25 Haziran 2013

Ah Çocuk


açsın çocuk 
sıcak bir yataktan yoksunsun
ah nasıl da yorgunsun kimbilir
nasıl da gaileli uykulardasın
ah çocuk içimi yakıyorsun

Her Zerremde İzi Var



ah bir deli rüzgârım eserim daim
kah bu yanında kah ötesinde alemin
her zerresinde izim var dünya denen hanenin
her zerremde izi var aşk ile yanan ol yüreklerin...

24 Haziran 2013

Anlaşılamamak/Anlayamamak


Hiçbir yere dahil olamamanın yalnızlık ve özgürlük arasındaki o ince çizgisinde dengemi bulmaya çalışırken, kendimi, bana yabancı bir ritüeli izler gibi izlediğimi fark ediyorum. Bu izlek çoğunca naklen olsa da arada bir arşivden de olabiliyor. Arşivimdeki bana ait seçkileri izlerken çoğu anlaşılamamak/anlayamamak noktasındabiten hararetli ilişkilerimdeki beni de bana yabancı bulmadan edemiyorum. Sadece bu kadarla kalsa iyi, işintuhafı benimle ilişkide olan ötekine de yabancılık duyuyorum. Arşiv görüntülerde yer alan ben ve öteki muhabbetine karşın izlekteki ben’in her ikisini de kendine bunca uzak buluşu nasıl mümkün olabilir.

Anlaşılamamak/anlayamamak temelli ayrılıklarda bir “şey”in içinden o “şey”in dışına fırlatıldığım duygusuna kapılmadan edemiyorum.  Bu “şey” aşk olur, şiir olur, yazı olur, gül olur, dostluk olur, kavga olur fark etmez.  Böylesi hızlanmış yürek atışı eşliğinde yaşanan “dışındalık” özgürlükten çok yalnızlığa yakın durur. Çok “sen” olursun, çok “iç’ten” olursun aşktan kovulursun. Çok “sen” çok “iç’ten” olunca yakındır şiirden, yazıdan da kovulursun. Hatta bu çok kendin olma halinde ısrarcı olursan “şair”den de “yazar”dan da kovulma ihtimalin artar. Sakıncalı olursun.

İşte tam da bu noktada bir yolun sapağında, yeni bir yazının ilk paragrafında buluyorum kendimi. Fon müziği de ruh halime çok uygun düşüyor doğrusu. Sabahın körü  ve trafiğin gitmekle durmak arasındaki tereddüdünün bunalttığı “ben” radyonun düğmesine dokunuyor. Trafiğin akışına münasip ikircikli bir ses bol tekrarlı söylemiyle bir çocuğa belletir gibi belletmek niyetinde söylediklerini. Oysa sesindeki ikircikli tını, tekrarları anında etkisiz ve sıkıcı kılıyor farkında değil.  Ses, gazeteden okuyacağı kötü haber dolayısıyla peşinen özür diliyor ve haberin ardından sünnet edilen çocuğun ağzına tıkılan lokum gibi “Haydi! Biraz gülümseyin”demeyi de ihmal etmiyor.  Bir kötü haber, bir “Lütfen gülümseyin”, bir kötü haber daha, arkasından “N’ooolur gülümsemeyi ihmal etmeyin” Bu Çetin Altan’vari sunuma biraz değil çok gülüyorum ben. Programcının 23 Nisan çocuğu kılıklı haline mi yoksa biz dinleyenleri sünnet çocuğu yerine koyma niyetine mi güldüğüme karar veremiyorum.

Gene kendi her şeyin “dışında” olma duyguma dönüyorum. Kolay oluyor. Bunun için topu başı iki düğmeye basıyorum; biri radyonun, diğeri arabanın camının. İşte düşüncelerimle birlikte ve böyle olunca da tüm arşivimle birlikte dört tekerlekli bir kavanozdayım.  Hazır bu moddayken  “kavga”dan son kovuluşumdan aldığım yaraların bir çetelesini tutmaya karar veriyorum. Kendimi iyice yokluyorum. Kısa bir süre sonra kovuluş envanterim dökülüyor ortaya; epeyce yazı, birkaç deneme, üç beş şiir, birkaç öykü. Hiç de fena değil. Buraya kadar iyi de  “yazı” ve “şiir”den kovuluşumun içimi burkan acı sıvısından nasıl kurtulacaktım. Bu acının yazı olarak, öykü olarak hatta şiir olarak çıkacağı yoktu içimden. Sürekli bir yürek kütürtüsüne dönüşen, sivri uçlu, kocaman bir kaya gibi duruyordu içimde. Kavga’dan kovulmak katlanılabilir bir şey iken  “şiir” ve “yazı”dan kovulmak katlanılabilir bir şey olmamakta ısrarcıydı. Kavga’dan kovulmak herhangi bir ihanete uğramışlık duygusu uyandırmazken “şiir” ya da “yazı”dan kovulmak arabesk bir ihanet duygusu barındırıyordu içinde.

Gene çok fazla, gereğinden fazla “ben” oluyorum bu satırlarda. “İç’ten”liğimin doz aşımına uğruyorum ve bu doğal olarak bir zehirlenmeye yol açıyor. Ayrıca samimiyetin de bu kadarı son derece sakıncalı bir boyut katıyor ilişkilerime. Yazma eylemim bir çeşit “glastnost” ve “perestroika”ya (yazılışını boş veriyorum bu anda) dönüşüyor ve buna rağmen ben soyunmaya doyamıyorum hâlâ.  Arşivden sürdüğüm izler yeni bir kararın eşiğine getiriyor beni. Ödünç şemsiyeyi verip yazılarımı almanın zamanı gelmiştir belki de. Ödünç şemsiyeyle birlikte ödünç kavgayı da verecektim kuşkusuz. Ödünç zamanı, ödünç mekânı ve ödünç meydanı da. Son kovuluşumun izlerini üzerimden silme iddiasındaki, her türlü “hesap verme” yükünden azat olduğunu söyleyen Sisifos, iddiasının hesabını veremeyerek en iyisinin bu iddiadan vazgeçmek olduğuna karar vermişti anladığım kadarıyla. Eh şaşılacak çok şey de yoktu bunda.  Bir kez daha eşikten dönmenin marazı yanında bir kez daha haklı çıkmanın rahatlığı bir tavla kutusu gibi koltuğumun altında, bir türlü hiçbir “şey”e dahil olamamanın bildik duygusuyla köşeme dönüyorum.    



Tijen Zeybek
25/04/02

AKIŞ NEYEDİR

“Hangi nehrin akarsuyudur baktığın?” diye sorarak başlayalım bugün hayata. Sorularla uyanalım ki sabah çiyinde göz göze geldiğimiz sürgün bir cevap olabilsin bütün bunlara.  Ay ve güneşin gökyüzünde işaretleştiği saatlere denk getirelim zamanı. Öyle yapalım ki şaşkınca bakan birileri varsa etrafımızda onlara vereceğimiz cevaba katmerli bir doğa mucizesi eşlik etsin.  Hayatın sürprizlerini hiyerarşi içinde sıraya sokup çözülecek problemler olarak görenlere “Evet.”diyelim cesurca. Evet, ne yardan ne de serden geçmiyorum ben. Ne aydan ne de güneşten. Baksanıza nasılda mucizeyi gündelik bir şey gibi seriyorlar ayaklarımızın altına.
Dahaları varsa aşklarımızı, arzularımızı ve kavgalarımızı sıraya dizerek yaşamamızı isteyen; Kıbrıs meselesi öncelikli sorunumuzdur diyen, kahkahalarla gülelim onlara. Gülelim ve diyelim ki hem köpeği tok hem ekmeği bütün istemeye devam edeceğim ben.

Benim gözümü diktiğim nehirlerin suyu insana dair olan her şeye ama her şeye akar, duraksız. Bugün kavgayadır akış yarın aşkadır. Sabah güneşeyse uyanış akşam ayadır, yıldızadır. İkindileri rüyasız, serin uykulara akar suyum bazen. Gün olur kırmızı gül desenlidir varoluş, gün olur kurutulmuş kına çiçeği yaprağıdır. Doğam buyken, mevsimler dört, renk sayısızken, çiçek sonsuz, gökyüzü bitimsiz ve yıldızlar her şeyden çok iken nasıl sırt çeviririm bütün bunlara. 

Bir Mayıs gününde imkânsızlığından seversiniz birini, oysa o size ağzınızdan vurulmuştur.  Kabahati şiire atar kurtulursunuz. Nasıl olsa şair *Demdir Deyip Çekiyorum hayatı içime, Ciğerlerim doluyor nefesinle, Es benimle Eyyy şiirim olan kadın, Çek beni içine buyurmuştur.  Siz de öyle yaparsınız. Bütün suçu şiire yıkar, bütün kabahati şairde bulur, sözün bittiği yere varılmıştır, söz kırılmış eylem şaha kalkmıştır dersiniz, çekersiniz hayatı derin derin içinize, olur biter.  Bu havalar buna müsaittir. Siz de kışkırtılmaya müsait olun. Bakanlar kurulu kararlarıyla üzülüp, hükümet genelgeleriyle saygı duruşunda bulunmaktan vazgeçin. Taammüden âşık olunmaz ama taammüden adam öldürülür bu dünyada. Taammüden telefonlar dinlenir, taammüden bombalar patlar. Siz de taammüden  cayın bugün işe gitmekten. Failler bulunamıyor madem ve failleri bulamayanlar dururken hiç öyle kabahatleri olmayanlar el çektiriliyor işlerinden, maaşlara zam yapılamıyor, trafik kazaları durdurulamıyor, kanser yapıcı kimyasalların domates, kabak, enginar, çilek kılığında evlerimize girmesine engel olunamıyor, çocukları ata çeviren kolej sınavları kaldırılamıyor,  tek mesaiye geçilemiyorsa,  günde on kere elektrik kesiliyorsa taammüden itaatsizliğin vakti gelmiş demektir.

Hangi nehrin akarsuyudur baktığın, diye sorun kendi kendinize. Çok durgun akar Kıbrıs’ın suları.  Ve bazen durgun akan su melânkoli yaratır.  Ve durgun akan su hayal bohçasını açandır. Serer önünüze bohçayı “taş”lar baş olur, serer önünüze bohçayı dostlar düşman, kurtlar padişah olur, serer önünüze bohçayı Temmuz’lar kanar, Ağustos yanar, ada ortasından bölünür, yarısı Rum yarısı Türk olur.  Kıbrıs’ın durgun akan suyuna kapılırsanız uzun uykularınıza kâbuslar, kaba gölgelerde yaptığınız şekerlemelere huzursuz ruhlar musallat olur.
Güpegündüz serseri kurşuna nispet serseri bir havan topu düşüverir damınıza. Güpegündüz, silâhlı askerler düşer payınıza. Derler ki “Geçemezsiniz!”. Baktığınız nehrin akarsuyu dingin olduğu için siz de geçmezsiniz. Yani demem o ki “geçmeyiverirsiniz” olur biter. 

Ben diyorum ki azgın akan suyu arasak artık, deli deli coşan, akış batıyayken doğu diye tutturan... Hayal bohçasını kapatsak artık, birkaç tane de düğüm atsak üstünden.   Desek ki “Göstermiyoruz kimlik-pasaport, özgürlük hemen şimdi”, desek ki “Asgari ücret bir milyar, hemen şimdi”, desek ki “Derhal imha edilsin bütün silâhlar, barış hemen şimdi”...



Tijen Zeybek
Mart, 2004


*Cumhur Deliceırmak’ın şiirinden

AH ZAMAN VAH ZAMAN


Rakamlardan ve dilimlenmiş, ayrılmış, tutulmuş, vaat edilmiş zamanlardan sıyrılmak ne güzel olurdu. Kesintisiz bir zaman.  Yani sonsuzluk. Sonsuzluk içinde sonlu olan bize bunu hatırlatan düzenlemeler olmasa. Yatma saatleri, kalkma saatleri, işe gitme zamanı, yemek yeme vakti... Böyle ayrılıp, parçalara bölününce insan hep bir şeyleri kaçırdığı duygusuna kapılıyor. İşe geç kalmıştır, yemek vakti geçmiştir, erken uyanmıştır, vaktinde uyuyamamıştır. Hep bir şeyleri “zamanında” yapamama duygusu. Yeşil yandığında azıcık ağırdan alsanız arkadaki olanca gücüyle yüklenir arabanın kornasına. “Sallanma kızım, geç kalıyoruz.” Sabahları anneler mahmur çocuklara ha bire yüklenir, “Çabuk ol sütünü iç, canlan, hadi ayakkabılarını giy, arabaya koş.” 

Zamanlar daha küçük parçalara bölündükçe tencereler de düdük çalmaya başladı.  Düdüklü tencere “ayrılmış zamanların” bir icadıdır.  Bu yaygaracı icat, ikide bir kaynayan tencereye gidip bakma, yemeğin pişip pişmediğini kontrol etme,  bazı malzemeleri belli pişme aralarında yemeğe katma gibi ona, o emek verilmiş, hak edilmiş lezzeti katan zamandan yoksun insanların olmazsa olmazıdır. 
Saat başı “di di diit, di di diit...”diye öten saatler de öyle. Nedir muştuladıkları. Ömürden geçen bir saat daha mı? Yok hayır. Kolunda o saati taşıyan bunu aklının ucundan bile geçirmez. Yetişilecek bir randevusu, bitirilecek bir işi vardır. Uğruna yaşamı ıskaladığı. Saatlerin zilleri yağmurdan sonraki toprak kokusunu derin derin içinize çekmenizi ve doğaya can katan damlacıkları seyretmeyi kaçırmamanızı hatırlatmak için çalmaz asla.  Ya da yazın son demlerinde batan güneşin deniz kıyısından seyredenlere inanılmaz renkler sunduğunu ki ressamların düşlerine giren renklerdir onlar.
İşte bu bölünmüş, ayrılmış zamanlar hakiki yaşama dair ne varsa unutturur, kurgusal yaşama ayak uydurmanızı sağlarlar. Öyle ki bir süre sonra isteseniz bile kapıldığınız bu koşuşturma burgacından çıkamaz, kurtulamazsınız.

Meselâ ben. Sabahın o en serin zamanında, üstüne üstlük geceden onca uykusuz kalmışlığım da varken, beynimin kıvrımlarına yılların yerleştirdiği o lânet olası saatin çalmayan zilini duymadan edemiyorum.  O zilini sessizce ama ısrarla çalar benim için. Her gün. Aynı vakitte. Sabahın altısında pat diye, evet evet PATT diye uyanıyorum.  Beynim üstüne düşeni yapmış olmanın, beni uyandırmış olmanın rahatlığıyla hemen günlük işleri plânlamaya girişirken ben, o HAKİKİ, henüz tam “uyanmamış” ben kısacık bir süre bu iki dünya arasında kararsız kalırım.  Durduramıyorum. ‘Stop’düğmesi falan yok, içime işlemiş, beni oraya buraya yetiştirme telâşıyla, bayram, yortu demeden sabahın köründe uyandıran bu saatin. 
Oysa gündüzün geceyi ve gecenin gündüzü kovaladığı, aydınlık ve karanlık dışında bölünmemiş mucize zamanlar da yaşamak isterdim. Gün doğumundan gün batımına kadar olan sürenin 24’e bölünmediği “bütün” bir gün isterdim. O güzelim sonsuzluk duygusunun içinde asılı kalmak, öyle boşlukta, bir saatin sarkacı gibi, geçen zamandan bağımsız, sallanıp durmak isterdim.
Herkesin her şey olduğu, herşey olmak için koşturduğu bu zamana inat, sessiz, zamansız, bilge bir saat sarkacı olabilirim ben. 


Tijen Zeybek
06/08/01