Aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Aralık 2013

Kor Şiirler


Yusufçuk önce
 Sonra ateş
 Çöl önce
 Sonra vadi
 Allı, yeşilli.
 Aşk odur ki
 Dönüp dönüp
 Birbirine kenetlenen
 Dişli.

26 Haziran 2013

BAHAR GELİNCE

İşte, yol boyunca bütün akasyalar açmış. Öylesine çılgınca ve bir tek tomurcuk bile bırakmadan açmışlar ki... Hayret bir şey.  İşte bu mevsimde seviyorum bu adayı. Çöl kuruluğundaki Mesarya bile güzel olmayı başarır bu zamanlarda.  Yeşil ve sarının tüm tonları göz alabildiğine uzanır önünüzde. Hele badem ağaçları, armut ve erikler. Bir renk senfonisi yaratırlar beraberce.  En habersiz insanı bile baştan çıkarır bu görüntüler. Nedenini bilemeden, tatlı tatlı sapıtır insancıklar. Bir coşku bir taşkınlık alır başını gider. Bir sarhoşluk gibi yaşanır bahar...

Yaramazlık mevsimidir ayrıca.  Kısacık bir dönem damarlarınızdaki kan muzip muzip akar.
Zaten duygularıyla baş etmekte güçlük çeken insanlar bu aylarda gemi azıya alan bu coşkunlukla hiç başa çıkamazlar. 

Yok yere âşık olursunuz meselâ. Olmadık yerde, olmadık birine. “Daha neler” demeyin. Olur mu olur. Ya da illâ ki  “ressam olacağım” , “Olmazsa olmaz. Şair olup şiir yazacağım” diye garip takıntılara takılırsınız. Gene olmazsa sabah sabah, yüzünde kocaman  bir gülümsemeyle trafiği çözmeye çalışan polisi görünce tutturursunuz: "Durdur arabayı. Bir koşu gidip şu adamı öpeyim iki yanağından. Sabah sabah insan, insanı bırak bir polis bu kadar güler yüzlü olur mu?”  cümlesiyle kocanıza ya da karınıza iyice kafayı yedirirsiniz.

Belki de hiç sevmediğiniz, selâm bile vermek istemediğiniz birine 32 diş tekmili birden gülümsersiniz “Günaydın” derken. Adam şaşkın, doğal olarak.

Gene olmazsa gider çiçek böcek resimlerinden dövmeler yaptırırsınız olmadık yerlerinize. (Geçicisinden, acısızından tabii ki.) 

Bir düşünün. Eminim en pinti arkadaşınız bir bahar gününde ısmarlamıştır kahveleri. En katı olanımızın bile yüreği yumuşar bahar gelince.

Çok kısadır bahar . Birdenbire cehennemi sıcaklar basar. Her şey kuruyup gider çabucak. Eser kalmaz renkten, yeşilden. Boz bulanık toprak kabuğuna çekilir. Dayanamaz çatlar. Ruhlarımız gibi.

Bu güzelim günlerin tadını çıkarın. Kendinizi baharın kollarına bırakın. Bir şeycikler olmaz, korkmayın. Hafiften dağıtın.



Tijen Zeybek
10/4/2000

AY TUTULMALARI VE AŞK

İşte yaz kokulu bahar geldi. Baharın ikinci faslı bu. Belki de ilk yaz demek en doğrusu. Yeşiller sarıya dönmekte süratle ve güneş iyice ısıtmaya başladı her yanı. İlkbaharın narin, kısacık ömürlü çiçekleri günlerle sayılabilecek yaşamlarını tamamlayıp toprağa karıştılar bile. Mesela erguvan. O çılgın, o kışkırtıcı, bir avize gibi ışıldayan halinden eser kalmadı. İşin garibi, ilkyaz geldi ama erguvancık çiçeklerin ardından yeşil yaprak bile açmadı. Asmış yüzünü, küskün küskün bakıyor. Kim bilir hangi hoyrat yaraladı yüreciğini. Hangi vefasız âşık çiçekleriyle birlikte terk edip gitti. Belli, hırpalanmış, erken unutulmuş. Demek ki sadece bir tutkuymuş, gelip geçici. “Bilirim ben böyle tutulmaları” demişti zamanın birinde bilge âşık. “Geldikleri gibi aniden çekip giderler” doğrudur.  Ay tutulmaları gibidir aşk tutulmaları da. Kimi görür, kimi görmez. Gökte ay tutulur, adam vardır haberi olmaz, kadın vardır ilgilenmez. Gökte ay tutulur, kimi başını kaldırır bakar, kimi zahmet etmez. Çabucak olup biter her şey. Saman alevli bir yangın gibi. Alevlerin göğe yükselmesiyle sönmesi bir olur. Bazen “yarım” tutulur ay. Bir yanı inkârı seçerken öteki yarım tam bir âşıktır. Bir yanı aşkın pırıltısıyla ışıldarken öteki yarım alacalı bir karanlıktır. Aşk tutulmaları da ay tutulmaları gibidir işte. Yarım tutulmalarda âşık kararsızdır, korkaktır, ürkektir. Gözü hep kapıdadır, olmazsa akreple yelkovandadır. Yarım aşk tutulmalarında âşık sevgilisini yolcu ederken onun yalvaran, daha ayrılmadan özleyen hallerine omuz silker, der ki; ne yaparsın evde beklerler.  Bazılarında ise yarım aşklar yarım sevişmelere gebedir. Yarım aşk tutulmalarında görüşmeler de sevişmeler de çalıntıdır. Ödünç zamanlarda, çalıntı ve eğreti mekânlarda sürünür yürekler. 

Bütün zamanlar parsellenmiş, sevgiler sahiplenilmiştir. Sen “benimki”, ben “seninkiyimdir”.  Parmaklar işaretli, insanlar “nişanlı”dır. Kesilecek ağaçlar gibi çarpı konmaz üzerlerine ama halkaları vardır. Bu yüzden her an belirlidir ve zamanların gardiyanları vardır. Onlar sahip çıkar sahiplilere. Çalıntı zamanların arayanı çoktur. Yarım aşk tutulmalarında âşıklar zaman hırsızıdır. Hırsızların jurnalcisi de çoktur. Kimin ne zaman, nerede, ne söyleyeceği bilinmez. Kimi sorulmadan söyler, kimi sorgu odalarında uydurur. Gerçekten çok yalan söyler jurnalci. Jurnalcinin yaşamı yalandır, ihbardır. 

Ama işte ilkyaz gelmiştir. İşte erguvan çiçeklerini dökmüş, yarım aşkının ardından gözyaşlarını dökememiştir.  Âşığı onu yolcu ederken hiç itiraz etmemiş, çiçeklerini soyunup, çıplaklığını giyinmiştir. Çıplaklığını giyinip öyle çıkmıştır kapıdan. Kim bilir bir daha hangi günde çalınır zaman. Hangi gün sorguç iğnesi batar da gardiyanların gözlerine, çalıntı zamanlar çalanların olur.  Tutuk yüreklerin çarpıntısından dökülür solgun arpa çiçekleri ve onlara yatak olur, yastık olur, çıplak bedenlerine örtü olur. 

Kaç yılda bir tutulur ay, güneş tutuşur, yıldızlar bir hoş olur. Kaç ömürde öğrenilir sevmek, sevgi koşulsuz olur, yalnız olur, özgür olur. Mesarya’mın yalnız Alıç’ı gibi, Kırlangıç’ın yarım rüyaları ve Erguvan’ın yarım aşkı gibidir tutsak sevgiler. Coğrafyaları bölen dikenli teller yürekleri de böler. Ama bu bölünme üzülesi değildir. Tersine, susuz toprak gibi yarılır ruhlar ve kim bilir ne zaman oraya düşmüş bir tohum, öylece kuruyup yok olmak yerine, çimlenmeyi seçer.  Tohumun çimlenmesi sürprizdir. Beklenmeyendir.

Tohumun çimlenmeyi seçmesi prangalara, çok bilmiş küstah âşıklara, sahipli zamanlara ve gardiyanlara inattır. Tohumcuk hayal kırıklıklarından,  “benimki” kavramını sahiplenmemekten ve “seninki” olmayı reddetmekten beslenir. Böyle yeşeren ve filizlenen sevgi, yarım aşk tutulması olur, büsbütün aşk olur, sevda olur. Kime ne? Ama mutlaka yaşanmaya değer olur. Yazılmaya değer olur, şiir olur, roman olur. Çokça güzel ama biraz dağınık bir cümle olur dökülür dudaklardan: Çok tatlısın, her şey çok güzel olacak kadar tatlısın olur.
Olur.

Kime ne?



Tijen Zeybek
09/04/02 




AŞK YENİĞİ BİR YAZININ...


Bir kavga, bir dehşet, bir savaş kasırgası estiki yüreklerimizde, bakmadık, görmedik erguvan açtı mı bu bahar.  Hani o geçen baharın gözde dulu Erguvan. Durdu mu Irak’taki ölüm yağmurları, kalktı mı ölü çocuk yüzleri topraktan? Kulak vermek lazım şimdi. Kırlangıçlar uçup duruyor mu çerçöp yuvalarının etrafında, kuzeyden güneye kuş yolculuğu var mı? Özgür mü bulutlar akarken tepemizden, güneyden yağmur, güneyden çiğ, güneyden geçmişin kokusunu taşıyorlar mı? Elimizi alnımıza koyup da uzaklara bakmak lazım şimdi. Bakıp da yurdumu ortasından bölen varilleri birer ağaç gibi görmek lazım şimdi.  Sormak lazım kalçası dövmeli kadınlar giriyor mu hâlâ şairin rüyalarına, kiminle bölüşecek bu bahar mevsimin ilk çileğini?  Durup dinlenmek lazım şimdi, durup tamir etmek lazım acıyan yürekleri. Yoklayalım bakalım kendimizi, bakalım aşk yeniği bir yazının ak sayfalara kazınması vakti mi. 

Yürürken sokakları kırbaçlayan peleriniyle bir derviş girer rüyalarıma şimdi. (Yürürken kolları bacakları parçalanan bir Ali.)  Mavi suların kıyısında beklenmedik bir sürpriz gibi dikiliyor, suskun, kara pelerinli bir adam ve gözlerinde çigan müziği. (Mavi suları yokmuş Iraklı’nın, bütün sular kirli, bütün sular vavi.)  Bir uykuya dalsam diye düşünür korkağı yazarın, bir derin uyusam diye geçirir aklından kaçağı sevdanın, kiminde bir telâş “aman hatasız olsun bütün satırlarım.” Keşke bir hata yapsa mevsimler, bir derin yanlışa düşse zaman, silebilsek acı veren her şeyi.

Durup biraz dinlenelim şimdi. Bir kucak bulalım alabildiğine sıcak, bir yatak bulalım alabildiğine rahat. Bir yerlerden Sezen söylesin, bir yerlerden romantik bir İspanyol müziğinin sırasıdır şimdi. Hatta Gelincik sızlansın Ayna’dan, Dilâra mırıldansın. (Çingene pembesi elbisesi, çıplak ayaklı bir kız çocuğunun bakışları cam kırıkları gibi batsın dursun şimdi.) Ölüm kalanların uydurması, ateşse yananların diye bir cümle düşsün içime, kurt olsun, dert olsun sabahlara kadar. Bir yanım aşka yatsın, bir yanım uykuya. Bir yanım cevapsız sorulara dönsün yüzünü, bir yanım gittikçe umutsuzlaşan, ölgünleşen bir ışığa.  Sonra sabah olsun da uyumamış olayım, sabah olsun da uyanmamış olayım ikisi arasında fark yoksa. Ölüm kalanların uydurmasıysa ben gidenlerden, ateş yakanların uydurmasıysa ben yananlardan olayım, cümleye ters olsa da, uysa da uymasa da.

Mavi suların kıyısındaki o günden beri konuşuyorum düşlerimde kara pelerinli dervişle.  Soruyorum da cevabı yokmuş gibi dikip gözlerini gözlerime duruyor öylece. İki simsiyah göze kesmiş (gene) esmer bir yüz. Bir görünüp bir kaybolan esrik bir çigan müziği yalayıp duruyor kulağımın memesini. Bir deli düşten başka bir deli düşe yuvarlanıp duruyorum gece boyunca. Ne zaman uyansam sabaha çok var, ne zaman açsam gözlerimi çığlık çığlığa, sabaha çok var, sabaha çok var daha. (Bilmem sabahı hatırlar mı çocuklar Irak’ta.)  Ne kadar tuhaf bir Temmuz bu. Ne kadar karışık yazla kış birbirine. Ben çağırıyorum Kış’ı. İç sesim çağırıyor durup dinlenmeksizin. Hâlâ aşk yeniği bir yazı döşenemeyecekse sayfalara işi ne baharın, işi ne yazın buralarda.  Hâlâ aşk yeniği bir masal yazamayacaksam, hâlâ aşk yeniği bir roman duruyorsa yarım, işi ne baharın, işi ne yazın. (Çocuklar ölüyorsa en çok savaşlarda, çocuklar ölüyorsa en çok açlıktan, çocuklar çalıştırılıyorsa fabrikalarda en çok ve cam kırıkları gibi batıyorsa bakışları acıdan, gelme sakın yaz, gelme bahar diye delirip duracaksam, derin derin ahlar çeksem de dağları hiç yıkamayacaksam).

Bana bir rüzgâr lâzım şimdi. Uğul uğul bir rüzgâr uçursun beni buralardan.  Ayaklarım yerden kesik, karma karış saçlarım ve bir şiir mırıltısı dökülsün dudaklarımdan. Bana bir yağmur lâzım şimdi, anlık aşkları da asırlık aşkları da tertemiz sularıyla durmaksızın yıkayan. Bir gök gürültüsü lâzım bana, deli gibi koşan atların yere vuran toynaklarını anımsatan.

Durup dinlenmek gerek. Dinlenmek için Iraklı çocuklarla koyun koyuna yatmak, Filistin’de Rachel olmak gerek. Aşk yeniği bir yazı yazmak gerek şimdi. Aşk yeniği yazılar için savaş yeniği çocukları sevmek gerek.

Denize düşmek, ölüme yatmak ama yılana sarılmamak gerek.


Tijen Zeybek
17-04-2003


24 Haziran 2013

AKIŞ NEYEDİR

“Hangi nehrin akarsuyudur baktığın?” diye sorarak başlayalım bugün hayata. Sorularla uyanalım ki sabah çiyinde göz göze geldiğimiz sürgün bir cevap olabilsin bütün bunlara.  Ay ve güneşin gökyüzünde işaretleştiği saatlere denk getirelim zamanı. Öyle yapalım ki şaşkınca bakan birileri varsa etrafımızda onlara vereceğimiz cevaba katmerli bir doğa mucizesi eşlik etsin.  Hayatın sürprizlerini hiyerarşi içinde sıraya sokup çözülecek problemler olarak görenlere “Evet.”diyelim cesurca. Evet, ne yardan ne de serden geçmiyorum ben. Ne aydan ne de güneşten. Baksanıza nasılda mucizeyi gündelik bir şey gibi seriyorlar ayaklarımızın altına.
Dahaları varsa aşklarımızı, arzularımızı ve kavgalarımızı sıraya dizerek yaşamamızı isteyen; Kıbrıs meselesi öncelikli sorunumuzdur diyen, kahkahalarla gülelim onlara. Gülelim ve diyelim ki hem köpeği tok hem ekmeği bütün istemeye devam edeceğim ben.

Benim gözümü diktiğim nehirlerin suyu insana dair olan her şeye ama her şeye akar, duraksız. Bugün kavgayadır akış yarın aşkadır. Sabah güneşeyse uyanış akşam ayadır, yıldızadır. İkindileri rüyasız, serin uykulara akar suyum bazen. Gün olur kırmızı gül desenlidir varoluş, gün olur kurutulmuş kına çiçeği yaprağıdır. Doğam buyken, mevsimler dört, renk sayısızken, çiçek sonsuz, gökyüzü bitimsiz ve yıldızlar her şeyden çok iken nasıl sırt çeviririm bütün bunlara. 

Bir Mayıs gününde imkânsızlığından seversiniz birini, oysa o size ağzınızdan vurulmuştur.  Kabahati şiire atar kurtulursunuz. Nasıl olsa şair *Demdir Deyip Çekiyorum hayatı içime, Ciğerlerim doluyor nefesinle, Es benimle Eyyy şiirim olan kadın, Çek beni içine buyurmuştur.  Siz de öyle yaparsınız. Bütün suçu şiire yıkar, bütün kabahati şairde bulur, sözün bittiği yere varılmıştır, söz kırılmış eylem şaha kalkmıştır dersiniz, çekersiniz hayatı derin derin içinize, olur biter.  Bu havalar buna müsaittir. Siz de kışkırtılmaya müsait olun. Bakanlar kurulu kararlarıyla üzülüp, hükümet genelgeleriyle saygı duruşunda bulunmaktan vazgeçin. Taammüden âşık olunmaz ama taammüden adam öldürülür bu dünyada. Taammüden telefonlar dinlenir, taammüden bombalar patlar. Siz de taammüden  cayın bugün işe gitmekten. Failler bulunamıyor madem ve failleri bulamayanlar dururken hiç öyle kabahatleri olmayanlar el çektiriliyor işlerinden, maaşlara zam yapılamıyor, trafik kazaları durdurulamıyor, kanser yapıcı kimyasalların domates, kabak, enginar, çilek kılığında evlerimize girmesine engel olunamıyor, çocukları ata çeviren kolej sınavları kaldırılamıyor,  tek mesaiye geçilemiyorsa,  günde on kere elektrik kesiliyorsa taammüden itaatsizliğin vakti gelmiş demektir.

Hangi nehrin akarsuyudur baktığın, diye sorun kendi kendinize. Çok durgun akar Kıbrıs’ın suları.  Ve bazen durgun akan su melânkoli yaratır.  Ve durgun akan su hayal bohçasını açandır. Serer önünüze bohçayı “taş”lar baş olur, serer önünüze bohçayı dostlar düşman, kurtlar padişah olur, serer önünüze bohçayı Temmuz’lar kanar, Ağustos yanar, ada ortasından bölünür, yarısı Rum yarısı Türk olur.  Kıbrıs’ın durgun akan suyuna kapılırsanız uzun uykularınıza kâbuslar, kaba gölgelerde yaptığınız şekerlemelere huzursuz ruhlar musallat olur.
Güpegündüz serseri kurşuna nispet serseri bir havan topu düşüverir damınıza. Güpegündüz, silâhlı askerler düşer payınıza. Derler ki “Geçemezsiniz!”. Baktığınız nehrin akarsuyu dingin olduğu için siz de geçmezsiniz. Yani demem o ki “geçmeyiverirsiniz” olur biter. 

Ben diyorum ki azgın akan suyu arasak artık, deli deli coşan, akış batıyayken doğu diye tutturan... Hayal bohçasını kapatsak artık, birkaç tane de düğüm atsak üstünden.   Desek ki “Göstermiyoruz kimlik-pasaport, özgürlük hemen şimdi”, desek ki “Asgari ücret bir milyar, hemen şimdi”, desek ki “Derhal imha edilsin bütün silâhlar, barış hemen şimdi”...



Tijen Zeybek
Mart, 2004


*Cumhur Deliceırmak’ın şiirinden

25 Ağustos 2005

AŞK DEDİĞİN...


Biz kadınlara ‘tepelerden’ bir yerlerden mesaj var. Gene. Bu sefer ki de yüksek yüksek tepelerin hep olduğu üzere bir erkekten geliyor. Son elli yıldır Türkiye’de edebiyatçıların aşk konusunda kadınlara yalan söylediğini, kendisinin de artık dayanamayıp bu aşkın ne olup ne olmadığını kadın kısmına anlatmak üzere tarzının dışına çıkıp ‘Aşk Köpekliktir’ adında bir ‘aşk’ romanı yazdığını muştuluyor bize Ahmet Ümit. Biz kadınlara... hani ekonomiyi, siyaseti, matematiği, anlamadığımız gibi aşkı da anlamıyoruz ya... Hani her konuda yarım aklımızla bizi hep kandırıyorlar ya bu konuda da kandırılmışız elli yıldır, haberimiz olsun diye... o bakımdan yani. İllâ ki bir erkek tarafından kandırılıp gene bir erkek tarafından kurtarılmamız lazım diye kendini ortaya atmış Ahmet Ümit. Bizim için. Sırf biz artık kandırılmayalım, sırf aşk neymiş artık öğrenelim diye. Ne kadar erkekçe, ne kadar şövalyece bir davranış. Kimden kurtaracak bizi’ Ahmet Altan’dan olabilir mi’ Ahmet Altan’ın romanlarını ciddiye alıp, roman kahramanlarının hayatı ile kendi hayatımızı karıştırıp ‘kötü yola’ düşeriz diye korkmuş sanki. Öyle ya, ‘Kadınlar bir uyanış içerisindedir ve kadınların kendilerini erkeklerden biraz daha üstün hissettikleri tek alan aşktır.’ diyor. Tek alanda da olsa kadınların böyle bir ‘yanlış’ hissiyat içine girmelerini belli ki içi kaldırmamış Ahmet Ümit’in. Diğer alanlarda olduğu gibi aşk konusunda da kendilerini erkeğin gerisinde ‘hatta özellikle aşk konusunda- hissetmeye devam etmelerinin (ta ki hayatın her alanında kendilerini erkekle eşit olarak hissetmeye başlayıncaya kadar) daha hayırlı olacağına karar vermiş. Kadınlar bu uyanışla evdeki babayı, abiyi, amcaoğlunu, enişteyi, daha sonra bakkal Hasan’ı, mahallenin namus bekçisini, devleti, vs. atlatıp aşk yaşamaya ve üstüne üstlük de bu aşkı yaşarken kendilerini erkeklerden üstün hissetmeye başladılar ya, olacak gibi değil. Birinin, bir ‘errrrrrrrkeğin’ meseleye el koyma vakti gelmişti. Bu ‘tatsız’ işin gönüllüsü de Ahmet Ümit oldu işte. Kadınlar aşkı öğrenmek istiyorlarsa bundan sonra Ahmet Altan’ı değil beni okusunlar, diyor.

Bu konunun bunun dışında daha bir dolu rahatsız edici boyutu var. Mesela  Ahmet Ümit’in kendi kafasındaki aşk tanımını kitabının kapağından başlayarak herkese dayatmaya kalkışıyor olması. Ona göre’ Aşk Köpekliktir’, o kadar. Bu son derece rahatsız edici bir genelleme. Böylece benim aşklarım, seninkiler, yaşanmış ve yaşanacak bütün aşklar hakkındaki nihai kararını tepeden bir yerlerden biz aşağıdakilere bildiriyor yazar. Kitabı daha okumadım ama röportajındaki üslup bu. Bu düşüncesinde o kadar ısrarlı ki röportajı yapan kişinin ‘Aşka karşı neden bu kadar öfkelisiniz’’ sorusuna, yalan söylüyorlaaaaar, insanları kandırıyorlaraaaar. Diye cevap veriyor. Ama aslında verdiği bütün mesajlar kadına yönelik. ‘Kadınlar aşkla kurtulmaz, aşkla aldatılır.’ diyor mesela  Aşk denen bu ‘köpeklik’ durumunun erkeğe ne yaptığı, erkeğin bu ‘köpeklik’ durumunu nasıl yaşadığı konusunda pek bir düşünce üretmemiş. Kendiyle ilgili söylediklerini ise bu söylemiyle ve bu bakış açısıyla erkekler adına söylenmiş şeyler olarak almak mümkün değil. Çünkü tepeden söylemi kendini bütün edebiyatçıların yalan söylediği ve bütün kadınların kandırıldığı, insanların yanıltıldığı bir ortamda doğruyu bilen, bilebilen biricik, üstün şahsiyet olarak gördüğünü ele veriyor. Bütün bunları insanları kışkırtmak için söylediğini de söylüyor. Bir yazarın görevi insanı kışkırtmaktır, diyor. (Bu durumda ben şimdi kışkırmış sayılıyorum.) Aziz Nesin bunu çok iyi yapan biriydi diye de ekliyor. Doğrudur da Aziz Nesin neyi, niye yazıp, yaptığını açıklama gereği duymadan yapardı. Öyle ki kimse ‘Sen bunu niye böyle söylüyorsun, niye böyle yapıyorsun.’diye sorma gereği duymazdı. Üstelik de büyük usta insanların tamamıyla kendi öznel duygu dünyalarında olup biten böylesi bir konuyu, böylesine estetikten uzak bir başlıkla kitabına isim yapacak kadar da edebi söylemden uzaklaşmamıştı.

Evet. ‘Aşk Köpekliktir’ gibi bir cümlenin bir edebi metine, kitaba başlık olarak konmasının, böyle bir başlığı yazara yazdıran psikodinamiğin de irdelenmesi gerekiyor. Ama yazarı aşka ve aşkı güzel bir şey olarak tanımlayanlara karşı öfke ve kinle dolduran, onu bu konuda böylesine tahammülsüz ve agresif kılan deneyimlerin ne olduğu onun kendi sorunu olmakla birlikte bu başlığın edebiyattaki yerine ya da söz konusu kitabın edebi değerine bakmak ve eleştirmek gerekiyor.

Umarım Türkiyeli edebiyatçıları ve özellikle kadınlar bunun altında kalmazlar.

Tijen Zeybek (29-11-2004 Evrensel)



21 Nisan 2003

Aşk Yeniği Bir Yazının...

Bir kavga, bir dehşet, bir savaş kasırgası esti ki yüreklerimizde, bakmadık, görmedik erguvan açtı mı bu bahar. Hani o geçen baharın gözde dulu Erguvan. Durdu mu Irak’taki ölüm yağmurları, kalktı mı ölü çocuk yüzleri topraktan? Kulak vermek lazım şimdi. Kırlangıçlar uçup duruyor mu çer çöp yuvalarının etrafında, kuzeyden güneye kuş yolculuğu var mı? Özgür mü bulutlar akarken tepemizden, güneyden yağmur, güneyden çiğ, güneyden geçmişin kokusunu taşıyorlar mı? Elimizi alnımıza koyup da uzaklara bakmak lazım şimdi. Bakıp da yurdumu ortasından bölen varilleri birer ağaç gibi görmek lazım şimdi. Sormak lazım kalçası dövmeli kadınlar giriyor mu hâlâ şairin rüyalarına, kiminle bölüşecek bu bahar mevsimin ilk çileğini? Durup dinlenmek lazım şimdi, durup tamir etmek lazım acıyan yürekleri. Yoklayalım bakalım kendimizi, bakalım aşk yeniği bir yazının ak sayfalara kazınması vakti mi.

Yürürken sokakları kırbaçlayan peleriniyle bir derviş girer rüyalarıma şimdi. (Yürürken kolları bacakları parçalanan bir Ali.) Mavi suların kıyısında beklenmedik bir sürpriz gibi dikiliyor, suskun, kara pelerinli bir adam ve gözlerinde çigan müziği. (Mavi suları yokmuş Iraklı’nın, bütün sular kirli, bütün sular vavi.) Bir uykuya dalsam diye düşünür korkağı yazarın, bir derin uyusam diye geçirir aklından kaçağı sevdanın, kiminde bir telaş “aman hatasız olsun bütün satırlarım.” Keşke bir hata yapsa mevsimler, bir derin yanlışa düşse zaman, sarsak başına her şeyi.

Durup biraz dinlenelim şimdi. Bir kucak bulalım alabildiğine sıcak, bir yatak bulalım alabildiğine rahat. Bir yerlerden Sezen söylesin, bir yerlerden romantik bir İspanyol müziğinin sırasıdır şimdi. Hatta Gelincik sızlansın Ayna’dan, Dilâra mırıldansın. (Çingene pembesi elbisesi, çıplak ayaklı bir kız çocuğunun bakışları cam kırıkları gibi batsın dursun şimdi.) Ölüm kalanların uydurması, ateşse yananların diye bir cümle düşsün içime, kurt olsun, dert olsun sabahlara kadar. Bir yanım aşka yatsın, bir yanım uykuya. Bir yanım cevapsız sorulara dönsün yüzünü, bir yanım gittikçe umutsuzlaşan, ölgünleşen bir ışığa. Sonra sabah olsun da uyumamış olayım, sabah olsun da uyanmamış olayım ikisi arasında fark yoksa. Ölüm kalanların uydurmasıysa ben gidenlerden, ateş yananların uydurmasıysa ben yananlardan olayım, cümleye ters olsa da, uysa da uymasa da.

Mavi suların kıyısındaki o günden beri konuşuyorum düşlerimde kara pelerinle dervişle. Soruyorum da cevabı yokmuş gibi dikip gözlerini gözlerime duruyor öylece. İki simsiyah göze kesmiş (gene) esmer bir yüz. Bir görünüp bir kaybolan esrik bir çigan müziği yalayıp duruyor kulağımın memesini. Bir deli düşten bir deli düşe yuvarlanıp duruyorum gece boyunca. Ne zaman uyansam sabaha çok var, ne zaman açsam gözlerimi çığlık çığlığa, sabaha çok var, sabaha çok var daha. (Bilmem sabahı hatırlar mı çocuklar Irak’ta.) Ne kadar tuhaf bir Nisan bu. Ne kadar karışık yazla kış birbirine. Ben çağırıyorum Kış’ı. İç sesim çağırıyor durup dinlenmeksizin. Halâ aşk yeniği bir yazı döşenemeyecekse sayfalara işi ne baharın işi ne yazın buralarda. Halâ aşk yeniği bir masal yazamayacaksam, hâlâ aşk yeniği bir roman duruyorsa yarım, işi ne baharın, işi ne yazın bende. (Çocuklar ölüyorsa en çok savaşlarda, çocuklar ölüyorsa en çok açlıktan, çocuklar çalıştırılıyorsa fabrikalarda en çok ve cam kırıkları gibi batıyorsa bakışları acıdan, gelme sakın yaz, gelme bahar)
Bana bir rüzgâr lâzım şimdi. Uğul uğul bir rüzgâr uçursun beni buralardan. Ayaklarım yerden kesik, karma karış saçlarım ve bir şiir mırıltısı dökülsün dudaklarımdan. Bana bir yağmur lâzım şimdi, anlık aşkları da asırlık aşkları da tertemiz sularıyla durmaksızın yıkayan. Bir gök gürültüsü lâzım bana, deli gibi koşan atların yere vuran toynaklarını anımsatan.

Durup dinlenmek gerek. Dinlenmek için Iraklı çocuklarla koyun koyuna yatmak, Filistin’de Rachel olmak gerek. Aşk yeniği bir yazı yazmak gerek şimdi. Aşk yeniği yazılar için savaş yeniği çocukları sevmek gerek.

Tijen Zeybek (20 Nisan 2003-Yenidüzen)

25 Ocak 2003

Durup Duruken Aşk’a Gelmek

Koşuyorum. Yennar’ın soğuk elleri saçlarımı karıştırıp, yanaklarımı okşuyor. Üşümüyorum. Ayaklarım beni uçuruyor, geleceğe...,ve her adımda geçmişim biraz daha uzak, gelecekse daha yakındır bana. Hızla koşturuyor beni ayaklarım ve geçerken dünyanın ve yaşamın kıyısından bir beyazlık takılıyor gözüme. Yennar’ın soğuk ama hoyrat olmayan dokunuşlarıyla sallanıyor beyazlık, sallanıyor...öne...arkaya...Bir an asılı kalıyor “şimdi”,geçmiş ve geleceğin arasında ve aklım kavrıyor ki sarı gözlü bir nergistir beyaz bir bulut gibi çarpan gözüme. Kaçak bir nergis. Uzun etekli bir kız gibi dolanıyor yaprakları gövdesine. Anlık bu kavrayış, anlık bu farkındalık ve geçip giderken zamanla birlikte nergisçiğin yanından kokusu inatla yarışıyor benimle. İnatla uzanmak istiyor geleceğe.

Nergis geride kalıyor, geçmişte. Aşk da öyle. Zaman törpülüyor aşkın tırmalayan parmaklarını. Aşk uysallaşıyor ve akmaya başlıyor sakince, kendi halinde ve kendi yatağında ve taşmadan ve sıçramadan..., öyle dingince. Aşk, mesela bir kedi olup mırıldamıyor Mart gelince. Aşk, mesela karanlıktan başka kimsenin olmadığı sokaklarda bir bardak konyakla sevişmeye kalkmıyor. Eteğiyle zamanı ve geceyi kırbaçlayan bir çingene değildir artık ve geçmişten arta kalan yarım bir şiire sığınmayı da reddetmektedir inatla. Aşk, mesela çılgınca ve biraz da vahşi sevişmelerde kaybedilen mavi taşlı bir yüzük, küçücük, pembe bir kulağı fazlasıyla kurcalayan dilin ısrarlarına dayanamayıp kendini yere atan inci bir küpe olabilir. Yarısı yanmış, kırmızı boncuklu kısacık eteğinden bacakları görünen bir kadın fotoğrafıdır aşk. Denizden çalınıp şeffaf bir kutuya doldurulmuş deniz kabuklarıdır, nerde olduğu unutulan. Aşk sevgiliyle bölüşülen bir paket taze çileğin damakta kalan tadıdır ama kendisi değildir. Aşk, her durumda ve mutlaka kaybedilmiş bir şeydir. Ya da kaybedilmeye aday bir bilmece, hiç keşfedilmemiş ve asla tam olarak keşfedilemeyecek “yabancı” bir dildir. Sırdır aşk, gizdir.

Koşuyorum. Yeşil ve mor ovalar geçiyor yanımdan. Koşuyorum. Siyah ve mor geceler geçiyor yanımdan. Koşuyorum, nergis, papatya, gül, Zeytin, Alıç, Yennar, Güvercin, Kırlangıç benimle birlikte, düşlerimde bile. Birlikte geçiyoruz yaşamın kıyısından ve zaman da geçiyor bizimle. Bir mor/menekşe dağ laleleri eksikti diyorum rüyalarımda. Bir uzun saçlı, çıplak Apollon heykeli eksikti, bir ipeksi yumuşaklık ve kocaman bir kucak eksikti düşlerimde. Sonra uzun, siyah cübbesiyle bir rahip, elinde haç tutuyor, kukuletası düşmüş gözlerinin üstüne ve kapkara sakallarını örtünmüş yüzüne. Gülüyorum, kahkahalar atıyorum düşümde. Çünkü biliyorum kara cübbeli rahip biraz sonra sevişmek isteyecek benimle ve çok kızacak kahkahalarıma, çook. Düşüm beni görüyor uykusunun içinde ve sıçrayarak uyanıyoruz uykumuzdan, birlikte.

Aşk da düştür. Düş de gerçektir. Gerçek yaşamdır ve yaşam ölümdür nihayetinde. Tersten başlayalım cümleye. Ölüm yaşamdır ve yaşam gerçektir ve gerçek de düştür ve düş de aşktır.

Oturup çözelim düşleri ve oturup çözelim aşkları. Tam çözecekken uyanalım, tam sevecekken ayrılalım. Hep yarım kalsın ve hep kaybedilmeye mahkûm olsun düşler de aşklar da. Sabah olsun düşümüzden olalım, yasak olsun aşkımızdan. Bir koşudur tutturdum gidiyorum, bir koşudur tutturduk gidiyoruz. Geçiyor yanımdan hızla mor/siyah zamanlar, geçiyor yanımdan hızla, düşler, aşklar, kuşlar ve ağaçlar. Zamanın asılı kaldığı anlarda, ne geçmiş ne de gelecek sayılmayan “şimdiki” zamanlarda bir beyazlık çarpıyor gözüme, nergisi fark ediyorum, bir kızıllık çarpıyor gözüme aşkı, bir morluğa takılıyor gözlerim düşleri ve kopkoyu bir boşluğu sezince de güzelim yıldızsız geceleri fark ediyorum.

Düşlerime aşklarımı katıp koşuyorum, bugünüme yarını, şimdiye anları ve anlara tüm dünyayı sığdırıyorum.

Tijen Zeybek (25 Ocak 2003 Yenidüzen)