Eh! İşte hiç istemeden kendimizi gene garip, karmaşık, belirsiz bir durum içinde buluverdik. Adamızın Güney yarısındaki krallığımıza bir süre daha devam edeceğiz anlaşılan. Kral, vezirler ve kapı kulları yerinde olduğu sürece hali hazırda müftüler de başladı kürsülerde görünmeye- daha yapacak çok işimiz var özgürlük için, verilecek çok kavgamız. Şimdi, bir an önce yeni durumun yani Kıbrıs Cumhuriyetinin AB üyesi olmasıyla ve Rum yönetiminin bizlere önerdiği açılım paketiyle bölünmüş gibi görünen muhalefeti tekrar bir araya getirmek, tekrardan ortak bir mücadele alanı yaratmak durumundayız.
Rum yönetiminin henüz resmileştirmediği, basına sızdığı haliyle önerileri beğenmedik. Bazılarımız beğenmedik, yeterli bulmadık ama bazılarımız bunun da ötesinde hakaret gibi aldık. Bunlar azınlık haklarıdır, biz azınlık değiliz dedik. Doğrudur. Kıbrıs Cumhuriyetinin eşit siyasal haklara sahip iki ortağından biriysek bunlar azınlık haklarıdır. Ama onun da ötesinde bu azınlık haklarını dahi nasıl kullanacağımız sorusu cevapsızdır. Hatta bunlara nasıl ulaşacağımız da belli değildir henüz. Öte yandan bunları azınlık haklarıdır diye reddederken NE istiyoruz oda pek belirsiz. Kıbrıs Cumhuriyetindeki haklarımızı isteyeceksek ödevlerimiz de var, onları da yükümlenmemiz gerekmiyor mu? Rum yönetimi, kabul, gelin ortak cumhuriyetteki yerinizi alın, dese sanki buna sahip çıkabilecek durumda mıyız? Onun da ötesinde bunu mu istiyoruz?
Annan Plânı masadaydı, değildi. Masadaysa gelecekle ilgili projemiz nedir, değilse nedir? Bu bizlere şu anda uzay kadar uzak masaya ulaşma yöntemimiz ne olacaktır? Aralık seçimleri mi? Eğer öyleyse derhal NASIL bir seçim sorusuna cevap vermemiz gerekiyor. Bu güne kadar BMBPnda omuz omuza mücadele eden partiler, koltuklarının altında parti programları tak sepeti koluna, herkes kendi yolunamı diyecek? Biri statükoyu değiştirmeye soyunurken öteki bir başka mikrofondan bunun asla mümkün olmadığını mı söyleyecek. Bir diğeri seçimin nimetlerinden ve kendi iktidarının gelecek projesinden dem vururken bir başkası seçimi boykot ettiğini mi ilân edecek? Yoksa bir sürü iş başarmış, en zor günlerde en doğruyu yapabilmiş, koskoca Bu Memleket Bizim Platformundan kuş gibi, ikili seçim ittifakları mı doğacak. Gene, en büyük biziz megalomanisiyle diğerleri yok mu sayılacak?
Cevaplanması gereken çok soru var. Ve bu sorulara oturup hep birlikte en doğru cevabı aramak yerine yukarıdaki tablo ortaya çıkacak olursa kimse meydanları dolduranların aynı heyecanla sandığa koşmasını beklemesin. Bu dağınık ve seçim rekabetiyle birbiri için demediğini bırakmayan parti yarışının insanlar üzerinde yapacağı olumsuz etkiyi ve hayal kırıklığını nasıl aşacaksınız?
Eğer bu seçimin diğerlerinden farklı olduğunu iddia ediyorsanız, farkını da ortaya koyacaksınız. Amacı da, hedefi de büyük olan, her zamankinden farklı olan seçimin, yöntemi de listesi de farklı olmalı. O farkın ortaya konması da muhalefetin birlikteliğinden geçer, BMBPnun sağlamlaştırılmasından, güç birliğini seçim boyutuna da taşımasından geçer.
Bunun dışındaki tüm arayışlar hüsrana, acı tecrübeye, zaman yitimine yol açacaktır.
Tijen Zeybek (18 Nisan 2003-Yenidüzen)
Annan Planı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Annan Planı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Nisan 2003
13 Nisan 2003
Kıbrıs Türkü Büyüyor
Kıbrıs Türkü bir çocuk gibi büyüyor. Ve büyüdükçe öğreniyor. Her büyüyen çocuk gibi de öğrendikçe acı çekiyor, geçmişe yanıyor, pişmanlık duyuyor ve yumuşacık kalbi sertleşiyor. Önce garantörünü tanıdı Kıbrıs Türkü. Aslında ırkdaş olmanın, aynı dili konuşuyor olmanın ve dindaş olmanın her şeye yetmediğini gördü. Çıkarlar çatıştı mı, büyük olanın, kurtarıcı olanın, garantör olanın, ana olanın çıkarları küçük olanla, kurtarılmaya muhtaç olanla, yavru olanla ters düştüğü anda bütün bu hakikaten duygusal bağların bir anda koparılıp atılabildiğini gördü. Ayrı devlet ilan edilse bile aslında yavru devlet olmaktan öteye gidilemediğini, Türkiye Devleti ile ilişkilerin hiçbir zaman eşitler arası ilişki olmadığını, oldurulmadığını gördü.
Bütün bunlardan sonradır ki Kıbrıs Türkü ta başından beri yönetmekte olanların aslında ne yaptığını anlayabildi. Cinayetlerin neden işlendiğini, camilerle kiliselerin neden bombalandığını, bütün bunlar sonucunda nasıl kurtarılmamızı gerektiren şartların oluştuğunu, neden kurtarılma operasyonunun bir savaşa dönüştürüldüğünü, neden Türk Ordusunun neredeyse adanın tümünü ele geçirecek duruma geldiğini, neden bozulan anayasal nizamın tekrar tesis edilmediğini, neden İnönünün 1964de Kıbrıs Hükümetindeki görev ve haklarınıza Geri dönünüz.çağrısını Kıbrıs Türkünün duymadığını.
Artık her şey o kadar ortaya serilmişti ki. Denktaşın adayı Türkiyeye bağlama yeminini oğlunun ağzından duyabildik. Ve bu yeminin halâ bugün geçerli olduğunu da Annan Planıyla öğrendik. Ayrı devlet falan, sadece adanın diğer sahipleriyle, Rumlarla olan ayrılığı iyice kalıcı hale getirmek, bölünmüşlüğü Taksime dönüştürmek ve belki bir süre sonra da ilhakla işi tamamına erdirmek gayesinin bir basamağıydı. Bu yüzden Türk Elçiliğinin KKTC bütçesinden daha büyük bir bütçesi oldu her zaman. Bu yüzden bütün üretim durduruldu, fabrikalar kapatıldı, narenciye bahçeleri kurumaya terk edildi. Bu yüzden ürettiğimiz patatesi Türkiyeye satmak yerine Türkiyeden patates satın alıp bizimkileri toprağa gömdük. Karpazda tütün ekiminden vazgeçtik ve sigara fabrikası kapanmaya yüz tuttuğu bir dönemde Turgut Özal adayı ziyarete gelince yardım istedik. Ama Özalın cevabı hazırlanan geleceğe uygundu: Ne yapacaksınız sigara fabrikasını. Biz size Türkiyeden sigara göndeririz. Öyle oldu elbet. Sigara fabrikası bitti. Bitirildi. Geliyor hâlâ Türkiyeden sigaralar.
Bütün bunlardan dolayı adanın yarısı memur oldu. Türkiye devleti ile ters düşen bir hükümet göreve geldi mi iki ay maaşları ödemezsin bak bakalım durabiliyor mu o hükümet iş başında. Böylece Denktaşın egemenlik dediği ve Rumlardan istediği şeyin aslında Türkiyede olduğu ortaya çıktı. Bunu da netleştiren gene Annan Plânı oldu. Çünkü bu plânla sadece Türkiye bu adada tamamen egemen olamayacaktı. Aslında Kıbrıs Türkü kendi devleti, kendi hükümeti, kendi kurumları ile eşit bir şekilde Rumlarla yeni bir ortaklığa girecek ve dünya üzerinde yerini alacaktı. Bu egemenliğin önemli bir kısmının sadece ana vatanla değil dünyanın bir parçası olmanın koşulu olarak Avrupa Birliği ile paylaşılması demekti. Bu dünya üzerinde Kıbrıs Türk halkı diye bir halkın varlığının tescili ve kabulü demekti. Oysa Denktaş ve onun gibi düşünenler böylesi paylaşımlara çok yabancıydılar. Ağızlarından çıkan bir sözle, bir talimatla düzenlerin bozulup düzenlerin kurulmasına alışıktılar bu topraklarda.
Bu yüzden bugün kendi ana dilimiz bir sorun Avrupa Birliğinde. Tıpkı kimliğimizin sorun olduğu gibi. Çünkü Helsinkide Çillerin Vasiliuyla yaptığı anlaşmaya göre Rumlar tüm Kıbrıs adına ABye başvurabildiler ve bugün Rumca ABnin resmi dillerinden biri haline geliyorken Türkçe bunun dışında kalıyor. Bu yüzden, Denktaş Herkes Kıbrıs Cumhuriyeti Pasaportu alarak ABnin nimetlerinden bireysel olarak yararlanabilir.derken yanılıyor. Çünkü ABde iş bulabilmenin koşulu ait olduğun ülkenin dilinin yani ana dilinin ABnin resmi dillerinden biri olmasıdır. Evet Çillerin Gümrük Birliğine girebilmek karşılığında verdiği taviz ve ondan sonrakilerin bunun üzerine Kopenhagda, Laheyde ekledikleri hatalarla gün geçtikçe iş içinden çıkılmaz bir hal alıyor.
Sonuç olarak bugün, Denktaş, kendine Türkiyeli göçmenlerden yedek bir halk oluşturma peşinde ve bize önerisi bu ülkeden göç ederek ya da ana dilimizin Rumca olduğunu kabul edip bu dili öğrenerek AB pasaportu alıp bireysel olarak kurtuluşu seçmemiz ki bu kendisinin de bizden kurtuluşunu getirir. Başbakan Eroğlunun önerisi ise, Türkiyeli birileriyle evlenmek ve karşılığında parasal yardım almak, son kertede de TC pasaportu alarak Kıbrıs Türk halkı olduğumuz iddiasından vazgeçerek bütün kurtuluşumuzu TÜRK olmaya bağlamak. Elbette Türkiyedeki Türklerin neden kurtulmuş gibi bir halleri yok sorusunun cevabını veren de yok.
Biz ise Kıbrıs Türk halkı olarak var oluşumuzu sürdürebileceğimiz bir alan istiyoruz. Kendi dilimizi konuşmak, kendi kimliğimizle dünya üzerinde yerimizi almak istiyoruz. Annan Planıyla bunu elde edeceğimizi ummuştuk.
Tijen Zeybek (8 Nisan 2003-Evrensel)
06-04-2003
Bütün bunlardan sonradır ki Kıbrıs Türkü ta başından beri yönetmekte olanların aslında ne yaptığını anlayabildi. Cinayetlerin neden işlendiğini, camilerle kiliselerin neden bombalandığını, bütün bunlar sonucunda nasıl kurtarılmamızı gerektiren şartların oluştuğunu, neden kurtarılma operasyonunun bir savaşa dönüştürüldüğünü, neden Türk Ordusunun neredeyse adanın tümünü ele geçirecek duruma geldiğini, neden bozulan anayasal nizamın tekrar tesis edilmediğini, neden İnönünün 1964de Kıbrıs Hükümetindeki görev ve haklarınıza Geri dönünüz.çağrısını Kıbrıs Türkünün duymadığını.
Artık her şey o kadar ortaya serilmişti ki. Denktaşın adayı Türkiyeye bağlama yeminini oğlunun ağzından duyabildik. Ve bu yeminin halâ bugün geçerli olduğunu da Annan Planıyla öğrendik. Ayrı devlet falan, sadece adanın diğer sahipleriyle, Rumlarla olan ayrılığı iyice kalıcı hale getirmek, bölünmüşlüğü Taksime dönüştürmek ve belki bir süre sonra da ilhakla işi tamamına erdirmek gayesinin bir basamağıydı. Bu yüzden Türk Elçiliğinin KKTC bütçesinden daha büyük bir bütçesi oldu her zaman. Bu yüzden bütün üretim durduruldu, fabrikalar kapatıldı, narenciye bahçeleri kurumaya terk edildi. Bu yüzden ürettiğimiz patatesi Türkiyeye satmak yerine Türkiyeden patates satın alıp bizimkileri toprağa gömdük. Karpazda tütün ekiminden vazgeçtik ve sigara fabrikası kapanmaya yüz tuttuğu bir dönemde Turgut Özal adayı ziyarete gelince yardım istedik. Ama Özalın cevabı hazırlanan geleceğe uygundu: Ne yapacaksınız sigara fabrikasını. Biz size Türkiyeden sigara göndeririz. Öyle oldu elbet. Sigara fabrikası bitti. Bitirildi. Geliyor hâlâ Türkiyeden sigaralar.
Bütün bunlardan dolayı adanın yarısı memur oldu. Türkiye devleti ile ters düşen bir hükümet göreve geldi mi iki ay maaşları ödemezsin bak bakalım durabiliyor mu o hükümet iş başında. Böylece Denktaşın egemenlik dediği ve Rumlardan istediği şeyin aslında Türkiyede olduğu ortaya çıktı. Bunu da netleştiren gene Annan Plânı oldu. Çünkü bu plânla sadece Türkiye bu adada tamamen egemen olamayacaktı. Aslında Kıbrıs Türkü kendi devleti, kendi hükümeti, kendi kurumları ile eşit bir şekilde Rumlarla yeni bir ortaklığa girecek ve dünya üzerinde yerini alacaktı. Bu egemenliğin önemli bir kısmının sadece ana vatanla değil dünyanın bir parçası olmanın koşulu olarak Avrupa Birliği ile paylaşılması demekti. Bu dünya üzerinde Kıbrıs Türk halkı diye bir halkın varlığının tescili ve kabulü demekti. Oysa Denktaş ve onun gibi düşünenler böylesi paylaşımlara çok yabancıydılar. Ağızlarından çıkan bir sözle, bir talimatla düzenlerin bozulup düzenlerin kurulmasına alışıktılar bu topraklarda.
Bu yüzden bugün kendi ana dilimiz bir sorun Avrupa Birliğinde. Tıpkı kimliğimizin sorun olduğu gibi. Çünkü Helsinkide Çillerin Vasiliuyla yaptığı anlaşmaya göre Rumlar tüm Kıbrıs adına ABye başvurabildiler ve bugün Rumca ABnin resmi dillerinden biri haline geliyorken Türkçe bunun dışında kalıyor. Bu yüzden, Denktaş Herkes Kıbrıs Cumhuriyeti Pasaportu alarak ABnin nimetlerinden bireysel olarak yararlanabilir.derken yanılıyor. Çünkü ABde iş bulabilmenin koşulu ait olduğun ülkenin dilinin yani ana dilinin ABnin resmi dillerinden biri olmasıdır. Evet Çillerin Gümrük Birliğine girebilmek karşılığında verdiği taviz ve ondan sonrakilerin bunun üzerine Kopenhagda, Laheyde ekledikleri hatalarla gün geçtikçe iş içinden çıkılmaz bir hal alıyor.
Sonuç olarak bugün, Denktaş, kendine Türkiyeli göçmenlerden yedek bir halk oluşturma peşinde ve bize önerisi bu ülkeden göç ederek ya da ana dilimizin Rumca olduğunu kabul edip bu dili öğrenerek AB pasaportu alıp bireysel olarak kurtuluşu seçmemiz ki bu kendisinin de bizden kurtuluşunu getirir. Başbakan Eroğlunun önerisi ise, Türkiyeli birileriyle evlenmek ve karşılığında parasal yardım almak, son kertede de TC pasaportu alarak Kıbrıs Türk halkı olduğumuz iddiasından vazgeçerek bütün kurtuluşumuzu TÜRK olmaya bağlamak. Elbette Türkiyedeki Türklerin neden kurtulmuş gibi bir halleri yok sorusunun cevabını veren de yok.
Biz ise Kıbrıs Türk halkı olarak var oluşumuzu sürdürebileceğimiz bir alan istiyoruz. Kendi dilimizi konuşmak, kendi kimliğimizle dünya üzerinde yerimizi almak istiyoruz. Annan Planıyla bunu elde edeceğimizi ummuştuk.
Tijen Zeybek (8 Nisan 2003-Evrensel)
06-04-2003
31 Mart 2003
Hırsız Polisler
Hava gene çok soğuktu ve yeni bir yolculuk başlamıştı. Yeni bir direniş ve yeni bir eylem vardı. Halk, Meclisin kendisinden esirgediği referandumu yapmaya kararlıydı. Referandum ateşi de barış ateşleri gibi Kuzey Kıbrısın tümünü sarmıştı. Her yürek tek tek, ama her nasılsa bir bütün olarak atıyordu. Gasp edilen irade mutlaka ortaya konulacak ve bu sivil toplum örgütleri tarafından gerçekleştirilecekti. Rejimin bütün tehditleri ve devlet destekli, faşist yapılanmaların tüm şiddet gösterilerine ve baskılarına rağmen halk örgütlerine güveniyor, Bu Memleket Bizim Platformuna güveniyor ve kendi kaderini tayin hakkından vazgeçmiyordu. 25 Mart gecesi barış ateşinin yandığı ilk köy olan Elyede (Doğancı) sandık kurulacak ve Annan Planı temelinde bir çözüm ve AB üyeliği oylanacaktı. Bu bir eylemdi ve Kuzey Kıbrıs halkının, kendi geleceği hakkında karar verme hakkına el koyanlara karşı tepkisini dile getireceği bir direnişti. İnsanlar en doğal hakları olan referandum hakkından mahrum bırakılmalarını sineye çekmediklerini, Denktaşın ve KKTC Meclisinin kendilerinden esirgediği bu demokratik haktan asla vazgeçmeyeceklerini ve bu konudaki kararlılıklarını ortaya koyacaklardı.
Buz gibi soğuk havaya ve yağmura rağmen önceden kararlaştırılan yerde birikmeye başladı insanlar. Elyeliler köy dışından gelecek barış yanlısı misafirler için zeytinli, hellimli çörekler ve içecekler hazırlamışlardı. Daha meydanın girişinde kocaman bir barış ateşi, rüzgârlı hava ve yağmura rağmen tutuşturulabilmiş, alev alev yanıyordu. Az sonra, Denktaşın Laheyde Annanın başlattığı çözüm sürecini sekteye uğratan davranışından sonra Meclisi boykot eden muhalefet milletvekilleri de geldiler.
Heyecan doruktaydı. Aslında bu, ülkede doruğa çıkan çözümsüzlük içinde, dünyadan tecrit edilmiş olarak yaşamaya mahkûm edilen insanların dünyaya dahil olma özlemiydi. Kuzey Kıbrıs insanında doruğa çıkan, silahların gölgesinde, askeri bölgeler arasına serpiştirilmiş siviller olarak yaşamaktan bıkan insanların olağan yaşama dönme arzusuydu. Yıllardan beridir bölünmüş bir ülkede yaşamak zorunda kalan ve yurt bildiği adasının diğer yarısına gitmesine izin verilmeyen bir halkın isyanıydı. 1974 sonrasında kavuştuğunu zannettiği özgürlüğe, barışa ve bağımsızlığa aslında hiçbir zaman sahip olmadığını idrak eden bir halkın bir kez daha kandırılmaya itirazıydı doruğa çıkan.
Muhalif milletvekillerinin konuşmalarını sık sık sloganlarla kestiler, onları coşkuyla alkışladılar. Yepyeni bir umut ışığı doğmuştu ve neredeyse iki yıldan beridir arkasından koştukları, sıkı sıkıya bağlandıkları bu ışığın söndürülmesine izin vermeyeceklerdi. Kopenhagdan sonra vazgeçmedikleri gibi Laheyden sonra da vazgeçmeyeceklerdi barıştan.
Ancak, daha milletvekillerinin alana gelmesiyle fark edildi ki, neredeyse her insana bir polis düşecek kadar kalabalık bir güvenlik ordusu belirmişti etrafta. Coplu, kalkanlı polisler hazır olda bekliyorlardı. Milletvekillerinden birinin sandık meraklılarının sandığı alacağı söylentisine karşı sandığı kucağında sıkı sıkı tutacağı ve herkesin oyunu bu şekilde sandığa atacağı çağrısından sonra ortalık birden bire karıştı. İnsanlar daha ne olduğunu anlayamadan yüzlerce polisin itiş kakışı ve copuyla karşı karşıya kaldılar. Polis gücü, halkla beraber hareket etmeyi seçerek, Mecliste yaptıramadıkları referandumu meydanlarda yapmaya kalkan muhalif milletvekillerinin dokunulmazlık hakkını çiğnemekte en ufak bir tereddüt göstermemişti. Muhalif milletvekilinin kucağında sıkı sıkı tuttuğu sandığı zor kullanarak elinden alan bir polis, diğerlerinin kendisine açtığı yoldan koşarak uzaklaştı.
Hem şiddetin dehşetini yaşıyor hem de olayın absürdlüğü karşısında şaşırmadan edemiyorduk. Hırsız polisler sandığımızı çalmışlardı?! Daha sonra şiddetin arkası geldi. Polis çemberine alınan halk, orada tutsak alınmıştı ve kimsenin alandan ayrılmasına izin verilmiyordu. Ta ki, belirledikleri altı kişi kendilerine teslim edilinceye kadar. Bunlar, çeşitli sivil toplum örgütlerinin, sendikaların ve Meclis dışı bir siyasi partinin başkanlarıydı. Yani rejim elebaşlarını istiyordu. Ateşkes halinden kurtulup, çözüm ve anlaşma ile barışı getirmeye elverişli koşulları talep eden liderleri istiyordu. Demokrasi, insan hakları ve dünyayla bütünleşmiş bir ülkede yaşamak talebiyle yola çıkan mücadelecilerin kelleleri isteniyordu. Halk huzursuzca dalgalanıp duruyordu ama gittikçe kalabalıklaşan, coplu, kalkanlı polis ordusu ve çevik kuvvet de kararlıydı. Sonunda başkanlar tutuklanıp götürüldüler ve polis çemberi açıldı.
Belki de dünyada ilk kez, demokrasinin sembolü olan oy sandığına suç emaresi olarak el konulmuş, halk iradesinin belirmesinin aracı olan oy sandığına silah, esrar muamelesi yapılmıştı. Meydanda toplanan halk, geceyi, tutuklananların götürüldüğü karakolun önünde, yağmur ve soğuğun altında bekleşerek geçirdiler. Hemen o gece 14 sendika, ertesi gün için grev kararı aldı ve gece yaşananları protesto etmek amacıyla halkı mitinge davet etti. Ertesi gün on bini aşkın insan kararlılıklarını, yılmayacaklarını, yıllardan sonra yakaladıkları umut ışığının söndürülmesine izin vermeyeceklerini bir kez daha meydanlarda haykırdılar. Kıbrısta barış engellenemez, Faşizme karşı omuz omuza, Susma, sustukça yurdun elden gidecek, Denktaş istifa, Hain Denktaş gibi sloganlarla yeri göğü inlettiler. Kuzey Kıbrısta gelecek çok şeylere gebe.
Tijen Zeybek (29 Mart 2003-Evrensel)
Buz gibi soğuk havaya ve yağmura rağmen önceden kararlaştırılan yerde birikmeye başladı insanlar. Elyeliler köy dışından gelecek barış yanlısı misafirler için zeytinli, hellimli çörekler ve içecekler hazırlamışlardı. Daha meydanın girişinde kocaman bir barış ateşi, rüzgârlı hava ve yağmura rağmen tutuşturulabilmiş, alev alev yanıyordu. Az sonra, Denktaşın Laheyde Annanın başlattığı çözüm sürecini sekteye uğratan davranışından sonra Meclisi boykot eden muhalefet milletvekilleri de geldiler.
Heyecan doruktaydı. Aslında bu, ülkede doruğa çıkan çözümsüzlük içinde, dünyadan tecrit edilmiş olarak yaşamaya mahkûm edilen insanların dünyaya dahil olma özlemiydi. Kuzey Kıbrıs insanında doruğa çıkan, silahların gölgesinde, askeri bölgeler arasına serpiştirilmiş siviller olarak yaşamaktan bıkan insanların olağan yaşama dönme arzusuydu. Yıllardan beridir bölünmüş bir ülkede yaşamak zorunda kalan ve yurt bildiği adasının diğer yarısına gitmesine izin verilmeyen bir halkın isyanıydı. 1974 sonrasında kavuştuğunu zannettiği özgürlüğe, barışa ve bağımsızlığa aslında hiçbir zaman sahip olmadığını idrak eden bir halkın bir kez daha kandırılmaya itirazıydı doruğa çıkan.
Muhalif milletvekillerinin konuşmalarını sık sık sloganlarla kestiler, onları coşkuyla alkışladılar. Yepyeni bir umut ışığı doğmuştu ve neredeyse iki yıldan beridir arkasından koştukları, sıkı sıkıya bağlandıkları bu ışığın söndürülmesine izin vermeyeceklerdi. Kopenhagdan sonra vazgeçmedikleri gibi Laheyden sonra da vazgeçmeyeceklerdi barıştan.
Ancak, daha milletvekillerinin alana gelmesiyle fark edildi ki, neredeyse her insana bir polis düşecek kadar kalabalık bir güvenlik ordusu belirmişti etrafta. Coplu, kalkanlı polisler hazır olda bekliyorlardı. Milletvekillerinden birinin sandık meraklılarının sandığı alacağı söylentisine karşı sandığı kucağında sıkı sıkı tutacağı ve herkesin oyunu bu şekilde sandığa atacağı çağrısından sonra ortalık birden bire karıştı. İnsanlar daha ne olduğunu anlayamadan yüzlerce polisin itiş kakışı ve copuyla karşı karşıya kaldılar. Polis gücü, halkla beraber hareket etmeyi seçerek, Mecliste yaptıramadıkları referandumu meydanlarda yapmaya kalkan muhalif milletvekillerinin dokunulmazlık hakkını çiğnemekte en ufak bir tereddüt göstermemişti. Muhalif milletvekilinin kucağında sıkı sıkı tuttuğu sandığı zor kullanarak elinden alan bir polis, diğerlerinin kendisine açtığı yoldan koşarak uzaklaştı.
Hem şiddetin dehşetini yaşıyor hem de olayın absürdlüğü karşısında şaşırmadan edemiyorduk. Hırsız polisler sandığımızı çalmışlardı?! Daha sonra şiddetin arkası geldi. Polis çemberine alınan halk, orada tutsak alınmıştı ve kimsenin alandan ayrılmasına izin verilmiyordu. Ta ki, belirledikleri altı kişi kendilerine teslim edilinceye kadar. Bunlar, çeşitli sivil toplum örgütlerinin, sendikaların ve Meclis dışı bir siyasi partinin başkanlarıydı. Yani rejim elebaşlarını istiyordu. Ateşkes halinden kurtulup, çözüm ve anlaşma ile barışı getirmeye elverişli koşulları talep eden liderleri istiyordu. Demokrasi, insan hakları ve dünyayla bütünleşmiş bir ülkede yaşamak talebiyle yola çıkan mücadelecilerin kelleleri isteniyordu. Halk huzursuzca dalgalanıp duruyordu ama gittikçe kalabalıklaşan, coplu, kalkanlı polis ordusu ve çevik kuvvet de kararlıydı. Sonunda başkanlar tutuklanıp götürüldüler ve polis çemberi açıldı.
Belki de dünyada ilk kez, demokrasinin sembolü olan oy sandığına suç emaresi olarak el konulmuş, halk iradesinin belirmesinin aracı olan oy sandığına silah, esrar muamelesi yapılmıştı. Meydanda toplanan halk, geceyi, tutuklananların götürüldüğü karakolun önünde, yağmur ve soğuğun altında bekleşerek geçirdiler. Hemen o gece 14 sendika, ertesi gün için grev kararı aldı ve gece yaşananları protesto etmek amacıyla halkı mitinge davet etti. Ertesi gün on bini aşkın insan kararlılıklarını, yılmayacaklarını, yıllardan sonra yakaladıkları umut ışığının söndürülmesine izin vermeyeceklerini bir kez daha meydanlarda haykırdılar. Kıbrısta barış engellenemez, Faşizme karşı omuz omuza, Susma, sustukça yurdun elden gidecek, Denktaş istifa, Hain Denktaş gibi sloganlarla yeri göğü inlettiler. Kuzey Kıbrısta gelecek çok şeylere gebe.
Tijen Zeybek (29 Mart 2003-Evrensel)
12 Mart 2003
Yedek ve Seyyar Halk
Bir halkın iradesi işte böyle yok sayılır. Daha doğrusu bu bir iradenin değil doğrudan doğruya bir halkın kendisinin yok sayılmasıdır. Bu öyle nezakete bulanmış, çaktırmadan ve iki yüzlülükle yapılan bir yok sayma muamelesi falan da değil. Bu kabaca, hoyratça, kör kör gözüm parmağına bir yok sayılış. Rumlarla anlaşma mı istiyorsunuz? El cevap, Açayım kapıları da gidin.Anlaşma yapmaktansa anlaşma isteyen bir halktan kurtulmayı tercih ediyor görüşmecimiz. Kıbrıs sorununa çözüm mü istiyorsunuz, düğüm mü var ki çözeceksiniz? Hepsi sizin hayaliniz. Oysa ne sorun var ne soruncuk. Memleket güllük gülistanlık. Annan Plânının kabulünü mü istediniz, siz zavallı halk ne istediğinizi bilmiyorsunuzdur. Ulu büyük büyük sakalsız hatta saçsız dedeniz sizin için karar versin. Çok çok ısrar ederseniz ki ediyoruz, o zaman yedek halk devreye sokulur. Yedek ve seyyar bir halk kitlesi toparlanıverir koç gibi ve kırmızı halı misali seriliverir sakalsız büyük büyük dedemin önüne. Bu halkla olmazsa başka halk bulunur ama bu topraklardaki çözümsüzlük çözümdür politikaları devam ettirilir. Bize rağmen.
İşte plebisit denen olay tam da bu durumlara düşürülmüş halklar içindir. Ordasınız, varsınız, irade ortaya koyarsınız ama sanki siz hiç yokmuşsunuz gibi davranılmaktadır. İşte böylesi diktatörlüklere halkları kıydırmamak için bulunmuş bir yoldur bu. Yasal olmayan ama meşru olan bir yol. Meşruluğunun kaynağı halkın yani gerçekliğin kendisidir. Bu yüzden de inkârı biraz zordur. Bir gerçeği ya da biz de olduğu gibi bizzat kendi gerçekliğinizi ispatlamanın en temel ve hakkaniyete dayalı yöntemi. Sivil toplum örgütünüzle, sendikanızla, muhalefet partinizle el ele verirsiniz koyarsınız sandıklarınızı. İnsanlar gider bir şeylere evet ya da hayır der. Bundan güzeli ve doğrudanı olabilir mi? Kime ne zararı dokunur ki bunun. Bu en doğal hakkımız.
Madem ki referandum görüşmesinin yapılacağı gün siz yüreğiniz ağzınızda meclis kapılarında beklerken eğitimcilik bakanınız adresini şaşırmış bir vaziyette yemek yer deniz kenarlarında, nasıl ki okullardaki problemleri çözmeye çalışmak yerine öğretmeni cezalandırmayı seçer bu sefer de halkın referandum talebini duymak ve bu en temel hakkı teslim etmek yerine kaçmayı, saklanmayı tercih ediyor kendileri. Üstelik bir de ziyafet çekiyor. Bu sorumlu davranışı yüzünden kendi kendini ödüllendiriyor. Eğitimcilik bakanı ya da diğerleri plebisit ne demektir diye sözlüğe olsun baktılar mı acaba bilemeyeceğim ama ben baktım. Referandum için kısaca halk oylaması tanımı yapılmış. Plebisit içinse hukuk dilinde Bir kimse veya bir sorun için halkın olumlu veya olumsuz kanısının belirmesi amacıyla yapılan oylama.deniyor. Gayet açık.
Bu Memleket Bizim Plâtformu toplumsal muhalefetin somutlaştığı bir yer. Sendikalar orada, muhalefet partileri orada, sivil toplum örgütleri orada. Koyarız sandıklarımızı, hazırlarız pusulaları, Annan Plânını bir güzel oylarız. Evet deriz, hayır deriz. Ama biz deriz. Kuzey Kıbrıslılar. Bu ülkede yaşayanlar, bu ülkede yaşamak kararlılığında olanlar. Bu coğrafyanın cefasını da sefasını da benimdir deyip sahiplenenler. Güzelliklere güzellik katmak ve sorunları da çözmek için uğraşanlar. Gidelim sandıklara, atalım oylarımızı irademiz belirsin. BM nezninde kayıtlara geçsin, tarih defterlerine yazılsın. Bilinsin ki biz varız ve var olduğumuzu kanıtlamak için de bizi yok sayan statükodan kurtulmak kararlılığındayız.
Statükocular bilmelidirler ki ne ülkemizi ne de irademizi yabancı ülkelerden gelen öğrencilerden, kaçak işçilerden ve askerlerden devşirilmiş kalabalıklara halk muamelesi yaparak teslim alamazlar. Bizi yok sayarak yok edemezler. Varız ve kendi oylamamızı kendimiz yapacağız. Kendi geleceğimizi kendimiz kuracak ve buna bu günden başlayacağız.
Tijen Zeybek (12 Mart 2003-Yenidüzen/ 13 Mart 2003 bianet)
İşte plebisit denen olay tam da bu durumlara düşürülmüş halklar içindir. Ordasınız, varsınız, irade ortaya koyarsınız ama sanki siz hiç yokmuşsunuz gibi davranılmaktadır. İşte böylesi diktatörlüklere halkları kıydırmamak için bulunmuş bir yoldur bu. Yasal olmayan ama meşru olan bir yol. Meşruluğunun kaynağı halkın yani gerçekliğin kendisidir. Bu yüzden de inkârı biraz zordur. Bir gerçeği ya da biz de olduğu gibi bizzat kendi gerçekliğinizi ispatlamanın en temel ve hakkaniyete dayalı yöntemi. Sivil toplum örgütünüzle, sendikanızla, muhalefet partinizle el ele verirsiniz koyarsınız sandıklarınızı. İnsanlar gider bir şeylere evet ya da hayır der. Bundan güzeli ve doğrudanı olabilir mi? Kime ne zararı dokunur ki bunun. Bu en doğal hakkımız.
Madem ki referandum görüşmesinin yapılacağı gün siz yüreğiniz ağzınızda meclis kapılarında beklerken eğitimcilik bakanınız adresini şaşırmış bir vaziyette yemek yer deniz kenarlarında, nasıl ki okullardaki problemleri çözmeye çalışmak yerine öğretmeni cezalandırmayı seçer bu sefer de halkın referandum talebini duymak ve bu en temel hakkı teslim etmek yerine kaçmayı, saklanmayı tercih ediyor kendileri. Üstelik bir de ziyafet çekiyor. Bu sorumlu davranışı yüzünden kendi kendini ödüllendiriyor. Eğitimcilik bakanı ya da diğerleri plebisit ne demektir diye sözlüğe olsun baktılar mı acaba bilemeyeceğim ama ben baktım. Referandum için kısaca halk oylaması tanımı yapılmış. Plebisit içinse hukuk dilinde Bir kimse veya bir sorun için halkın olumlu veya olumsuz kanısının belirmesi amacıyla yapılan oylama.deniyor. Gayet açık.
Bu Memleket Bizim Plâtformu toplumsal muhalefetin somutlaştığı bir yer. Sendikalar orada, muhalefet partileri orada, sivil toplum örgütleri orada. Koyarız sandıklarımızı, hazırlarız pusulaları, Annan Plânını bir güzel oylarız. Evet deriz, hayır deriz. Ama biz deriz. Kuzey Kıbrıslılar. Bu ülkede yaşayanlar, bu ülkede yaşamak kararlılığında olanlar. Bu coğrafyanın cefasını da sefasını da benimdir deyip sahiplenenler. Güzelliklere güzellik katmak ve sorunları da çözmek için uğraşanlar. Gidelim sandıklara, atalım oylarımızı irademiz belirsin. BM nezninde kayıtlara geçsin, tarih defterlerine yazılsın. Bilinsin ki biz varız ve var olduğumuzu kanıtlamak için de bizi yok sayan statükodan kurtulmak kararlılığındayız.
Statükocular bilmelidirler ki ne ülkemizi ne de irademizi yabancı ülkelerden gelen öğrencilerden, kaçak işçilerden ve askerlerden devşirilmiş kalabalıklara halk muamelesi yaparak teslim alamazlar. Bizi yok sayarak yok edemezler. Varız ve kendi oylamamızı kendimiz yapacağız. Kendi geleceğimizi kendimiz kuracak ve buna bu günden başlayacağız.
Tijen Zeybek (12 Mart 2003-Yenidüzen/ 13 Mart 2003 bianet)
26 Ocak 2003
Kıbrıs Sorununa Günlük Yaşamdan Bir Bakış
Bütünü bile oldukça küçük bir toprak parçasının yarısına hapsedilmiş bir halk olarak yıllardan beridir dünyadan izole bir durumda varolmaya çalışıyoruz. Kaldı ki yurdumuz ikiye bölünmüş ve adamızın diğer yarısı bize yasak edilmiş bir durumda. Yaşadığımız yarımın ise tümünde özgürce dolaşabildiğimiz söylenemez. Çünkü bu yarımın yarısı da askeri bölge olarak dikenli tellerle çevrilmiş ve sivil topluma yasak. Yurdumuzun birçok sahili, ovası, ormanlık alanı da bu şekilde yani ateş kes koşullarında yaşamanın bir bedeli olarak bize yasaklanmış bulunuyor. Ateşkes durumunda yaşadığımızı bize hatırlatan sadece bunlar değil. Bütün resmi bayramlarda sürekli tekrarlanan askeri geçitler, komutanların, elçinin ve egemenlerin söylevleri de bize sürekli yaşadığımız savaşı ve eğer Türk Askeri olmasaydı bugün hepimizin nasıl toplu mezarlarda olacağını hatırlatmak ve sürekli bu geçmiş bilinciyle yaşamamızı talep etmek üzerine inşa edilen hitaplar da kurulu düzenimizin temellerini ve sınırlarını durmaksızın bize hatırlatmaktadır. Yani bizden istenen bu düzeni olduğu gibi benimsememiz ve sorgulamadan kabul etmemizdir.Bizden istenen, varoluşumuzu, ancak, her üç sivile bir asker düşecek şekilde militarize olmuş bir düzende sürdürebileceğimiz ve bunun dışında, başka türlü bir yurt tasarlamanın olanaksızlığını ebediyen kabul ederek boyun eğmemizdir.
Bizler,özellikle son otuz yıldır, bölünmüş bir yurdun, kendi içinde askeri kamplar olarak tekrar tekrar bölünmüş yarısında, bütün dünyadan tecrit edilmiş bir yaşam sürdürmekteyiz. Bizler bu küçücük adada yılda en az iki kere düzenlenen Toros ve Nikiforos tatbikatlarıyla savaş ve şiddeti tekrar tekrar yaşar ve savaşsız bir dünya, barış içinde bir yurt hayallerimiz her seferinde gerçek bombalar ve makineli sesleriyle delik deşik edilirken var olmayı ve silâhlardan arındırılmış bir yurt özlemini içimizde, derinlerde bir yerlerde saklamayı ve yaşatmayı başarabilmiş bir halkız. 1960lı yıllarda şehirden köyümüze dönerken önümüzü kesen Rum askerleri bizden kimlik sorar ve bazen de yoklardı. Şimdiyse şehirden köyümüze dönerken bazen silahlı Türk askeri yolumuzu keser ve tatbikat olduğu için köyümüze giremeyeceğimizi, devam etmemizi söyler. Ama bizim evimiz orda, nereye gidebiliriz ki derseniz, bunun sizin kendi güvenliğiniz açısından olduğunu, tatbikat bittikten sonra dönebileceğinizi söyler.
Küçücük, nüfusu az bir toprak parçasında, dış dünyaya tamamen kapalı, üretimi yok denecek kadar azalmış, ateşkes koşullarında, böylesi bir yaşama daha fazla direnemeyerek yarısı göç etmiş bir halkız. Kalan diğer yarım yurt dışındaki yakınlarını ziyaret etmeye niyetlendiğinde yabancı ülkelerin vize veren ofislerinin önünde kuyruklar oluşturmakta ve tanınmamış, dünya hukukunda yerini almamış bir ülkenin yurttaşları olmaları nedeniyle bin bir çeşit hakarete ve eziyete maruz kalmaktadır. Gecenin ikisinden üçünden sıraya giren insanlar ne zaman biteceği belli olmayan işlemler için ve sonunda çoğunca hüsrana da uğrayarak bekleşip dururlar. İşte ateşkes koşullarında ve tuhaf bir düzende yaşadığımızı bize hatırlatan ve insanca bir düzen talebimizi haklı kılan manzaralardan biri de budur.
Bütün bunları yaşarken ve adanın her iki tarafında tırmanan silahlanma yarışı ve gövde gösterisine dönüşen tatbikatlar nedeniyle ülkenin dağı ovası savaş alanına döndürülür, sivil savunma tatbikatları okullarda gerçeğini aratmaz şekilde dramatize edilip minicik beyinler hep geçmişte yaşanan savaşın ve çatışmaların korkularıyla doldurulur ve bugünkünden farklı bir yaşam şeklinin asla mümkün olamayacağı, barışın ancak silahların gölgesinde ve askerle iç içe bir yaşamla sağlanabileceği kanaati yerleştirilirken bizler için yeni bir umut doğmuştur.
Bu umut Annan Plânıyla somut bir hale gelmiştir. İlk kez kendi geleceğimizin şekillenmesinde irademizi yansıtabileceğimiz bir süreç başlamış ve bölünmemiş bir ortak vatan üzerinde, barış içinde ve dünya hukukunda yerini almış bir ülkenin yurttaşları olarak yaşayabileceğimiz bir tasarım önümüze konmuştur. Bu sadece bir tasarımdır ve Kıbrısın Kuzeyinde yaşayan bizler bunun olabilecek en iyi tasarım olduğunu ve bunu hayata geçirmenin ve barış için ileri bir adım olarak değerlendirmenin ve sürdürmenin ancak bizim elimizde olduğunu biliyoruz. Çünkü, kâğıt üzerinde yazılı olanları hayata geçirmek ve geçmişte yaşanan savaş ve şiddet olaylarının üzerine yeni bir ortak yaşam kurmak iki halkın özgür iradesiyle bu ortak geleceği sahiplenmesine bağlıdır.
Bunun için kendi geleceğimizi kurmada söz sahibi olmak istiyoruz. Ve bu arzumuzu en barışçıl bir şekilde meydanlarda mitinglerle dile getirirken en azından Türkiye basını tarafından suçlanmamak ve hain, satılmışlar, bir avuç kendini bilmez nitelemelerine maruz kalmamak istiyoruz. Topu başı yüz elli bin nüfuslu bir ülkenin altmış bini meydanlarda bir şey söylüyorsa görevi ve varoluş amacı insanlar arasında iletişimi sağlamak olan medyanın bunu doğru olarak anlayıp doğru olarak aktarmasını beklemek hakkımızdır. Bu bağlamda Hürriyet gazetesinin yaptığı ne basın etiğine, ne tarafsızlığa ne de doğru habercilik anlayışına uymamaktadır. Özgür basını savunurken bizzat basının bu özgürlüğü kötüye kullanıyor olması üzücüdür.
Ancak Kuzey Kıbrısta yaşananları anlamak için çaba ve emek sarf eden, sadece egemenlerle değil sivil toplumla ve sokaktaki insanla da görüşen, onlarla zaman harcayan, okuruna doğru ve yansız haber ulaştırmak kaygısı dışında kaygılar taşımayan basın emekçileri ve medya kuruluşları da vardır. Kavgamızı onlarla dayanışarak, onlardan güç alarak sürdürmeye devam edeceğiz.
Tijen Zeybek (26 Ocak 2003 Evrensel-Türkiye)
Bizler,özellikle son otuz yıldır, bölünmüş bir yurdun, kendi içinde askeri kamplar olarak tekrar tekrar bölünmüş yarısında, bütün dünyadan tecrit edilmiş bir yaşam sürdürmekteyiz. Bizler bu küçücük adada yılda en az iki kere düzenlenen Toros ve Nikiforos tatbikatlarıyla savaş ve şiddeti tekrar tekrar yaşar ve savaşsız bir dünya, barış içinde bir yurt hayallerimiz her seferinde gerçek bombalar ve makineli sesleriyle delik deşik edilirken var olmayı ve silâhlardan arındırılmış bir yurt özlemini içimizde, derinlerde bir yerlerde saklamayı ve yaşatmayı başarabilmiş bir halkız. 1960lı yıllarda şehirden köyümüze dönerken önümüzü kesen Rum askerleri bizden kimlik sorar ve bazen de yoklardı. Şimdiyse şehirden köyümüze dönerken bazen silahlı Türk askeri yolumuzu keser ve tatbikat olduğu için köyümüze giremeyeceğimizi, devam etmemizi söyler. Ama bizim evimiz orda, nereye gidebiliriz ki derseniz, bunun sizin kendi güvenliğiniz açısından olduğunu, tatbikat bittikten sonra dönebileceğinizi söyler.
Küçücük, nüfusu az bir toprak parçasında, dış dünyaya tamamen kapalı, üretimi yok denecek kadar azalmış, ateşkes koşullarında, böylesi bir yaşama daha fazla direnemeyerek yarısı göç etmiş bir halkız. Kalan diğer yarım yurt dışındaki yakınlarını ziyaret etmeye niyetlendiğinde yabancı ülkelerin vize veren ofislerinin önünde kuyruklar oluşturmakta ve tanınmamış, dünya hukukunda yerini almamış bir ülkenin yurttaşları olmaları nedeniyle bin bir çeşit hakarete ve eziyete maruz kalmaktadır. Gecenin ikisinden üçünden sıraya giren insanlar ne zaman biteceği belli olmayan işlemler için ve sonunda çoğunca hüsrana da uğrayarak bekleşip dururlar. İşte ateşkes koşullarında ve tuhaf bir düzende yaşadığımızı bize hatırlatan ve insanca bir düzen talebimizi haklı kılan manzaralardan biri de budur.
Bütün bunları yaşarken ve adanın her iki tarafında tırmanan silahlanma yarışı ve gövde gösterisine dönüşen tatbikatlar nedeniyle ülkenin dağı ovası savaş alanına döndürülür, sivil savunma tatbikatları okullarda gerçeğini aratmaz şekilde dramatize edilip minicik beyinler hep geçmişte yaşanan savaşın ve çatışmaların korkularıyla doldurulur ve bugünkünden farklı bir yaşam şeklinin asla mümkün olamayacağı, barışın ancak silahların gölgesinde ve askerle iç içe bir yaşamla sağlanabileceği kanaati yerleştirilirken bizler için yeni bir umut doğmuştur.
Bu umut Annan Plânıyla somut bir hale gelmiştir. İlk kez kendi geleceğimizin şekillenmesinde irademizi yansıtabileceğimiz bir süreç başlamış ve bölünmemiş bir ortak vatan üzerinde, barış içinde ve dünya hukukunda yerini almış bir ülkenin yurttaşları olarak yaşayabileceğimiz bir tasarım önümüze konmuştur. Bu sadece bir tasarımdır ve Kıbrısın Kuzeyinde yaşayan bizler bunun olabilecek en iyi tasarım olduğunu ve bunu hayata geçirmenin ve barış için ileri bir adım olarak değerlendirmenin ve sürdürmenin ancak bizim elimizde olduğunu biliyoruz. Çünkü, kâğıt üzerinde yazılı olanları hayata geçirmek ve geçmişte yaşanan savaş ve şiddet olaylarının üzerine yeni bir ortak yaşam kurmak iki halkın özgür iradesiyle bu ortak geleceği sahiplenmesine bağlıdır.
Bunun için kendi geleceğimizi kurmada söz sahibi olmak istiyoruz. Ve bu arzumuzu en barışçıl bir şekilde meydanlarda mitinglerle dile getirirken en azından Türkiye basını tarafından suçlanmamak ve hain, satılmışlar, bir avuç kendini bilmez nitelemelerine maruz kalmamak istiyoruz. Topu başı yüz elli bin nüfuslu bir ülkenin altmış bini meydanlarda bir şey söylüyorsa görevi ve varoluş amacı insanlar arasında iletişimi sağlamak olan medyanın bunu doğru olarak anlayıp doğru olarak aktarmasını beklemek hakkımızdır. Bu bağlamda Hürriyet gazetesinin yaptığı ne basın etiğine, ne tarafsızlığa ne de doğru habercilik anlayışına uymamaktadır. Özgür basını savunurken bizzat basının bu özgürlüğü kötüye kullanıyor olması üzücüdür.
Ancak Kuzey Kıbrısta yaşananları anlamak için çaba ve emek sarf eden, sadece egemenlerle değil sivil toplumla ve sokaktaki insanla da görüşen, onlarla zaman harcayan, okuruna doğru ve yansız haber ulaştırmak kaygısı dışında kaygılar taşımayan basın emekçileri ve medya kuruluşları da vardır. Kavgamızı onlarla dayanışarak, onlardan güç alarak sürdürmeye devam edeceğiz.
Tijen Zeybek (26 Ocak 2003 Evrensel-Türkiye)
10 Ocak 2003
Halk Koyun mudur
Hâlâ televizyonlara çıkıp Halk bu planı bilmiyor.demiyorlar mı hayretten ne düşüneceğimi şaşırıyorum. Bazıları Halk yanlış bilgilendiriliyor. Bu plan esaret planıdır diyor. Hatta kimileri Halka bu planda olmayan şeyler varmış, olan şeyler de yokmuş gibi gösteriliyor. diyor. Yani kim bu halk. Halk sen, ben, biz değil miyiz? Eğer öyleyse biz aptal mıyız? Biz okuma yazması olmayan kara cahiller miyiz? Biz dünyayla bağlantısı kopuk, balta girmemiş ormanlarda yaşayan yerlilermiyiz? Yoksa biz yılın dokuz ayı karlardan yolları kapanan, kırsal kesim insanları mıyız? Yoksa okuduğunu anlamayan, kandırılmaya açık, hafifçe alık saftirikler miyiz?
Bütün bunları bıkmadan usanmadan, her uzatılan mikrofona papağan gibi tekrarlayanların kafasındaki halk imgesi nasıl bir şey acaba? Onlara göre halk dediğin kalabalık, çobanlarının arkasından giden koyunlar olmalı. Çoban nereye giderse gitmeli, nerede durursa durmalı. Çoban kurt olup kuzuları yese dahi koyunluğa devam etmeli.
Halk koyun mudur?
Zaten bunlar değil midir en küçük bir farklı söylem ve eylem de çevrenizdekileri Her koyun kendi bacağından asılır. Siz ona uymayın.diye uyaran. Bu zihniyet değil midir gelenekselleşmiş haksız uygulamalara, yasa dışı emirlere dur diyenleri yalnızlaştırmak için diğerlerine Sakın ona uyma. Sürüden ayrılanı kurt kapar.diyen.
Halk sürü müdür?
Bin bir yalan ve küçümsedikleri halkın güveninin istismarıyla oturdukları koltuklarda padişahlıklarını ilân eden bu seçilmiş krallar ın gözünde halk hiç büyümeyen çocuklardır. Ve bütün çocuklar gibi idare edilmeli, ana-babalarının sözünden çıkmamaları onlara iyice belletilmeli ve böyle bir yola meylettikleri zaman da dövülmelidirler. Bütün çocuklar yaramazlık yaparlar ve mutlaka sonunda özür dilemelidirler. El etek öpüp, af dileyen, beş kilometre öteden dahi ceket düğmelerini ilikleyenler hayırlı evlatlardır. Diğerleri hayırsızdırlar, ihanet içindedirler, çizmeyi aşmıştırlar, çok ileri gitmiştirler velhasıl dayağı hak etmiştirler. Çocuklar da böylesi muameleye asla layık değildirler.
Halk çocuk mudur?
Bu ülkenin yüzde doksanı okuma yazma biliyor. Bu ülke gençliğinin neredeyse tümü üniversite mezunu ve büyük bir kısmı işsiz. Şimdi, bu seçilmiş krallar ve onların önünde ceket ilikleyip, emirlerine amade duran kraldan kralcılar bilmiyorlar mı ki bu okumuş yazmışlar aylardan beridir tüm gazetelerin ekinde verilen Annan Planını okuyorlar. Hiç akılları kesmiyor mu ki bu işsiz ve işli üniversite mezunları internetlerde geziniyorlar ve oralardan Annan Planının orijinalini bulup çatır çatır okuyorlar. Şimdi bu kafasındaki halk imgesinde bir gariplik sezilen kesim bilmiyorlar mı ki aylardır bütün köşe yazarları Annan Planının gerek hukuki dil gerekse siyasi terimler dolayısıyla kolayca anlaşılamayacak bölümleri hakkında neredeyse ayrıntının ayrıntısını anlatıyorlar. Ve ben, sen, biz yani halk durup dinlenmeden bunları okuyup içimize sindiriyoruz.
Bu, bizim hafifçe alık olduğumuzdan iyice emin olan yaşlılar güruhu ve düşünme özürlü takipçileri işlerini halâ gece yarıları kapıların altından attıkları pusulalarla mı görüyorlar ki bizim de teknolojiden yararlanmadığımızı zannediyorlar.
Biz okuduğumuzu anlıyoruz, anlamadığımızı otoritelere soruyoruz. Tahmin edebileceğiniz gibi de otorite dendi mi aklımıza siz gelmiyorsunuz. Sizi çağrıştıran terimler daha çok bağnazlık, dayatmacılık, küçümseme, paranoya, megalomani, padişahlık vb.
Tijen Zeybek (10 Ocak 2003 Yenidüzen)
Bütün bunları bıkmadan usanmadan, her uzatılan mikrofona papağan gibi tekrarlayanların kafasındaki halk imgesi nasıl bir şey acaba? Onlara göre halk dediğin kalabalık, çobanlarının arkasından giden koyunlar olmalı. Çoban nereye giderse gitmeli, nerede durursa durmalı. Çoban kurt olup kuzuları yese dahi koyunluğa devam etmeli.
Halk koyun mudur?
Zaten bunlar değil midir en küçük bir farklı söylem ve eylem de çevrenizdekileri Her koyun kendi bacağından asılır. Siz ona uymayın.diye uyaran. Bu zihniyet değil midir gelenekselleşmiş haksız uygulamalara, yasa dışı emirlere dur diyenleri yalnızlaştırmak için diğerlerine Sakın ona uyma. Sürüden ayrılanı kurt kapar.diyen.
Halk sürü müdür?
Bin bir yalan ve küçümsedikleri halkın güveninin istismarıyla oturdukları koltuklarda padişahlıklarını ilân eden bu seçilmiş krallar ın gözünde halk hiç büyümeyen çocuklardır. Ve bütün çocuklar gibi idare edilmeli, ana-babalarının sözünden çıkmamaları onlara iyice belletilmeli ve böyle bir yola meylettikleri zaman da dövülmelidirler. Bütün çocuklar yaramazlık yaparlar ve mutlaka sonunda özür dilemelidirler. El etek öpüp, af dileyen, beş kilometre öteden dahi ceket düğmelerini ilikleyenler hayırlı evlatlardır. Diğerleri hayırsızdırlar, ihanet içindedirler, çizmeyi aşmıştırlar, çok ileri gitmiştirler velhasıl dayağı hak etmiştirler. Çocuklar da böylesi muameleye asla layık değildirler.
Halk çocuk mudur?
Bu ülkenin yüzde doksanı okuma yazma biliyor. Bu ülke gençliğinin neredeyse tümü üniversite mezunu ve büyük bir kısmı işsiz. Şimdi, bu seçilmiş krallar ve onların önünde ceket ilikleyip, emirlerine amade duran kraldan kralcılar bilmiyorlar mı ki bu okumuş yazmışlar aylardan beridir tüm gazetelerin ekinde verilen Annan Planını okuyorlar. Hiç akılları kesmiyor mu ki bu işsiz ve işli üniversite mezunları internetlerde geziniyorlar ve oralardan Annan Planının orijinalini bulup çatır çatır okuyorlar. Şimdi bu kafasındaki halk imgesinde bir gariplik sezilen kesim bilmiyorlar mı ki aylardır bütün köşe yazarları Annan Planının gerek hukuki dil gerekse siyasi terimler dolayısıyla kolayca anlaşılamayacak bölümleri hakkında neredeyse ayrıntının ayrıntısını anlatıyorlar. Ve ben, sen, biz yani halk durup dinlenmeden bunları okuyup içimize sindiriyoruz.
Bu, bizim hafifçe alık olduğumuzdan iyice emin olan yaşlılar güruhu ve düşünme özürlü takipçileri işlerini halâ gece yarıları kapıların altından attıkları pusulalarla mı görüyorlar ki bizim de teknolojiden yararlanmadığımızı zannediyorlar.
Biz okuduğumuzu anlıyoruz, anlamadığımızı otoritelere soruyoruz. Tahmin edebileceğiniz gibi de otorite dendi mi aklımıza siz gelmiyorsunuz. Sizi çağrıştıran terimler daha çok bağnazlık, dayatmacılık, küçümseme, paranoya, megalomani, padişahlık vb.
Tijen Zeybek (10 Ocak 2003 Yenidüzen)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)