmaktan öteye gitmemeli. Her istasyonda soyunmalıyım. Her istasyonda kirli bir tuvalet bulup, soğuk, beyaz fayansların ortasında kaybolmuş aynalarda soluk benzimi aramalıyım.

Uzun uzun yolculuklara çıkmalıyım. Öyle geliyor içimden. Önümde uçsuz bucaksız çöller, hiç bitmeyecekmiş gibi süren yollar olmalı. Gece gündüze, toz ışığa karışırken ben de hayata savrulmalı, akışın bin bir türlü tezahüründen üzerimde izler aramalı, izlere yer açmalıyım. Ölesiye yorulmalıyım. Her şey geride kalmalı ben giderken. Bir çocuk, bir de çocukluk meselâ. Bir ev, bin alışkanlık. Bir ten olmalı yalnız. Bir ten, bin delilik, bir de ben meselâ. Bakalım neresinden başlarmış insan acımaya. Önce acır mı acıtır mı insan? Bilmek gerek. Dokunmak gerek tüm dokunulması yasaklanmışlara.

Alıp başı da, bedeni de, çekip gitmeli. İçine doğduğumuz odalar hücre, içinde olduğumuzu sandığımız yuvalarsa bir serap yalnızca. Ama çok güvenli. Çok rahat. İşte burada gizli her şey. Bir yanda dünya, bir yanda hayat, diğer yanda rahatlık, diğer yanda alışmak. Açıyorsun gözünü kırmızı saten çarşaflara. Tavanda allı morlu bir lamba. Yerde yumuşacık halılar. Sağında, bir ucu duvardaki fişte, diğeri zihninde gömülü bir telefon, solunda seni olduğun yere iyice mıhlayan bir televizyon. Yaşıyorsun, yaşıyoruz hayatın kurulu kısmını hem de hiç gocunmadan.

Ben en iyisi uzun bir yolculuğa çıkayım, diyorum. Atlıyorum bir trene. Tren de neyin nesi demeyin. Her düşün uzağıdır o. Bu yolculukta o kadar kalabalık ve değişken olmalı ki suratlar yapayalnız kalmak ne demekmiş o saat anlamalı insan, o saat fark etmeli ki yalnızlık dediğin bir derin deliktir içinde gizlediğin. Kim düşse kaybolur. At içine yoluna çıkan herkesi. At bakalım kapanır mıymış. En sona sakla kendini. En sona... Önce bir iyice yormalı bedeni. Ne yapılabilirse yapılmalı onunla. Tuzlu suda da, çamurlusunda da yüzmeli. Anne kim, fahişe kim öğrenmeli. Sahi neden hiç seçilmez yılın annesi fahişeler. Sormalı tabii, sormalı. Doğduğu andan itibaren kimindir çocuk? Öncesinde kimin? Bin türlü kayıt, bin bir türlü evrak, ne için? Bak ne diyor Şair;

Orda bir çocuk var içinde, o benim.
Gözlerimin içine bak anne,
bedenini parayla satan,
her gün onlarca erkekle yatan, benim.
Bir çığlık tırmalıyor kulakları,
arkasından yeni doğmuş çocuk feryatları,
çevirmeyin başınızı,
kan revan içinde onu doğuran benim.
Dünyaya geliş kayboluştur,
Tıpkı gidiş gibi.
Doğuran ve doğan vardır
Her ikisi de alabildiğine yalnızdır
Ve ayrıdırlar birbirlerinden
Tıpkı hayat ve ölüm gibi.

O halde hemen uzun bir yolculuğa çıkmalı. On sekiz yaşından küçüklerin giremeyeceği sokaklara dalmalı. Çocukların köprü altlarında uyuduğu, kadınların bir sakız parasına bedenini sattığı, erkeklerin sarhoş dolaştığı, yerleri bol balgamlı varoşlara bakmalı. Uzansın düşlerin uzak treni yasemin kokularının ve kınaçiçeğinin çoktan terk ettiği evlerin sidik kokulu odalarına. Bakın, insandır uzanmış yatan başka bir şey değil kaldırım kenarlarında, köşelerin kuytularında, ağaç kovuklarında.

Sorun bugün, bindiğiniz taksi gider mi Sabra?ya, Şatilla?ya. Bakın hangi tren, kimleri taşıyor Guantanamo?ya. Sokaklar insan dolu. Ahh, ne kadar da şık kadınlar. Hangi parfüm bu, hangi çiçeğin kokusu hapsedilmiş şişesine de sunulmuş 'hanfendilere'. Durup yolun ortasında soralım, soralım bakalım hangi marka satıyor Irak?ta kokusunu kan ve barutun. Ve kim sürmek ister bir parça kulak arkasına ve memelerinin arasına. Üstelik testerleri bedava. Haberiniz var mı, oralarda, uzaklarda bir yerlerde boynuna kadar toprağa gömülüp, taşlanarak öldürülmesine karar verilmiş bir kadın var, adı Amine Laval. Suçu evlenmeden bir erkekle sevişmekmiş. O zaman var mısınız soralım, bir kadının bedeni kime aittir diye? Ve koçan çıkabilir mi bedene ve ipotek altına alınabilir mi duygu.

Bir yolculuk istiyorum ve atlayıp trene, kapatıp gözlerimi, cehennemi düşlüyorum.

Tijen Zeybek (Ortam Gazetesi, Haziran, 2004)

25 Ağustos 2005

BİRAZ KAHIR, BİRAZ ÖFKE...

Yeni bir mevsime dönen doğaya usul usul tanıklık ederken zaman, hiç acele etmiyor. Öylece, insan olma durumuna ters bir sükûnet içinde sürüyor hükmünü. Biz ki kendimize efendi kıldık zamanı, kaçınılmaz bir telaş içinde, bir şeyleri yetişmek için vaktinde, ıskalıyoruz hayatı. Çok acelemiz var, bankaya gideceğiz, çok az vaktimiz kaldı, zil çalmak üzere, çocuklar aranacak okuldan. Çok sıkıştım, hiç vaktim yok, sonra görüşürüz... hoşça kal tatlım.

Ve uçuyor hayat, biz de arkasından. Zamanı hiçbir şey durduramıyor ama sizin zamanınız bitiyor. Siz zamanı yakalamaya çalışırken zaman ezip geçiyor üstünüzden. Bakıyorsunuz büyümüşsünüz. Bakıyorsunuz büyütmüşsünüz ve yaşlanmışsınız üstelik.

Sokaklarında cesetlerin eksik olmadığı şehirlerde yaşayan çocuklar da okula gidiyorlar. Aynı zamanı paylaşıyor olmaktan dolayı sorumluyuz diye düşünüyorum onlardan. Yıllardan iki bin dört ise ve siz bir yetişkinseniz, eli balta tutan, sıva yapan, kalem tutan, aşkı yazan... paylaştığınız zaman diliminden dolayı sorumlusunuz çağınızın çocuklarından. Eğer sırtını ölülere dönüp okul yolunda ilerliyorsa bir çocuk suçlusunuz, eğer elleri kelepçeleniyorsa, eğer kafalarına çuval geçiriliyorsa, eğer babalarıyla birlikte öldürülüyorlarsa terörist olma iddiasıyla başınız dik yaşayamazsınız, yaşamayınız bundan sonra.

Bayram günü sokaklarda boyacılık yapan çocuklara uzatıyorsak ayaklarımızı, fabrikalarda çocuk işçiler geçiriliyorsa dayaktan, ve sokaklarımız aç, çıplak çocuklardan geçilmiyorsa ve böylesi bir zamanda yetişkinseniz, kaçamazsınız sorumluluktan. Dönüp bakalım geçmişimize, ne yaptık bu güne kadar, nerde vazgeçtik kavgadan çıkıp seslenir size en yakınınızda duyduğunuz bir ses, çıkıp seslenir uzaklardan: dünyayı sen mi kurtaracaksın, yetmez mi bunca yaptığın, diye. Yetseydi bu halde olmazdı dünya. Yetseydi benim yaptıklarım hâlâ bölünmüş olmazdı ülkem. Hâlâ sinir olmazdık sınır deliklerinde. Yetseydi çabalarımız, yaşından çok sayıda kurşunla delik deşik edilmezdi minik gövdeler ve cezasız kalmazdı böylesi affı imkânsız suç işleyenler.

Aynı çağı paylaşıyor olmaktan dolayı sorumludur her tok her açtan. Eğer üç öğün karnınız doyuyorsa ve üç günde bir öğünü bulamayan insanlar varsa, suçlusunuz, inkâr neye yarar. İki bin dört yılını birlikte yaşıyorsunuz ve siz burun kıvırırken seçeneklere Afrika?da açlıktan ve hatta susuzluktan ölüyorsa insanlar nasıl söz edebiliriz vicdandan, insan haklarından ve hatta insan olmaktan. Çok mu insanca, karnı tok ülkelerin kapılarına dayanan aç insanları geri çevirmesi sınırlardan. Sormaz mısınız kendinize yıllar yıllar önce ne işi vardı Büyük Britanya'nın Kenya'da, Uganda'da. Ve bugün niye hiçbir 'uygar' ülke yok o topraklarda. Sormaz mısınız ne işi vardı büyük Fransa'nın yıllar önce Burkino Faso'da, Afrika'da.

Yeni bir mevsime giriyor dünya ve zaman sakince akıyor kendi seyrinde. Gazete sayfalarından gözümüzün içine bakan çocuklar var ayakları çıplak ve sıraya girmiş neşter bekliyor zamane kadınları estetikçilerde. Bazı çocuklar erken büyüyüp erken ölüyorlar ve bazı büyükler yeni atom bombalarını muştuluyorlar geleceğe. Hiroşima'yı özleyen insan olabilir mi, ya Hitler'in yeniden doğuşunu bekleyen.

Ah! Evet şiirin vakti gelmiştir gene,
Ah evet! Çocuk ölülerden geçilmeyen bir çağda
ne gerek insana, biraz kahır, biraz öfke,
yaşayacak kadar da şiir işte.
Fazlası neyimize.

Tijen Zeybek (06-12-2004 Evrensel)
















21 Nisan 2003

Aşk Yeniği Bir Yazının...

Bir kavga, bir dehşet, bir savaş kasırgası esti ki yüreklerimizde, bakmadık, görmedik erguvan açtı mı bu bahar. Hani o geçen baharın gözde dulu Erguvan. Durdu mu Irak’taki ölüm yağmurları, kalktı mı ölü çocuk yüzleri topraktan? Kulak vermek lazım şimdi. Kırlangıçlar uçup duruyor mu çer çöp yuvalarının etrafında, kuzeyden güneye kuş yolculuğu var mı? Özgür mü bulutlar akarken tepemizden, güneyden yağmur, güneyden çiğ, güneyden geçmişin kokusunu taşıyorlar mı? Elimizi alnımıza koyup da uzaklara bakmak lazım şimdi. Bakıp da yurdumu ortasından bölen varilleri birer ağaç gibi görmek lazım şimdi. Sormak lazım kalçası dövmeli kadınlar giriyor mu hâlâ şairin rüyalarına, kiminle bölüşecek bu bahar mevsimin ilk çileğini? Durup dinlenmek lazım şimdi, durup tamir etmek lazım acıyan yürekleri. Yoklayalım bakalım kendimizi, bakalım aşk yeniği bir yazının ak sayfalara kazınması vakti mi.

Yürürken sokakları kırbaçlayan peleriniyle bir derviş girer rüyalarıma şimdi. (Yürürken kolları bacakları parçalanan bir Ali.) Mavi suların kıyısında beklenmedik bir sürpriz gibi dikiliyor, suskun, kara pelerinli bir adam ve gözlerinde çigan müziği. (Mavi suları yokmuş Iraklı’nın, bütün sular kirli, bütün sular vavi.) Bir uykuya dalsam diye düşünür korkağı yazarın, bir derin uyusam diye geçirir aklından kaçağı sevdanın, kiminde bir telaş “aman hatasız olsun bütün satırlarım.” Keşke bir hata yapsa mevsimler, bir derin yanlışa düşse zaman, sarsak başına her şeyi.

Durup biraz dinlenelim şimdi. Bir kucak bulalım alabildiğine sıcak, bir yatak bulalım alabildiğine rahat. Bir yerlerden Sezen söylesin, bir yerlerden romantik bir İspanyol müziğinin sırasıdır şimdi. Hatta Gelincik sızlansın Ayna’dan, Dilâra mırıldansın. (Çingene pembesi elbisesi, çıplak ayaklı bir kız çocuğunun bakışları cam kırıkları gibi batsın dursun şimdi.) Ölüm kalanların uydurması, ateşse yananların diye bir cümle düşsün içime, kurt olsun, dert olsun sabahlara kadar. Bir yanım aşka yatsın, bir yanım uykuya. Bir yanım cevapsız sorulara dönsün yüzünü, bir yanım gittikçe umutsuzlaşan, ölgünleşen bir ışığa. Sonra sabah olsun da uyumamış olayım, sabah olsun da uyanmamış olayım ikisi arasında fark yoksa. Ölüm kalanların uydurmasıysa ben gidenlerden, ateş yananların uydurmasıysa ben yananlardan olayım, cümleye ters olsa da, uysa da uymasa da.

Mavi suların kıyısındaki o günden beri konuşuyorum düşlerimde kara pelerinle dervişle. Soruyorum da cevabı yokmuş gibi dikip gözlerini gözlerime duruyor öylece. İki simsiyah göze kesmiş (gene) esmer bir yüz. Bir görünüp bir kaybolan esrik bir çigan müziği yalayıp duruyor kulağımın memesini. Bir deli düşten bir deli düşe yuvarlanıp duruyorum gece boyunca. Ne zaman uyansam sabaha çok var, ne zaman açsam gözlerimi çığlık çığlığa, sabaha çok var, sabaha çok var daha. (Bilmem sabahı hatırlar mı çocuklar Irak’ta.) Ne kadar tuhaf bir Nisan bu. Ne kadar karışık yazla kış birbirine. Ben çağırıyorum Kış’ı. İç sesim çağırıyor durup dinlenmeksizin. Halâ aşk yeniği bir yazı döşenemeyecekse sayfalara işi ne baharın işi ne yazın buralarda. Halâ aşk yeniği bir masal yazamayacaksam, hâlâ aşk yeniği bir roman duruyorsa yarım, işi ne baharın, işi ne yazın bende. (Çocuklar ölüyorsa en çok savaşlarda, çocuklar ölüyorsa en çok açlıktan, çocuklar çalıştırılıyorsa fabrikalarda en çok ve cam kırıkları gibi batıyorsa bakışları acıdan, gelme sakın yaz, gelme bahar)
Bana bir rüzgâr lâzım şimdi. Uğul uğul bir rüzgâr uçursun beni buralardan. Ayaklarım yerden kesik, karma karış saçlarım ve bir şiir mırıltısı dökülsün dudaklarımdan. Bana bir yağmur lâzım şimdi, anlık aşkları da asırlık aşkları da tertemiz sularıyla durmaksızın yıkayan. Bir gök gürültüsü lâzım bana, deli gibi koşan atların yere vuran toynaklarını anımsatan.

Durup dinlenmek gerek. Dinlenmek için Iraklı çocuklarla koyun koyuna yatmak, Filistin’de Rachel olmak gerek. Aşk yeniği bir yazı yazmak gerek şimdi. Aşk yeniği yazılar için savaş yeniği çocukları sevmek gerek.

Tijen Zeybek (20 Nisan 2003-Yenidüzen)

10 Nisan 2003

Hey Çocuk!

Bütün çiçekler açtı işte. Ovalar yeşilin pembeyle delindiği, yeşilin sarıyla bölündüğü, sarının kırmızıyla oyuna durduğu bir tablo sanki. Hiçbir çiçeğin boynu bükük değildi dün. Hiçbir ağacın gövdesi suya hasret değildi. Oysa bir çocuk, at kuyruğu saçları, gözleri kırık kırık bakıyordu gazeteden. Başımı ne vakit doğaya dönsem, uzatıp minicik ellerini o kareden, kendinden yana döndürüyordu yüzümü. Yer deprem, gök kara dumandı. Yer safran sarısı, gök simsiyahtı. Orası Irak’tı.

Bir sardunya budağı bekleyip duruyordu toprağı. Çingene pembesiymiş rengi. “Ek bunu kocaman bir saksıya. Ek de şenlensin balkonunda.”dediydi annem. Nisan, çiçeklerin zamanı. Nisan, aşık olmak zamanı. Nisan, çingene pembesi sardunyayla bahara katılmak zamanı. Keşke Nisan, çocukların zamanı olsaydı. Kucağında sımsıkı sarıldığı battaniyesi, çorapsız, çıplak ayakları ve çingene pembesi elbisesiyle Iraklı bir çocuğun gözleri bu kadar acıtıcı bakmasaydı.

Hey çocuk! Bakma öyle gözlerini sığdıramadığın o kareden. Bakma sakın dünyaya. Dünya senin masum bakışlarının dünyası değil işte. Dünya can yakıcı, dünya kahredici. Ne kaldı geriye ailenden, ne kaldı ülkenden? Kimin aklına gelir çocuk, kimin aklına gelir sana sormak: Ne kaldı geriye senden? Iraklı çocuklar hapsolmuş karelere de gözleri susacak gibi değil. Iraklı çocuklar sıkıştırılmış kanlı, cesetli enstantanelere de bunlar gözlerini sığacak gibi değil. Minicik eller, minicik ayaklar kan revan içinde. Ama yine de en kötüsü o mana da, en kötüsü gözlerinden size bulaşan mahzun acıda.

Bir sardunya budağı duruyor hâlâ suda. Hevesle kök saldı anasından kopan ucu. Bak sardunya, senin renginde o kızın elbisesi de. Şimdi seni eksem toprağa, hemencecik, sıkı sıkı sarılırsın değil mi yaşama. Sarılırsın bilirim. Ya o çocuk? Bak nasılda dağılmış saçları bombaların rüzgârından. Bak nasılda çaresiz, nasılda acı dolu bakışları. Ne kadar da yapayalnız değil mi? Kim tutacak elinden, kim bastıracak göğsüne başını. Kim bilir sardunya, kim bilir nerede anası? Bak haberlerde ölü çocuk yüzleri gelince ekrana ben bir şahin gibi atılırım oğlumun üstüne. Sen bakma, derim. Sen içini acıtma. Bir el uzansa ona sardunya, hatta kötücül bir el sana uzanmaya kalksa nasılda dikilirim karşısına. Peki ama Nisan yağmurları yerine bombalar yağıyorsa gökten ne yapsın analar be sardunya, ne yapsın analar ha?

Sonsuza kadar uzanacak gibi bu dehşetin elleri. Sonsuza dek uzanacak gibi bu ateşin dilleri. Bütün yürekler yanık, bütün yaşamlar yarım artık Irakta. Analar çocuksuz, çocuklar anasız, babalar evlatsız ve her şey toz duman Irakta. Ben de öyleyim bundan sonra. Sen de öyle ol sardunya. Bir dalın çingene pembesi açarsa, bir dalın simsiyah açsın bundan sonra. Bir dalın yaşamaysa, bir dalın ölüme olsun. Ta ki gökten bomba yerine bereketli yağmurlar yağıncaya kadar. Bir yanım hiç uyumuyor benim sardunya. Bir yanım hiç dinlenmiyor. Sen de öyle rahatça uzanıp, yayılma artık toprağa. Her uzanışında toprakananın koynuna hatırla, hatırla da huzurun kaçsın sardunya. Iraklı, anasız çocukları unutma.

Hey Iraklı çocuk! Kucaklar dolusu buğday çiçeği topladım ya Mesarya’dan, kucaklar dolusu da utandım insanlığımdan. Çiçeklerin her dalında sana rastladım çünkü. Her çiçekte fotoğraf karelerine sığmayan gözlerinin kederinden keder buldum. Ey Irak’ın küçücük suratları hüzne kesmiş çocukları, kuş cıvıltılarıyla uyanıyorum ya kaç sabahtır, aslında kuş cıvıltısı sandığım yüreğimdeki sızıdır. Doğrulup yatağımdan kulak verince doğaya, anladım ki siz kolsuz bacaksız, siz evsiz barksız, siz anasız babasız kaldıkça kuş cıvıltıları da, bahar da, aşk da zehir zemberektir bana. Anladım ki insan olmak, insan olarak kalmak zor oldukça hayatta, ölüm bile tercih edilebilir pekâlâ. Anladım ki bundan sonra omuzlarımda kocaman bir yük olarak duracak kapkara gözlerinizdeki o derin mana.

Tijen Zeybek ( 9 Nisan 2003-Yenidüzen)