21 Şubat 2003

Çok Geç Duydum, İçim Acıdı

Çok geç duydum ve içim acıdı. Çok acıdı. Eşi bulunmaz “devletimizin” örneksiz kurumlarından birinde, Devlet Hastanesinde el birliğiyle bir cinayet daha işlenmiş. Küçücük bir kız çocuğu, güzeller güzeli. Kısacık ömründe kanser illetine kafa tutmuş, bu ölümcül hastalığa rağmen ayakta kalmış ama işte sistemsizliğe, başıbozukluğa, çürümüşlüğe karşı duramamış ufacık gövdesi. Cumartesi dershanesine gitmiş, Pazar da hastaneye... tuzağa. Evet hastane bir tuzak. Bu coğrafyada, bu egemenlerin egemenliğindeki hastane bir kumpas. Olağanüstü durumlarda, acil ihtiyacınız olduğu zamanlarda, ölümle burun buruna geldiğinizde size yardım etmek için oradaymış gibi yapıyor. (Mış gibi yapıyor çünkü devlet bütçesini ellerinde tutanlar öyle olmasını istiyor.) Ama bu sadece bir tuzak ve kanıp içine düştünüz mü genellikle sağ çıkamıyorsunuz. Çünkü hastane hastane değil bir yokluklar, yoksunluklar ülkesi. Onun da ötesinde, kötü yönetimden ve sistemsizlikten dolayı var olanları da bulamama, kullanamama, değerlendirememe labirenti. Doğru dürüst, yetenekli, eline düşen hasta için canhıraş çırpınan doktorların da elini kolunu bağlamayı başaran bir “arap saçı” abidesi.

Hastanenin güvenilmezliğini teyit edecek yığınla birebir tecrübeye sahibiz. Hepimiz, tek tek, bundan eminim. Ama sadece başı ağrısa soluğu Amerikalarda, İngilterelerde alan muktedirlere bakmak kâfi. Onlar “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz.”diyen bir anlayışın sempatizanları değiller. Ne görüntüde ne de gerçekte. Onlar, yani bu ülkenin egemenleri, yönetenleri, hastane cihazsızlıktan, okullar bakımsızlıktan yıkılsa konforlarından, mersedeslerinden asla feragat etmeyeceklerini kafamıza vura vura bize anlatan, gözümüze soka soka belleten bir güruh. Onlar, şatafatlı saraylarında, sayfiye evlerinde, villalarında bonfilelerle ve havyarla beslenirken ve pahalı hobilerini sanat diye icra ederken ve bu hobilerin masraflarını dahi devlete ödetirken kendilerini o kadar unutmuşlar ki “İnsan ne demek?”, “Halk ne demek?”, “ Evlat ne demek?” diye sorsanız tümüne “para, para, para” ya da “iktidar, iktidar, iktidar” diye cevap vereceklerdir. Gün gele açlıktan kapılarına dayansanız “Yiyecek ekmeğimiz yok, ekmek isteriz!”diye haykırsanız tıpkı Mari Antuanet gibi “Pasta yesenize.”diyeceklerdir.

Halâ anlamadık mı “egemenlik, egemenlik” diye tutturanların hangi egemenlikten bahsettiğini. Onlar aslında düpedüz kendi iktidarlarından, kendi egemenliklerinden bahsetmektedirler. Kaybedecekleri ihtimaliyle deliye döndükleri yegâne koşul budur. Hepimizin yaşamı pahasına sürdürmeye çalıştıkları bu düzeni cesetler üzerine kurdular devamını da cesetler üzerinden getirmekte onlar için hiçbir sakınca yoktur. Bu yüzdendir ki adanın cephaneliğe dönmesi, yüzen tatbikat alanı olması, bütün bunların kanseri artırması, ölüm nedenlerinin büyük bir kısmının kalp krizine ya da kansere bağlı olması onları hiç ırgalamaz. Önemli olan mersedeslerin yenilenmesi, saray mefruşatlarının değiştirilmesi, başları ağrıdığında onları Amerikalara taşıyacak uçakların parmaklarının bir işaretini beklemesidir.

O küçük yavrucuğun, Asya’nın babası arkadaşımdır. İçim parçalanarak evlerine gittim, acılarına ortak olmaya çalıştım. Dört bir yan melekler kadar güzel kızlarının resmiyle doluydu. Aslında bizim, dışarıdan o eve girenlerin görebilecekleriydi sadece resimler. Ya anılar, sesler, yaşananlar. Yüreğim ezim ezim oldu... delirdim. Asya’nın anneciğinin gözleri kederle doluydu. Kederle ve kahırla. Böylesi bir acının paylaşılır yanı yok. Paylaşamazsınız. Onların, yavrularını kaybeden bu anne babanın duyduğu kocaman boşluğu, o korkunç çaresizliği, o dayanılmaz acıyı bir nebzecik olsun, bir anlığına dahi omuzlarından alamazsınız. “Biz kızımızı artık ortaokula hazırlıyorduk.”dedi Ahmet.

Evet, hepimizin yaptığı gibi. Bencilce ve haksızca halkın parasını kendi konforları ve özel harcamaları için savuranların bizler için hazırladığı tuzakları hiç düşünmeden.

Kaza geçirmemeye bakın, hastalanmamaya. Eğer bunlar başınıza gelirse de şansınıza güvenin ya da ülkemizin Güney yarısındaki gelişmiş, teknik donanıma sahip hastanelere. Ona da rahat koltuklarında oturanlar izin verirse ya da oraya kadar dayanacak şansınız olursa.

Tijen Zeybek (20 Şubat 2003-Yenidüzen)

17 Şubat 2003

Ateş - Çörek - Helva - Şarap - Keklik

Evet. Bunca soğuğa ve yağmura rağmen adanın Kuzeyinde ateş hüküm sürüyor. Her köyde, her bölgede Barış Ateşleri yanıyor. Biz de yaktık Cumartesi akşamı. Cihangir’de. Şöyle kocamannn bir ateş. Kuru okaliptüs ve zeytin dalları çıtır çıtır tutuşurken havayı kaplayan koku muhteşemdi. Hem ağaçların o kendi tanıdık, geçmişten gelen büyüleyici kokuları, hem de aynı amaç etrafında birleşebilmenin verdiği o kendine güvenin, o “sağlamlık” duygusunun verdiği bambaşka bir kokuydu bu. Korlaşan kütükler devrildikçe kıvılcımlar saçılıyordu etrafa. Terbiye edilmiş, şekle sokulmuş, düzenlenmiş havai fişeklerin yanında bizimkiler alabildiğine serseri, alabildiğine özgür, alabildiğine doğaldılar. Bu yüzden de çok güzeldi kıvılcımlar çook. Bizim köyün meydanında miting alanlarında söylediğimiz şarkıları söyleyip, çörek ve tahin helvası yiyeceğimiz hiç aklıma gelmezdi doğrusu. İşte bu konuda doğduğumuz günden beri tepemizde oturanların nafile ısrarlarına bir teşekkür borçluyuz sanırım. Onlar değişimin önünde durmak için bunca ısrarlı olmasalardı ne gençler dağların ardındaki güzel günleri aramaya çıkar ne de yaşlılar Chauv Bella’yı söylerlerdi köy meydanlarında. (Şimdi bu “chauv”ın yazılışından da pek emin değilim ama...)

Bundan daha güzel bir kış olamazdı yani. Hem yağmur ve soğuk- hem de ne soğuk- hem de kıvılcımlar saçan, alevleri gökyüzüne yükselen iddialı ateşler. Bunlar kebap ateşi değil ha. Mangal ve şömine ateşi hiç değil. Bunlar Barış Ateşi. Bu ateşlerin başında devrimci şarkılar söyleniyor hep bir ağızdan ve çörek, zeytinli, tahın helvası yenip şarap içiliyor. Değişimin önünde durmaya çalışan, bizi sonsuza kadar kendi dar ve gerici kafalarında münasip gördükleri şekilde yaşamaya mahkûm edebileceklerini zannedenlerin yerinde olsam korkardım doğrusu. Halkın sesine kulaklarını kapatıp, onların istediği bir gelecek projesinin önünde faydasız “taş”lar olarak dikilmek ve hep saklanmak zorunda kalmak güç olmalı. Ayrıca da onur kırıcı. Bütün bu güçlüğü ve onursuzluğu ithal destek kuvvetleriyle gidermek mümkün mü? Arınç’ın çağrısına kulak vererek uçaklara dolup dolup gelen onca kalabalığın ilacı varsa önce kendi kafalarına sürsünler denmez mi? Onlar kendi yurttaşlarının desteğinden yoksun sandık dibi kazıntıları değil mi? Yetmiş milyona beğendiremedikleri arkaik fikirlerinin burada da sadece ve sadece kendileri gibi fikirlere sahip arkaik zihniyetlerce itibar göreceğini bilmiyorlar mı? Biliyorlar elbette. Onların ki sadece temkinli olmak. Olur ya başarırlar da diktatörlüğün devamını sağlarlarsa şimdiden alacaklı durumda olmak. Ne olur ne olmaz. Bu kesim işlerini hep böyle görür.
Bütün bunlar olurken hayat sürprizlerini de esirgemiyor Kırlangıç’tan.

Bu sabah (yani Pazar sabahı) uyanır uyanmaz bir keklikle göz göze geldim balkonumda. İnanılmazdı. Perdeyi aralamıştım nasıl bir güne uyandığımı görmek için. Bütün güzelliğiyle bir keklik dışarıdan bana bakıyordu. Hiç kıpırdamadı beni görünce. Başını yana eğerek iyice baktı hatta. (Bak sen! Demek kekliğin de röntgencisi olurmuş!) Bir süre bakıştıktan sonra kapıyı açtım, o zaman biraz uzaklaştı. Ama uçup gitmedi. Çok güzel kanatları vardı. Uzaklaşırken şöyle bir kabarttı onları. Bütün desenleri ortaya çıkacak şekilde. Sonra olduğu yerde durdu ve kafasını yan yan eğerek bana bakmaya devam etti. Diğer kapıdan dışarı süzüldüm çıplak ayak ve usulca ona doğru yürüdüm. Herhalde yaralıdır, uçamıyordur diye geçiyordu aklımdan. Onu kucağıma alayım, güzel boynunu okşayayım, yaralarını iyileştireyim. Niyetimi anlar anlamaz parrrrrrrrr diye uçuverdi hınzır. Demek ki sağlığı yerindeymiş. Balkona bir göz atınca bütün geceyi orada geçirdiğini anladım. Her köşesini tuvalet olarak kullanmış çünkü. İyi de derdi neydi ki bu kekliciğin.

Bir daha ki sefere gene gelirse bir plânım var. Onu kucağıma alıp sevmeden kaçmasına izin vermeyeceğim. Canım keklik. Tanrı hazretleri onu avcıların vahşetinden korusun –mümkünse- dermişim.

Tijen Zeybek (17 Şubat 2003 Yenidüzen)

5 Şubat 2003

“De Ja Vous”

Bu bir kâbus olmalı ya da de ja vous. Ekranlarda görüşmeci, karşısında iktidar partilerinin, iktidarı kendi özel tarihlerinin bir parçası haline getirmiş muktedirlerinin ayakları henüz suya ermemiş evlatçıkları. Kısacık bir bölüm görüyorum bu kâbustan ve bunun bir kâbus olduğunu anlamama yetiyor. Görüşmeci şöyle diyor, aşağı yukarı; “Görmezmisiniz be çocuklar Rum nasıl silahlanır  Her gün yeni tank tüfek alır. E hal böyleyken Türkiye’nin askerini azaltması ya da çekmesi nasıl olacak?” Hiçbir “vatan evladının  gıkı çıkmıyor “tabiyatıynan”. Kimsecikler, böylesi bir talep hangi BM plânında var, planın hangi sahifesinde, hangi satırında yer alıyor, diye soracak olmuyor, sorar gibi dahi olmuyor en azından. Gerçek bir “ben bu filmi daha önce görmüştüm”duygusu sarıyor tüm benliğimi. Artık uyansam iyi olacak, ama kâbuslar uzun sürer, öyle hemencecik uyanamazsınız. Özellikle bu topraklarda yaşayanların başına çöken kâbuslar “taş”lar kadar, “demir”ler kadar, ağırdır.

Tatildeyim ve tatilde oluşum bu kâbusları görmeme engel değil. Tv kanalları tatile çıkmıyor hiç, gazeteler de öyle ve eş dost sohbetleri de. Hatta reklamlar bile. Hele bir tanesi var ki, iki yüzlülüğün görsel alanda nasıl bir sanat eseri halinde sunulabileceğinin abidesi adeta. Uzan’ın Genç Parti’sinin sözde savaş karşıtı reklâmından söz ediyorum. “Türkiye’de yaşayan insanların %90’ı bu savaşa karşı...”diye öyle bir girişi var ki Kıbrıs konusundaki faşizan yaklaşımını, kitleleri nasıl hiçe saydığını, onlara nasıl da pahalı cicilerinin üzerine konmuş ve tek bir el hareketiyle silkelenesi tozlar olarak baktığını bilmesek çoğulculuğa inandığını zannedeceğiz. Miting alanında toplanan altmış bin insanı hiçe sayan sözleriyle hepimizi aşağılayan sanki o değil. Ve en hafifinden çirkin yaklaşımına gösterdiğimiz tepki kendisine hatırlatılınca da “Beş on gün bağırır, susarlar.”diyen ve “eylemsiz” Kıbrıs Türkünü gazaba getirerek bütün telsim hatlarını iade ettiren o değil. Bu şımarık çocuk sanki seçimlerden ders almamış gibi, yenilen pehlivan güreşe doymazmış misali, yakaladığı her alanda, yumrukları sıkılı, havaya havaya sekiyor. Ve reklamlardaki tok ve etkileyici ses, hepimizi, ama özellikle de Kıbrıs Türkü’nü, patronuyla yaşadığı bu ilginç deneyimden sonra iyice aptal yerine koyarak devam ediyor: “Unutmayın!, Millet kendi iradesine karşı çıkanlardan hesap sorar.” Vay Uzun efendi vay. Neler de bilirmiş bu küçük, Türkiye’nin Berlusconi’si olmaya aday, Amerikan makyajlı, yeni yetme siyasetçi.

Eh işte! Kâbus. Gör gör, terle. Kendi kâbuslarında bile bir tekrar, bir de ja vous. Neyse ki tatil, neyse ki kış, neyse ki sabah sabah uyanınca gökkuşağı beni bekliyor oluyor mor dağlarımın eteklerinde. Ve canım sıkılınca koşuyorum aşağı, küçük bir tur Mesaryamın göbeğinde, elimde bir demet nergisle geliyorum evime. Derin bir nefes çekiyorum sarı gözlü başlarına gömüp burnumu, derin derin kokluyorum. Ne kâbuslardan eser kalıyor üzerimde, ne demir ne de “taş”lardan. Sarışın sürprizler gibi nergisler. İpeksi kucaklar kadar sıcacık ve sarışın başları. Gökkuşağı öylesine renkli ki, o kadar iyi geliyor ki ruhuma, sadece bakışlarımla değil bütün varlığım ve düşüncemle ulaşıyorum Mesarya’dan Trodos’a.

Ve kim ne derse desin, hangi milliyetçi akıl çizdirirse çizdirsin o kocaman bayrakları dağlara, insanlığa yakışan barıştır, kardeşliktir. Ülkelere yakışan sınırsızlıktır. Bütün insanlar kardeştir ve evimiz dünyadır. Kıbrıs yarım değildir, Kıbrıs ve Kıbrıs’ta yaşayanlar bir bütündür. Kıbrıs’ın bütünlüğü ancak bir başka bütüne, dünyaya dahil olmak içindir. O kocaman bütünün bir parçası olmak içindir.

Sınırsız, dibine kadar özgür hayatlar için, sınırsız ve dibine kadar özgür düşler isterim. Doğrudur, uzun sürer kâbuslar ve ağırdır taşlar. Ama ne kâbuslar ne de “taş”lar sonsuz değildir. Her kâbus uyanıklığa mahkûmdur ve her taş da zamana, zaman içinde ufalanmaya...

Tijen Zeybek (5 Şubat 2003 Yenidüzen)

30 Ocak 2003

Ne Demeye ve Hangi Hakla...

Şubat tatili geliyor ya, son derece mutluyuz bu durumdan. Hakiki bir ders yorgunu oğlum. Git okula, çık okuldan, koş etüde, dersti, ödevdi derken bunaldı haklı olarak. E haftada kırk saat da kırk saat diye dayatanlar utansın. Bir de yaz mesaimizi kırparak bu kırk saatleri daha da uzattılar. Sabah sekiz akşam beş. Aslında sabah yedi buçuk akşam altı demek bu. İster istemez çocuklar da katılıyor bu yorgun sarmalın içine. Sanki yaz mesaisi üç aya düşürülüp, kuşa çevrilince yüce devletimiz büyük kârlara geçti. Domuz kuyruğu kadar tasarruf ettiyse Arabistan çöllerinde üç gün duşsuz kalayım, canına yandığımın. Bütün gün klimalar çalışsın, telefonlar işlesin, sabah sabah beş tur at ki park yeri bulasın. Sonra çamurların içinden bata çıka gel. Yarım saat ayakkabılarını temizle, kurula. Sonra ikinin ikisi elektrikler kesilsin. Jeneratörü olanların tuzu kuru kalsın, olmayanların ki ıslansın, kaya taşı olsun, bana ne.

Yani diyeceğim o ki, sen çalış çabala, başbakan yüz bilmem kaç milyarlık mersedes alsın. İyi mi? Cumhurbaşkanı İstanbullarda otuz milyarlık perde diktirsin saraya. Sonra oğlum gelsin desin ki; Anne ben okulda tuvalete gitmek istemiyorum, ıyyyy, çok pis. E haklı çocuk. Ben de iş yerinde tuvalete gitmek istemiyorum. Aynısından: Iyyyyyyyyyy, çok pis. Üstelik bir de kuyruk. E böyle olunca haliyle çok mutlu oluyoruz tatillerde. Bir de ben ha bire emekliye ayrılıyorum rüyalarımda. Her gece dilekçeler veriyor, emeklilik izinlerine başlıyorum. Bir gamsızım bir gamsızım ki bu rüyalarda, o kadar olur yani.

İşte bu yüzden, sırf bu yüzden gelsin dini, milli, zilli bayramlar. Dinlensin anneler, çocuklar. Kış kıyamet otursunlar evlerinde azacık. Sabahları alsınlar çocuklarını da yataklarına, sabah sefası yapsınlar. Doyasıya koklasınlar onları, gıdıklasınlar, şımartsınlar. Sonra şöyle koyun koyuna, sıcacık bir uyku daha çeksinler. Okullarda, etütlerde, kreşlerde hırpalanmasın çocuklar bir süre. Disiplin, disiplin. Ders, ödev, kolejlere hazırlık, test soruları. Gına geliyor haklı olarak. Çocuklarımızın çocuklukları komutlarla, zil sesleriyle geçiyor. Şu saatten şu saate yemek, şu saatten şu saate ödev yapma, tuvalete gitmek için izin, telefon etmek için izin. Çekilmiyor doğrusu. Geçen gün öğretmeni kızmış Ahmet’e. Neymiş, kendisinden izin almadan telefon etmiş bana. Son derece kırgındı sesi. Çünkü başı çok ama çook ağrıyormuş, üstelik o gün harçlığını almayı da unutmuş. Sonra Temre ile de kavga edip küsüşmüşler. Anneciğiyle dertleşmek istemiş besbelli, annesine, bana ihtiyacı olmuş. Ne var burnundan getirecek? Dün de suratı asıktı eve geldiğinde. “Bu gün arkadaşlarım bana güldü, öğretmenim de kızdı.”dedi. Etütte oluyor bütün bunlar. Öğretmeni defterini kontrol etmek istemiş, Ahmet kendi defterinin kontrol edildiğini söyleyince öğretmen “Sen bunadın Ahmet.”deyivermiş. Defteri açınca hakkaten kontrol edildiğini görmüş tabii. O zaman da Ahmet lafını esirgememiş “Siz bunadınız öğretmenim.”demiş, kibar kibar, sizli bizli. Bütün çocuklar gülmüş, öğretmeni de çok kızmış tabii. Ahmet de üzgün. Gözlerini yüzüme dikip ağzımdan çıkacak cümleyi bekliyor. Kızacak mıyım, gülecek miyim, ayıplayacak mıyım? Siz olsanız ne yapardınız allah aşkına.

Demek ki tatile çıkmanın zamanı gelmiş. Demek ki öğretmenlerin öğrencilerini, öğrencilerin de öğretmenlerini özlemeye ihtiyaçları var. Birbirlerinin gözünü kaşını yarmadan. Aslında Kıbrıs Türk halkı olarak külliyen tatile çıkmalıyız. Belki de topluca, yüzlercemiz meselâ, Pile’den geçip Trodos’a gitmeliyiz. Ne demeye ve hangi hakla mahrum kalıyor muşuz bakalım sevgili adamızın tek karlı dağından. Sedir ağaçlı ormanından ve kar topu oynayarak stres atma zevkinden.

Tijen Zeybek (30 Ocak 2003 Yenidüzen)

26 Ocak 2003

Kıbrıs Sorununa Günlük Yaşamdan Bir Bakış

Bütünü bile oldukça küçük bir toprak parçasının yarısına hapsedilmiş bir halk olarak yıllardan beridir dünyadan izole bir durumda varolmaya çalışıyoruz. Kaldı ki yurdumuz ikiye bölünmüş ve adamızın diğer yarısı bize yasak edilmiş bir durumda. Yaşadığımız yarımın ise tümünde özgürce dolaşabildiğimiz söylenemez. Çünkü bu yarımın yarısı da askeri bölge olarak dikenli tellerle çevrilmiş ve sivil topluma yasak. Yurdumuzun birçok sahili, ovası, ormanlık alanı da bu şekilde yani ateş kes koşullarında yaşamanın bir bedeli olarak bize yasaklanmış bulunuyor. Ateşkes durumunda yaşadığımızı bize hatırlatan sadece bunlar değil. Bütün resmi bayramlarda sürekli tekrarlanan askeri geçitler, komutanların, elçinin ve egemenlerin söylevleri de bize sürekli yaşadığımız savaşı ve eğer Türk Askeri olmasaydı bugün hepimizin nasıl toplu mezarlarda olacağını hatırlatmak ve sürekli bu “geçmiş” bilinciyle yaşamamızı talep etmek üzerine inşa edilen hitaplar da kurulu düzenimizin temellerini ve sınırlarını durmaksızın bize hatırlatmaktadır. Yani bizden istenen bu düzeni olduğu gibi benimsememiz ve sorgulamadan kabul etmemizdir.Bizden istenen, varoluşumuzu, ancak, her üç sivile bir asker düşecek şekilde militarize olmuş bir düzende sürdürebileceğimiz ve bunun dışında, başka türlü bir yurt tasarlamanın olanaksızlığını ebediyen kabul ederek boyun eğmemizdir.

Bizler,özellikle son otuz yıldır, bölünmüş bir yurdun, kendi içinde askeri kamplar olarak tekrar tekrar bölünmüş yarısında, bütün dünyadan tecrit edilmiş bir yaşam sürdürmekteyiz. Bizler bu küçücük adada yılda en az iki kere düzenlenen Toros ve Nikiforos tatbikatlarıyla savaş ve şiddeti tekrar tekrar yaşar ve savaşsız bir dünya, barış içinde bir yurt hayallerimiz her seferinde gerçek bombalar ve makineli sesleriyle delik deşik edilirken var olmayı ve silâhlardan arındırılmış bir yurt özlemini içimizde, derinlerde bir yerlerde saklamayı ve yaşatmayı başarabilmiş bir halkız. 1960’lı yıllarda şehirden köyümüze dönerken önümüzü kesen Rum askerleri bizden kimlik sorar ve bazen de yoklardı. Şimdiyse şehirden köyümüze dönerken bazen silahlı Türk askeri yolumuzu keser ve tatbikat olduğu için köyümüze giremeyeceğimizi, devam etmemizi söyler. Ama bizim evimiz orda, nereye gidebiliriz ki derseniz, bunun sizin kendi güvenliğiniz açısından olduğunu, tatbikat bittikten sonra dönebileceğinizi söyler.

Küçücük, nüfusu az bir toprak parçasında, dış dünyaya tamamen kapalı, üretimi yok denecek kadar azalmış, ateşkes koşullarında, böylesi bir yaşama daha fazla direnemeyerek yarısı göç etmiş bir halkız. Kalan diğer yarım yurt dışındaki yakınlarını ziyaret etmeye niyetlendiğinde yabancı ülkelerin vize veren ofislerinin önünde kuyruklar oluşturmakta ve tanınmamış, dünya hukukunda yerini almamış bir ülkenin yurttaşları olmaları nedeniyle bin bir çeşit hakarete ve eziyete maruz kalmaktadır. Gecenin ikisinden üçünden sıraya giren insanlar ne zaman biteceği belli olmayan işlemler için ve sonunda çoğunca hüsrana da uğrayarak bekleşip dururlar. İşte ateşkes koşullarında ve tuhaf bir düzende yaşadığımızı bize hatırlatan ve insanca bir düzen talebimizi haklı kılan manzaralardan biri de budur.

Bütün bunları yaşarken ve adanın her iki tarafında tırmanan silahlanma yarışı ve gövde gösterisine dönüşen tatbikatlar nedeniyle ülkenin dağı ovası savaş alanına döndürülür, sivil savunma tatbikatları okullarda gerçeğini aratmaz şekilde dramatize edilip minicik beyinler hep geçmişte yaşanan savaşın ve çatışmaların korkularıyla doldurulur ve bugünkünden farklı bir yaşam şeklinin asla mümkün olamayacağı, barışın ancak silahların gölgesinde ve askerle iç içe bir yaşamla sağlanabileceği kanaati yerleştirilirken bizler için yeni bir umut doğmuştur.

Bu umut Annan Plânıyla somut bir hale gelmiştir. İlk kez kendi geleceğimizin şekillenmesinde irademizi yansıtabileceğimiz bir süreç başlamış ve bölünmemiş bir ortak vatan üzerinde, barış içinde ve dünya hukukunda yerini almış bir ülkenin yurttaşları olarak yaşayabileceğimiz bir tasarım önümüze konmuştur. Bu sadece bir tasarımdır ve Kıbrıs’ın Kuzeyinde yaşayan bizler bunun olabilecek en iyi tasarım olduğunu ve bunu hayata geçirmenin ve barış için ileri bir adım olarak değerlendirmenin ve sürdürmenin ancak bizim elimizde olduğunu biliyoruz. Çünkü, kâğıt üzerinde yazılı olanları hayata geçirmek ve geçmişte yaşanan savaş ve şiddet olaylarının üzerine yeni bir ortak yaşam kurmak iki halkın özgür iradesiyle bu ortak geleceği sahiplenmesine bağlıdır.

Bunun için kendi geleceğimizi kurmada söz sahibi olmak istiyoruz. Ve bu arzumuzu en barışçıl bir şekilde meydanlarda mitinglerle dile getirirken en azından Türkiye basını tarafından suçlanmamak ve “hain”, “satılmışlar”, “bir avuç kendini bilmez” nitelemelerine maruz kalmamak istiyoruz. Topu başı yüz elli bin nüfuslu bir ülkenin altmış bini meydanlarda bir şey söylüyorsa görevi ve varoluş amacı insanlar arasında iletişimi sağlamak olan medyanın bunu doğru olarak anlayıp doğru olarak aktarmasını beklemek hakkımızdır. Bu bağlamda Hürriyet gazetesinin yaptığı ne basın etiğine, ne tarafsızlığa ne de doğru habercilik anlayışına uymamaktadır. Özgür basını savunurken bizzat basının bu özgürlüğü kötüye kullanıyor olması üzücüdür.

Ancak Kuzey Kıbrıs’ta yaşananları anlamak için çaba ve emek sarf eden, sadece egemenlerle değil sivil toplumla ve sokaktaki insanla da görüşen, onlarla zaman harcayan, okuruna doğru ve yansız haber ulaştırmak kaygısı dışında kaygılar taşımayan basın emekçileri ve medya kuruluşları da vardır. Kavgamızı onlarla dayanışarak, onlardan güç alarak sürdürmeye devam edeceğiz.

Tijen Zeybek (26 Ocak 2003 Evrensel-Türkiye)