Hüzün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hüzün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Aralık 2002

KEŞKE…

Cama dayamış burnumu dışarı bakıyorum. Güneş deli gibi parlıyor gökyüzünde. Bulutsuz, dümdüz bir mavi, yeşilsiz bir ova ve kupkuru topraklar. Sonbaharı arıyor gözlerim nafile. Sonbahar küs, kış dargın sanki. Sonsuza kadar yaz’la mahkûm edildik birbirimize. Sararan yaprakları değil gencecik dostları, yakınları katmış götürüyor rüzgâr. Sorsam ona, nereye? Açsam camı ve uzatsam başımı dışarı, bağırsam var gücümle, sorsam mor dağlara, haykırsam boz ovaya, Mesarya’nın yalnız Alıc’ı, sırdaşım Zeytin, Mağaralı Kıraç cevap verin, desem; herkes böyle nereye? Ne bu acele ölmek için, ne bu acele gitmek için. Niye dökmez ağaçlar yapraklarını, niye salkım salkım bulutlar sarkmaz gökyüzünden yeryüzüne, niye esmez sert rüzgârlar ve içimi serinletecek yağmurlar nerede? Ne bu “kalplerdeki kriz” böyle. Neyin krizi bu, sevgisizlik mi, arkadaşsızlık mı, zamansızlık mı. Nedir bozan gövdelerimizdeki “sonsuz uyumu”? Bıktım gazete sayfalarına yansıyan dost yüzlerin ölüm ilanlarından  Bıktım yakınımdaki gencecik insanların sonbahar yaprakları gibi toprağa koşmalarından. Apansız yere serilen dipdiri gövdeler ve hep aynı teşhis, hep aynı görünmez düşman; kalp krizi, kalp krizi, kalp krizi...

Hüzün mevsimidir sonbahar, hüznün renkleridir sarılar, turuncular. Hoş sarıda acı daha ağır basar hüzünden. Adam sende! Acı hüzne uyanmış yüreklere ne yapar. Gencecik bir fidan yıkılırsa aniden, yemyeşil bir yaprak kopuverirse umarsız dalından, kapı gibi bir adam ölüverirse kalp kapakçığının minicik bir an duraksamasından, işte o minicik an uzadıkça uzar da hiç bitmezse sonsuza kadar, anaların yüreği ne olur, babaların ciğeri ne olur. Güneş böyle utanmazca parlamaya devam edebilir mi? Nasıl mahcup olmaz gökyüzü bulutsuzluğundan.

Aslında tanrı denen şey ölüm olmalı. Evet! Dünyadaki gerçek tanrı ölüm. Bir tek ölüme yakışır tanrı olmak. Kimsenin gücünün yetmediği, kimsenin kafa tutamadığı tek gerçek o çünkü.
Ve ölümden sonra, gidenden sonra bir tek çaresizliğiniz kalır geriye. Ne kadar yakıcıdır “keşke”ler. Keşke o gün daha uzun konuşsaydık. İyi görünmüyordu. Keşke, neyin var, diye sorsaydım, keşke sadece selâmlaşmak yerine sıkı sıkı sarılsaydık birbirimize., keşke şu lânet olasıca Kıbrıs meselesi yerine, diz dize otursak da çocukluğumuzu hatırlasaydık yeniden. Keşke çocuklarımızı tanıştırmayı planlasaydık, keşke “bize de gel” deseydim..

Kasım’ların sonbahar olduğu zamanlar istiyorum, gri-beyaz bulutların mor dağları tüller gibi örttüğü sonbaharlar istiyorum, yağmurlu sabahlar, gök gürültülü geceler istiyorum. Dostlarımı ve yakınlarımı “keşke”lerle sonsuzluğa uğurlamak değil, ömrümü onlarla geçirmek istiyorum. Hep kalan olmak kötü, geride kalan bir anne olmaksa sarıların en acısıyla taçlanmak demek. Bir oğulu uğurlayıp da geride kalan baba olmak, kederden yataklarda yatmak, zehir zemberek uykulara dalmak, acı sarı kâbuslarda kaybolmak demek.

Saklanmak istiyorum, gündelik olandan uzaklaşmak, güneş böyle deli deli parladığı sürece gök yüzüne bakmamak, yağmurlar yağana kadar uyumak, uyumak, uyumak....

Tijen Zeybek