Evet, statüko bazıları için dayanılmazdır. Koltukları bir gözden geçirsenize. Ve bu koltukların sahiplerini. Hep aynı isimler değil mi? Bir oturan bir daha kalkmamış, kaldırılmamış. Ya da kalkmışsa daha büyük bir koltuğa oturmak için kalkmış. Bir yerlerden emekli olanlar başka bir yerlere genel müdür, başkan, komisyon üyesi, danışman, koordinatör vb cafcaflı isimler altında atanarak yeni ve okkalı bir maaş için mevkiler yaratılmış. Emekli lise müdürleri komisyon üyesi, emekli bakanlar kurumlara genel müdür, emekli müsteşarlar KİTlere müdür, emekli daire müdürleri bankalara başkan, başkan yardımcısı olmuşlar. Bakanlar hep aynı, başbakan hep aynı. Kâh Ekonomi ve Maliye, kâh ayrı ayrı Ekonomi Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, bir ara Maliye v e Gümrükler, bir başka ara Ekonomiden Sorumlu .....ne bileyim ben ne bakanlığı. Amman yandaşlardan kimse açıkta kalmasın korkusuyla ne kadar lazımsa o kadar bölüp, ne kadar lazımsa o kadar koltuk yaratarak, koltuk sayısı kadar da statükocu yaratmayı başarmışlar.
Sadece Annan Planına değil aslında herhangi bir anlaşmayla varılacak çözüme karşı çıkanlara bir bakın. Hepsi kocaman kocaman koltuklarda oturuyorlar. Hepsi en az iki, üç maaş alıyorlar, bir çoğu aile boyu koltukçu. Her şeye iktidarın o baş döndürücü zirvelerinden bakmaya o kadar alışmışlar ki başka türlü nasıl varolacaklarını bilemiyorlar. Onlar, kapılarında el pençe divan odacıların, şoförlerin kendilerinde uyandırdığı o büyüklük duygusunun esiri olmuş bağımlılardır. Birileri onlara varlıklarının ne kadar önemli olduğunu, içinde bulundukları kurumun ve dahi ülkenin onların paha biçilmez zekâlarına ne kadar da ihtiyacı olduğunu mütemadiyen hatırlatmalıdır. Sürekli zirvelerde dolanan bu adamlar ofislerinin kapısından girdiklerinde kendilerini bekleyen ful makyaj, ful aksesuar, ful evet efendimci, sadakatinden kuşku duymadıkları özel sekreterleri tarafından günaydınlanmazlarsa o gün onlar için gün değildir. İmkânı yok nefes alamaz, yaşayamaz, varlıklarını hissedemezler.
Bu güne kadar dolaştıkları zirvelerin sarhoşluğundan yüzlerinde genellikle alaycı bir gülümseme ve gözlerinde karşısındakini kayıtsız şartsız hakir gören yabancı bir bakış vardır. Uzatılan mikrofonlara konuşurken ve kameralar karşısında hep bu öğrenilmiş maske ifadelerin arkasına saklanırlar. Kendilerini bir kale gibi kuşatan kurumlarından çıkarken kapının önünde bekleyen siyah makam arabaları ve ne yanında durup, nasıl hizmet edeceğini şaşıran, emekçi olduğunu çoktan unutarak tanrılaşmış patronları karşısında ister istemez kullaşan şöförleri iktidarlarının dayanılmaz lezzetteki tadını onlara bir kez daha tattırırlar. Bu tat gün boyu, bütün icraatları boyunca ağızlarından hiç eksilmez çünkü varlık nedenleri, bağlı bulundukları rozete oy toplamak için yurttaşların zaten hakkı olanı onlara inayet gibi sunmaktan ibarettir. Efendim çocuğun kadro meselesi..., Bakanım oğlanın iş konusu..., Sayın Yutan, söz verdiğiniz düşük faizli kredi... Ve onlar, bütün bunlar karşısında borcunu nasıl ödeyeceğini bilemeyen insanların iltifatları ve minnet duygularıyla ha babam narsist duşlar alırlar.
Bu durum o kadar uzun bir süredir devam etmektedir ki, onlar için bütün bunların olmadığı bir yaşam tahayyül edilesi değildir. Bu konuda son derece haklıdırlar. Çünkü için için hissettikleri o değersizlik duygusu sonuna kadar gerçektir. Taa derinlerinde bir yerlerde varlığını duyumsadıkları ama bir türlü bilinçlerinden söküp atamadıkları bu gerçeklik, yani bulundukları yeri sahip oldukları değerli meziyetlerin varlığına değil de aslında sahip olamadıkları bir takım özelliklerin eksikliğine borçlu oldukları duygusu, koltuklarına sıkı sıkı yapışmalarına yol açar. Ve kaçınılmaz olarak statükoya. İçin için bilirler ki iktidarlarını diğer insanlarda olmayan bilgi ve becerilerine değil, onlarda var olan ama kendilerinde bulunmayan onur ve kişilik eksikliğine borçludurlar. Bu onursuzluk ve kişiliksizlik durumu o derece ruhlarına sinmiştir ki konuşma sırasında Ben, Bakanım bu eşeği buraya bağla derse buraya bağlarım, buradan çöz şuraya bağla derse şuraya bağlarım.diyebilmektedirler.
Bu yüzden başka bir düzen, bambaşka bir Kıbrıs onların ödünü patlatır. Sudan çıkmış balık yanlarında halt eder, perişan olurlar.
Tijen Zeybek (14 Ocak 2003 Yenidüzen)
14 Ocak 2003
10 Ocak 2003
Halk Koyun mudur
Hâlâ televizyonlara çıkıp Halk bu planı bilmiyor.demiyorlar mı hayretten ne düşüneceğimi şaşırıyorum. Bazıları Halk yanlış bilgilendiriliyor. Bu plan esaret planıdır diyor. Hatta kimileri Halka bu planda olmayan şeyler varmış, olan şeyler de yokmuş gibi gösteriliyor. diyor. Yani kim bu halk. Halk sen, ben, biz değil miyiz? Eğer öyleyse biz aptal mıyız? Biz okuma yazması olmayan kara cahiller miyiz? Biz dünyayla bağlantısı kopuk, balta girmemiş ormanlarda yaşayan yerlilermiyiz? Yoksa biz yılın dokuz ayı karlardan yolları kapanan, kırsal kesim insanları mıyız? Yoksa okuduğunu anlamayan, kandırılmaya açık, hafifçe alık saftirikler miyiz?
Bütün bunları bıkmadan usanmadan, her uzatılan mikrofona papağan gibi tekrarlayanların kafasındaki halk imgesi nasıl bir şey acaba? Onlara göre halk dediğin kalabalık, çobanlarının arkasından giden koyunlar olmalı. Çoban nereye giderse gitmeli, nerede durursa durmalı. Çoban kurt olup kuzuları yese dahi koyunluğa devam etmeli.
Halk koyun mudur?
Zaten bunlar değil midir en küçük bir farklı söylem ve eylem de çevrenizdekileri Her koyun kendi bacağından asılır. Siz ona uymayın.diye uyaran. Bu zihniyet değil midir gelenekselleşmiş haksız uygulamalara, yasa dışı emirlere dur diyenleri yalnızlaştırmak için diğerlerine Sakın ona uyma. Sürüden ayrılanı kurt kapar.diyen.
Halk sürü müdür?
Bin bir yalan ve küçümsedikleri halkın güveninin istismarıyla oturdukları koltuklarda padişahlıklarını ilân eden bu seçilmiş krallar ın gözünde halk hiç büyümeyen çocuklardır. Ve bütün çocuklar gibi idare edilmeli, ana-babalarının sözünden çıkmamaları onlara iyice belletilmeli ve böyle bir yola meylettikleri zaman da dövülmelidirler. Bütün çocuklar yaramazlık yaparlar ve mutlaka sonunda özür dilemelidirler. El etek öpüp, af dileyen, beş kilometre öteden dahi ceket düğmelerini ilikleyenler hayırlı evlatlardır. Diğerleri hayırsızdırlar, ihanet içindedirler, çizmeyi aşmıştırlar, çok ileri gitmiştirler velhasıl dayağı hak etmiştirler. Çocuklar da böylesi muameleye asla layık değildirler.
Halk çocuk mudur?
Bu ülkenin yüzde doksanı okuma yazma biliyor. Bu ülke gençliğinin neredeyse tümü üniversite mezunu ve büyük bir kısmı işsiz. Şimdi, bu seçilmiş krallar ve onların önünde ceket ilikleyip, emirlerine amade duran kraldan kralcılar bilmiyorlar mı ki bu okumuş yazmışlar aylardan beridir tüm gazetelerin ekinde verilen Annan Planını okuyorlar. Hiç akılları kesmiyor mu ki bu işsiz ve işli üniversite mezunları internetlerde geziniyorlar ve oralardan Annan Planının orijinalini bulup çatır çatır okuyorlar. Şimdi bu kafasındaki halk imgesinde bir gariplik sezilen kesim bilmiyorlar mı ki aylardır bütün köşe yazarları Annan Planının gerek hukuki dil gerekse siyasi terimler dolayısıyla kolayca anlaşılamayacak bölümleri hakkında neredeyse ayrıntının ayrıntısını anlatıyorlar. Ve ben, sen, biz yani halk durup dinlenmeden bunları okuyup içimize sindiriyoruz.
Bu, bizim hafifçe alık olduğumuzdan iyice emin olan yaşlılar güruhu ve düşünme özürlü takipçileri işlerini halâ gece yarıları kapıların altından attıkları pusulalarla mı görüyorlar ki bizim de teknolojiden yararlanmadığımızı zannediyorlar.
Biz okuduğumuzu anlıyoruz, anlamadığımızı otoritelere soruyoruz. Tahmin edebileceğiniz gibi de otorite dendi mi aklımıza siz gelmiyorsunuz. Sizi çağrıştıran terimler daha çok bağnazlık, dayatmacılık, küçümseme, paranoya, megalomani, padişahlık vb.
Tijen Zeybek (10 Ocak 2003 Yenidüzen)
Bütün bunları bıkmadan usanmadan, her uzatılan mikrofona papağan gibi tekrarlayanların kafasındaki halk imgesi nasıl bir şey acaba? Onlara göre halk dediğin kalabalık, çobanlarının arkasından giden koyunlar olmalı. Çoban nereye giderse gitmeli, nerede durursa durmalı. Çoban kurt olup kuzuları yese dahi koyunluğa devam etmeli.
Halk koyun mudur?
Zaten bunlar değil midir en küçük bir farklı söylem ve eylem de çevrenizdekileri Her koyun kendi bacağından asılır. Siz ona uymayın.diye uyaran. Bu zihniyet değil midir gelenekselleşmiş haksız uygulamalara, yasa dışı emirlere dur diyenleri yalnızlaştırmak için diğerlerine Sakın ona uyma. Sürüden ayrılanı kurt kapar.diyen.
Halk sürü müdür?
Bin bir yalan ve küçümsedikleri halkın güveninin istismarıyla oturdukları koltuklarda padişahlıklarını ilân eden bu seçilmiş krallar ın gözünde halk hiç büyümeyen çocuklardır. Ve bütün çocuklar gibi idare edilmeli, ana-babalarının sözünden çıkmamaları onlara iyice belletilmeli ve böyle bir yola meylettikleri zaman da dövülmelidirler. Bütün çocuklar yaramazlık yaparlar ve mutlaka sonunda özür dilemelidirler. El etek öpüp, af dileyen, beş kilometre öteden dahi ceket düğmelerini ilikleyenler hayırlı evlatlardır. Diğerleri hayırsızdırlar, ihanet içindedirler, çizmeyi aşmıştırlar, çok ileri gitmiştirler velhasıl dayağı hak etmiştirler. Çocuklar da böylesi muameleye asla layık değildirler.
Halk çocuk mudur?
Bu ülkenin yüzde doksanı okuma yazma biliyor. Bu ülke gençliğinin neredeyse tümü üniversite mezunu ve büyük bir kısmı işsiz. Şimdi, bu seçilmiş krallar ve onların önünde ceket ilikleyip, emirlerine amade duran kraldan kralcılar bilmiyorlar mı ki bu okumuş yazmışlar aylardan beridir tüm gazetelerin ekinde verilen Annan Planını okuyorlar. Hiç akılları kesmiyor mu ki bu işsiz ve işli üniversite mezunları internetlerde geziniyorlar ve oralardan Annan Planının orijinalini bulup çatır çatır okuyorlar. Şimdi bu kafasındaki halk imgesinde bir gariplik sezilen kesim bilmiyorlar mı ki aylardır bütün köşe yazarları Annan Planının gerek hukuki dil gerekse siyasi terimler dolayısıyla kolayca anlaşılamayacak bölümleri hakkında neredeyse ayrıntının ayrıntısını anlatıyorlar. Ve ben, sen, biz yani halk durup dinlenmeden bunları okuyup içimize sindiriyoruz.
Bu, bizim hafifçe alık olduğumuzdan iyice emin olan yaşlılar güruhu ve düşünme özürlü takipçileri işlerini halâ gece yarıları kapıların altından attıkları pusulalarla mı görüyorlar ki bizim de teknolojiden yararlanmadığımızı zannediyorlar.
Biz okuduğumuzu anlıyoruz, anlamadığımızı otoritelere soruyoruz. Tahmin edebileceğiniz gibi de otorite dendi mi aklımıza siz gelmiyorsunuz. Sizi çağrıştıran terimler daha çok bağnazlık, dayatmacılık, küçümseme, paranoya, megalomani, padişahlık vb.
Tijen Zeybek (10 Ocak 2003 Yenidüzen)
8 Ocak 2003
Şımarma Arzusu
Yılbaşı tantanası da bitti. Bu arada doğum günüm de geldi geçti. Neme lazım çok şımardım, çok şımartıldım bu sene. İyi oluyor arada bir böyle hediye paketlerine kaçışlar. İzin vermeli insan arada bir ruhunun hediye paketlerine saklanmasına, çiçekçinin getirdiği assolistler gibi şık buketlerle haşır neşir olmasına. Sonra sizi çok iyi tanıyan dostlar tarafından seçilmiş, bembeyaz çiçeklerini açmış Tavşan Kulakları, güzelim ahşap oymadan mücevher kutuları. Üzgün ruhlara iyi gelebiliyor bunlar. Derinlerde bir yerlerde besinsizlikten iyice cılızlaşan egonuz şahlanıyor, şımarma arzunuz tatmin ediliyor. Var işte böyle de bir arzu. Arzu edilen şeyler listenizde yerini alıyor. Pırıltılı, kurdeleli paketler, hışır hışır elinizin altında. Çocukluğunuzda ya da yirmili yaşlarınızda olduğu kadar değilse bile heyecanlanır ve paketin içinde ne var diye merak edersiniz. Yani bana böyle oluyor. Bu günlerde ruhuma hediye paketi kaçmış gibiyim.
Oluyor böyle şeyler. Mesela geçen gün okudum. Müjdat Gezenin şiiri gelmiş. Şiirim geldi. Bırakın beni! moodundaydı. Şiirlerini CDye okutmuş. Dostları okumuşlar. Sonra, mesela Levent Kırcanın iki de bir filmi geliyor. Film çekme krizi tutuyor, milyon dolarları saçıp bir film yapıyor ki neye uğradığımızı şaşırıyoruz. Sonuna kadar katılıyorum Perihan Mağden'e bu noktada. Ben de o ilk felaketi görmeye kalkma gafletinde bulunanlardan biriydim. Hamideciğimle gitmiştik. Çevremizde bir çok insanın gülmekten gözlerinden yaşlar akarken biz şaşkın şaşkın birbirimize bakıp durmuştuk. Normal kavramını genel çoğunlukla açıklayacaksak o sinemadaki yegâne iki anormal bizdik o akşam. Bu nedenle ikinci bir Levent Kırca filminin yanımızda kıymeti-i harbiyesi yok, olamaz bu durumda. Yani her zaman iyi şeyler kaçmıyor insanın ruhuna. Bazen ruha kaçan şeyler oradan iyi ürünler olarak çıkmıyor. Hatta hiç çıkamıyor. O zaman onları orada bırakmak lazım.
Ama aldığım yılbaşı ve yaş günü hediyelerinin en önemlisi oğlumun yılbaşı kartıydı. İçine yazdıklarına inanamazsınız. Önce, bir gün önce aksesuar olarak aldığım, porselenden, sevimli köpek yavrularını düşürüp, kuyruklarını kulaklarını kırdığı için özür dilemiş. Sonra Bu yıl inşallah barış olur. Barış olursa ne güzel Trodos Dağlarına giderik. Orada çok kar yağıyor.demiş. Aynen böyle. Hem güldüm hem de bir tuhaf oldum okurken. Sonra kartın her tarafına güle güle 2002, hoş geldin 2003 diye yazıp renkli renkli boyamış. Hoş geldi mi acaba, hoş gelecek mi acaba bu 2003.
Ayrıca bu günlerde gene mutfakla aşkımız depreşti ne olduysa. Attım kendimi tezgâhın başına. Harika bir Krismas kek yaptım. İçinde acı badem likörü var. Sonra kıymalı bohçalar, dondurma kaplarında servis yapılan krem karamelli, meyveli, pudingler. En tepesinde kar gibi bembeyaz bir köpüğün ortasında kocaman bir yalnız çilek oturuyor. İster önce çileği yersiniz, isterseniz çileği sona saklarsınız. Kış kıyamet bulunur çilek. Komposto halinde, kocaman kocaman. Modern zamanların avantajı. Ruhuna mutfak kaçanların bilgisine sunulur, buradan. Sonra hindili menülere daldım. Hindiyi bir keşfettim ki onsuz geçen bunca yılıma yazıklandım.
İşte böyle. Beşon gündür ruhuna hem mutfak hem de hediye paketi kaçmış bir haldeyim.
Son durum böyle. Hışır hışır, süslü paketler ve tepesinde yalnız çileklerin oturduğu pudingler.
Bu kadar.
Tijen Zeybek (8 Ocak 2003 Yenidüzen)
Oluyor böyle şeyler. Mesela geçen gün okudum. Müjdat Gezenin şiiri gelmiş. Şiirim geldi. Bırakın beni! moodundaydı. Şiirlerini CDye okutmuş. Dostları okumuşlar. Sonra, mesela Levent Kırcanın iki de bir filmi geliyor. Film çekme krizi tutuyor, milyon dolarları saçıp bir film yapıyor ki neye uğradığımızı şaşırıyoruz. Sonuna kadar katılıyorum Perihan Mağden'e bu noktada. Ben de o ilk felaketi görmeye kalkma gafletinde bulunanlardan biriydim. Hamideciğimle gitmiştik. Çevremizde bir çok insanın gülmekten gözlerinden yaşlar akarken biz şaşkın şaşkın birbirimize bakıp durmuştuk. Normal kavramını genel çoğunlukla açıklayacaksak o sinemadaki yegâne iki anormal bizdik o akşam. Bu nedenle ikinci bir Levent Kırca filminin yanımızda kıymeti-i harbiyesi yok, olamaz bu durumda. Yani her zaman iyi şeyler kaçmıyor insanın ruhuna. Bazen ruha kaçan şeyler oradan iyi ürünler olarak çıkmıyor. Hatta hiç çıkamıyor. O zaman onları orada bırakmak lazım.
Ama aldığım yılbaşı ve yaş günü hediyelerinin en önemlisi oğlumun yılbaşı kartıydı. İçine yazdıklarına inanamazsınız. Önce, bir gün önce aksesuar olarak aldığım, porselenden, sevimli köpek yavrularını düşürüp, kuyruklarını kulaklarını kırdığı için özür dilemiş. Sonra Bu yıl inşallah barış olur. Barış olursa ne güzel Trodos Dağlarına giderik. Orada çok kar yağıyor.demiş. Aynen böyle. Hem güldüm hem de bir tuhaf oldum okurken. Sonra kartın her tarafına güle güle 2002, hoş geldin 2003 diye yazıp renkli renkli boyamış. Hoş geldi mi acaba, hoş gelecek mi acaba bu 2003.
Ayrıca bu günlerde gene mutfakla aşkımız depreşti ne olduysa. Attım kendimi tezgâhın başına. Harika bir Krismas kek yaptım. İçinde acı badem likörü var. Sonra kıymalı bohçalar, dondurma kaplarında servis yapılan krem karamelli, meyveli, pudingler. En tepesinde kar gibi bembeyaz bir köpüğün ortasında kocaman bir yalnız çilek oturuyor. İster önce çileği yersiniz, isterseniz çileği sona saklarsınız. Kış kıyamet bulunur çilek. Komposto halinde, kocaman kocaman. Modern zamanların avantajı. Ruhuna mutfak kaçanların bilgisine sunulur, buradan. Sonra hindili menülere daldım. Hindiyi bir keşfettim ki onsuz geçen bunca yılıma yazıklandım.
İşte böyle. Beşon gündür ruhuna hem mutfak hem de hediye paketi kaçmış bir haldeyim.
Son durum böyle. Hışır hışır, süslü paketler ve tepesinde yalnız çileklerin oturduğu pudingler.
Bu kadar.
Tijen Zeybek (8 Ocak 2003 Yenidüzen)
4 Ocak 2003
SAM AMCALAR ÇOKTUR
Bir yandan savaşa bir yandan da yeni yıla hazırlandı dünya. Bir yanda ışıl ışıl süslenmiş sokaklar, öte yanda namluya sürülmüş kurşunlar. Bir yanda ak sakallı noel babalar, torbalarında çocuklara armağanlar, öte tanda uçaklar dolusu bombalar. Çıkıp yeni yılını kutlar dünyamızın Afganistandan sonra Irakı da ölüler diyarına çevirmek için sabırsızlanan atsız kovboylar. Amerika! Amerika! Uygarlığın ve varsıllığın cenneti. Steinbeckin Gazap Üzümlerinin olgunlaştığı, sefaletin ve insanlıktan uzaklığın mesafelerle anlatılamadığı zamanlar görmüş topraklar. Geçmişinden ders almayan insanoğlu insanların dünyası bu dünya. Böylesi bir geçmişten sonra geliyor gelecek. Acılardan ve çığ gibi büyüyen öfkelerden sonra gazaba geliyor yığınlar ve bir daha bir daha kanla yıkanıyor sokaklar. Bir daha bir daha en büyük bedeli ödemekten kurtulamıyor çocuklar ve bir daha bir daha yerle bir edilmiş şehirler üzerine kurulmaya çalışılıyor hayatlar.
Modern zamanlarda biraz daha kibarca sömürülüyor zengin yurttaşlar ve modern zamanlarda modern silahlarla ve hâlâ hoyratça ve dövülerek atılıyor kendi topraklarından yoksul yurttaşlar. Fark bu kadar. Hepsi bu kadar. Iraktaki petrol lazımsa yağdırırsın high teknolocy bombalarını, yıkarsın halkın başına evlerinin damlarını, alırsın alacağını. İngiliz kapitalizminin tıkanmışlığıysa söz konusu olan, sermaye istediği kadar kâr edemiyorsa, İngiliz emekçisinin emeklilik yaşını yetmişe dayarsın, çalışma saatlerini de tıpkı eskisi gibi uzatırsın gün doğumundan gün batımına, hepsi bu işte. Yeter ki sistem tıkanmasın, yeter ki kapitalistler yüksek kârlarından mahrum kalmasın, yeter ki dönsün sömürü çarkları, insan etiyle insan ruhuyla beslenen kazanlar yakıtsız kalmasın. Böyle bilir böyle yapar Sam Amca.
Sam Amcalar çoktur. Kimileri kendi ülkesine gizlice, bir hırsız gibi girer korkusundan. Helikopterler zoom yapar kımıldayan her şeye. Paranoyakça bir korkuyla ve kendi sinsi komplolarından alışık oldukları üzere, kanlı maestrolarına doğrultulmuş bir silah ararlar kıyıda köşede. Bir kalabalık arar gözleri ellerinde çürük yumurtalar. Bir okul dolusu çocuk, banyolarda kurşunlanmamış henüz ve daha tanışmamışlar ülküler uğruna kesilen yandaş başlarla. Ve yetmiş dörtten sonra doğan çocuklar bugün otuzuna merdiven dayamışlar ama kıyaslayınca yetmiş sekiz seksen yaşlarla hâlâ bebek muamelesi yapmak ister maestrolar onlara. Kaç kişinin yüz binlerce doları var ki ödemek için Amerikan tıbbına.
Yığın yığın insanlar var gücüyle bağırırken yağmurun altında, demokrasicilik oyunundaki arkadaşları saklanıyor Çin Seddinden bile uzak egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.yazan duvarların arkasında. O duvarlar ki bayraklar döşenmiş her metrekaresine mayınlar gibi. Ve onlar buz kesmiş elleri sıkılırken havada ve ıslanırken ayakları yağmurdan, bir çocuk koltuğunun altında baskül tartayım abladiye soruyor şaka yapar gibi. Traji komik bir tiyatronun tuhaf sahnelerinden biri sergileniyor sanırsın ve sanırsın ki tanrının gülmekten akan gözyaşlarıdır bizi ıslatan. Yakınında bir yüz uzanıp da kulağına sorunca Sence kaç yaşında bu çocuk?diye uyanırsın bir gerçekten bir başka gerçeğe. Anlarsın ki sefaletin de, kötülüğün de, erdemin ve felâketlerin de dibi yok bu yerde.
Gazabın ve kahrın nefretin ve aşkın, öfke ve sabrın, sevgi ve umursamazlığın sınırı yok bu yerde. İyiliğin ve kötülüğün, açlık ve tokluğun, varlık ve yoksulluğun, kavga ve barışın, huzur ve huzursuzluğun, terör ve şiddetin acı ve kederin sınırı yok.
İnsanlığın ve insanlık dışılığın haddi hesabı yok. Ne eskisinde yılın, ne de yenisinde.
Tijen Zeybek
Modern zamanlarda biraz daha kibarca sömürülüyor zengin yurttaşlar ve modern zamanlarda modern silahlarla ve hâlâ hoyratça ve dövülerek atılıyor kendi topraklarından yoksul yurttaşlar. Fark bu kadar. Hepsi bu kadar. Iraktaki petrol lazımsa yağdırırsın high teknolocy bombalarını, yıkarsın halkın başına evlerinin damlarını, alırsın alacağını. İngiliz kapitalizminin tıkanmışlığıysa söz konusu olan, sermaye istediği kadar kâr edemiyorsa, İngiliz emekçisinin emeklilik yaşını yetmişe dayarsın, çalışma saatlerini de tıpkı eskisi gibi uzatırsın gün doğumundan gün batımına, hepsi bu işte. Yeter ki sistem tıkanmasın, yeter ki kapitalistler yüksek kârlarından mahrum kalmasın, yeter ki dönsün sömürü çarkları, insan etiyle insan ruhuyla beslenen kazanlar yakıtsız kalmasın. Böyle bilir böyle yapar Sam Amca.
Sam Amcalar çoktur. Kimileri kendi ülkesine gizlice, bir hırsız gibi girer korkusundan. Helikopterler zoom yapar kımıldayan her şeye. Paranoyakça bir korkuyla ve kendi sinsi komplolarından alışık oldukları üzere, kanlı maestrolarına doğrultulmuş bir silah ararlar kıyıda köşede. Bir kalabalık arar gözleri ellerinde çürük yumurtalar. Bir okul dolusu çocuk, banyolarda kurşunlanmamış henüz ve daha tanışmamışlar ülküler uğruna kesilen yandaş başlarla. Ve yetmiş dörtten sonra doğan çocuklar bugün otuzuna merdiven dayamışlar ama kıyaslayınca yetmiş sekiz seksen yaşlarla hâlâ bebek muamelesi yapmak ister maestrolar onlara. Kaç kişinin yüz binlerce doları var ki ödemek için Amerikan tıbbına.
Yığın yığın insanlar var gücüyle bağırırken yağmurun altında, demokrasicilik oyunundaki arkadaşları saklanıyor Çin Seddinden bile uzak egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.yazan duvarların arkasında. O duvarlar ki bayraklar döşenmiş her metrekaresine mayınlar gibi. Ve onlar buz kesmiş elleri sıkılırken havada ve ıslanırken ayakları yağmurdan, bir çocuk koltuğunun altında baskül tartayım abladiye soruyor şaka yapar gibi. Traji komik bir tiyatronun tuhaf sahnelerinden biri sergileniyor sanırsın ve sanırsın ki tanrının gülmekten akan gözyaşlarıdır bizi ıslatan. Yakınında bir yüz uzanıp da kulağına sorunca Sence kaç yaşında bu çocuk?diye uyanırsın bir gerçekten bir başka gerçeğe. Anlarsın ki sefaletin de, kötülüğün de, erdemin ve felâketlerin de dibi yok bu yerde.
Gazabın ve kahrın nefretin ve aşkın, öfke ve sabrın, sevgi ve umursamazlığın sınırı yok bu yerde. İyiliğin ve kötülüğün, açlık ve tokluğun, varlık ve yoksulluğun, kavga ve barışın, huzur ve huzursuzluğun, terör ve şiddetin acı ve kederin sınırı yok.
İnsanlığın ve insanlık dışılığın haddi hesabı yok. Ne eskisinde yılın, ne de yenisinde.
Tijen Zeybek
29 Aralık 2002
Ta ki Dünya Fikrini Değiştirinceye Kadar
Kaçımızın inançları ve değerleriyle ilgili rüyaları var hâlâ. Kaçımız en başından beri inandıklarımıza inanmaya devam ediyoruz. Bunların büyük düşünceler olmaları da gerekmiyor hani. En basit değerlerimizden bile ilk çıkar çatışmasında, ilk yol çatallanmasında, daha ilk işittirme ya da tehditte vazgeçmedik mi? Kaçımız karşısındaki kalabalık ne kadar büyük olursa olsun onlara karşı kendi fikirlerini ve inançlarını savunma cesaretini gösterebiliyor. Büyük kalabalığa, koroya, gücü elinde bulunduran tarafa dahil olmanın güvenli rahatlığını elinin tersiyle itip doğru bildiği yoldan yalnız yürümeye yüreği olanlar kaç kişi bu dünyada.
Kalabalıklara dahil olarak onlar arasında, onlardan biri olarak yitip gitmenin ve bütün değer ve inançlarından arınarak, ideolojilerinden vazgeçerek, yaşamayı güce tapmaya, mal sahibi olmaya, insan tanrılara kul olmaya indirgeyerek hangi gelişmeden bahsedeceğiz. Hangi yüce değerlerden, insan olmanın hangi erdeminden bahsedeceğiz. Ya işi daha da ileri götürüp, kendi ideolojilerinden, inançlarından böylelikle de aslında kendi kendilerinden vazgeçenlerin bunu yapmayanlara karşı duydukları tahammülsüzlüğün şiddetine ne demeli. Yüzyıl önce söylenmiş ve bugün çoktan aşılmış olan bir sözün ne anlamı var bu ülkede. Hani Söylediklerinize katılmıyorum ama bunları söyleme hakkınızı sonuna kadar savunuyorum.diyen. Oysa biz, tanrılığa soyunan ama kendi halkı önünde ancak goncoloza dönüşenlerin Benim doğru bulmadıklarımı asla söyleyemezsiniz.sözleriyle uğraşıyoruz hâlâ. Ve bu sözleri koro halinde tekrarlamayı bir çeşit ayine dönüştüren kullarla uğraşıyoruz. Onlar sabah akşam ibadetlerini yerine getirip tanrılarına karşı iman tazelerken, diğer bir avuç insan da inandığı yoldan yürümeye devam ediyor ve bu yürüyüşe ta ki dünya fikrini değiştirinceye kadar da devam edeceğine söz veriyor. Evet, ta ki dünya fikrini değiştirinceye kadar.
Dünya insanlığı tüketme pahasına tüketimi teşvik etmekten, dünya insanı bir makinenin dişlisi olarak görmekten, dünya insanı otoritelere karşı gelmeden, tüketen, çalışan, vergi ödeyen ve sessizce ölen insanımsılar olarak görmekten vazgeçinceye kadar devam etmeli insana insanlığını geri verecek değerleri savunmaya. Mesela özgürlüğe sıkı sıkıya sarılmalı, özgür düşünceye ölünceye, öldürülünceye kadar inanmalı. Ait olmaya, düşüncelerini, içinde bulunduğun toplulukta daha çok maddeye sahip olmak, daha konforlu ve rahat yaşamak adına saklamayı, sınırlamayı, yok saymayı seçmemeli. İnsanlar böyle seçimlere zorlanmamalı.
Önce kendi kendine, kendi bedenine, kendi düşüncelerine ve inançlarına sahip olmalı belki de. Ne gövdenin ne de düşüncenin ve bunun günümüzde ifade ettiği anlam olarak oyun koçanı olmamalı. İnsanların isimleri listeler halinde ceplerde dolaşmamalı, hiç kimse kendine bunun yapılmasına izin vermemeli.
Yaşadığımız dünyadaki bu düzen en büyük adaletsizlikleri ve en büyük onursuzlukları yaşamın doğal bir sonucuymuş gibi görmemizi emrediyor. Aynı dünya üzerinde bir ülkede milyonlarca çocuk fabrikalarda sömürülürken, sokaklarda dilendirilirken bir başka ülkede çocuğuna bir tokat vuran annenin elinden çocuğu alınabiliyor. Bir yanda koca bir kıtada insanlar açlıktan ölürken, annelerin sütsüz memelerinde yeni doğmuş bebekler ölürken diğer yanda milyonlarca insanı doyuracak yiyecekler çöplere atılıyor, bir yanda aç insanlar ekranlardan gösterilip, hastalıktan ve açlıktan kırılan çocukların üzerinde dolaşan kara sinekler seyredilirken aynı ekranlar az sonra gece kulüplerinde şampanya banyosu yapan insanları gösterebiliyor ya da dolar yağmuruna tutulan şarkıcıları. Ve dünya bize bütün bunlar normaldir, olması gerektiği gibidir.diyor. Afganistanlılar açlıktan bitki köklerini kemirirken, dünya Afganistan futbol izlemeye başladı.diyor, Afgan kadınları insandan sayılmazken, dünya Afgan kadınlarının şimdi en büyük sorunu aseton ve makyaj malzemesi.diyor. Amerikada insanlar aşırı beslenmeden obeze yakalanırken dünyanın başka ülkelerinde köprü altlarında yaşayan çocuklar ve genç insanlar bir sabah gözlerini açtıklarında kendi gövdelerinde ameliyat izleriyle karşılaşıyorlar. Bu dünya bize Parası olmayanların yaşamaya da hakkı yoktur.diyor. Parası olanlar için sağlıklı ve genç bedenlerin böbrekleri, ciğerleri çalınıyor. İşte bu dünya bize Bütün bunlar normaldir, bu dünyanın düzeni böyledir.diyor. Bazıları da yürekten inanarak ve cesurca Hayır bütün bunlar sizin düzmeceniz ve bütün bunlar yanlış. İnsanların kendilerine yapılanları apaçık görüp de artık yeter diyeceği güne kadar, yani, ta ki dünya fikrini değiştirinceye kadar bizler bunların yanlış olduğunu haykıracağız.diyor.
Kabul ediyorum. Bunu herkesin yapması imkânsız. Her muhalifin yapması da imkânsız. Ama yapabilenlere bu düşmanlık niye? İnsanlığa giydirilen bu deli gömleği düzenden tek kurtuluş yolunun *Ya kardeş gibi birlikte yaşarız ya da deliler gibi birlikte ölürüz. sözlerindeki anlamda gizli olduğunu anlamaya çalışamazlar mı, en azından, hiç olmazsa, şimdilik.
*M. L. King
Tijen Zeybek (28 Aralık 2002 Yenidüzen)
Kalabalıklara dahil olarak onlar arasında, onlardan biri olarak yitip gitmenin ve bütün değer ve inançlarından arınarak, ideolojilerinden vazgeçerek, yaşamayı güce tapmaya, mal sahibi olmaya, insan tanrılara kul olmaya indirgeyerek hangi gelişmeden bahsedeceğiz. Hangi yüce değerlerden, insan olmanın hangi erdeminden bahsedeceğiz. Ya işi daha da ileri götürüp, kendi ideolojilerinden, inançlarından böylelikle de aslında kendi kendilerinden vazgeçenlerin bunu yapmayanlara karşı duydukları tahammülsüzlüğün şiddetine ne demeli. Yüzyıl önce söylenmiş ve bugün çoktan aşılmış olan bir sözün ne anlamı var bu ülkede. Hani Söylediklerinize katılmıyorum ama bunları söyleme hakkınızı sonuna kadar savunuyorum.diyen. Oysa biz, tanrılığa soyunan ama kendi halkı önünde ancak goncoloza dönüşenlerin Benim doğru bulmadıklarımı asla söyleyemezsiniz.sözleriyle uğraşıyoruz hâlâ. Ve bu sözleri koro halinde tekrarlamayı bir çeşit ayine dönüştüren kullarla uğraşıyoruz. Onlar sabah akşam ibadetlerini yerine getirip tanrılarına karşı iman tazelerken, diğer bir avuç insan da inandığı yoldan yürümeye devam ediyor ve bu yürüyüşe ta ki dünya fikrini değiştirinceye kadar da devam edeceğine söz veriyor. Evet, ta ki dünya fikrini değiştirinceye kadar.
Dünya insanlığı tüketme pahasına tüketimi teşvik etmekten, dünya insanı bir makinenin dişlisi olarak görmekten, dünya insanı otoritelere karşı gelmeden, tüketen, çalışan, vergi ödeyen ve sessizce ölen insanımsılar olarak görmekten vazgeçinceye kadar devam etmeli insana insanlığını geri verecek değerleri savunmaya. Mesela özgürlüğe sıkı sıkıya sarılmalı, özgür düşünceye ölünceye, öldürülünceye kadar inanmalı. Ait olmaya, düşüncelerini, içinde bulunduğun toplulukta daha çok maddeye sahip olmak, daha konforlu ve rahat yaşamak adına saklamayı, sınırlamayı, yok saymayı seçmemeli. İnsanlar böyle seçimlere zorlanmamalı.
Önce kendi kendine, kendi bedenine, kendi düşüncelerine ve inançlarına sahip olmalı belki de. Ne gövdenin ne de düşüncenin ve bunun günümüzde ifade ettiği anlam olarak oyun koçanı olmamalı. İnsanların isimleri listeler halinde ceplerde dolaşmamalı, hiç kimse kendine bunun yapılmasına izin vermemeli.
Yaşadığımız dünyadaki bu düzen en büyük adaletsizlikleri ve en büyük onursuzlukları yaşamın doğal bir sonucuymuş gibi görmemizi emrediyor. Aynı dünya üzerinde bir ülkede milyonlarca çocuk fabrikalarda sömürülürken, sokaklarda dilendirilirken bir başka ülkede çocuğuna bir tokat vuran annenin elinden çocuğu alınabiliyor. Bir yanda koca bir kıtada insanlar açlıktan ölürken, annelerin sütsüz memelerinde yeni doğmuş bebekler ölürken diğer yanda milyonlarca insanı doyuracak yiyecekler çöplere atılıyor, bir yanda aç insanlar ekranlardan gösterilip, hastalıktan ve açlıktan kırılan çocukların üzerinde dolaşan kara sinekler seyredilirken aynı ekranlar az sonra gece kulüplerinde şampanya banyosu yapan insanları gösterebiliyor ya da dolar yağmuruna tutulan şarkıcıları. Ve dünya bize bütün bunlar normaldir, olması gerektiği gibidir.diyor. Afganistanlılar açlıktan bitki köklerini kemirirken, dünya Afganistan futbol izlemeye başladı.diyor, Afgan kadınları insandan sayılmazken, dünya Afgan kadınlarının şimdi en büyük sorunu aseton ve makyaj malzemesi.diyor. Amerikada insanlar aşırı beslenmeden obeze yakalanırken dünyanın başka ülkelerinde köprü altlarında yaşayan çocuklar ve genç insanlar bir sabah gözlerini açtıklarında kendi gövdelerinde ameliyat izleriyle karşılaşıyorlar. Bu dünya bize Parası olmayanların yaşamaya da hakkı yoktur.diyor. Parası olanlar için sağlıklı ve genç bedenlerin böbrekleri, ciğerleri çalınıyor. İşte bu dünya bize Bütün bunlar normaldir, bu dünyanın düzeni böyledir.diyor. Bazıları da yürekten inanarak ve cesurca Hayır bütün bunlar sizin düzmeceniz ve bütün bunlar yanlış. İnsanların kendilerine yapılanları apaçık görüp de artık yeter diyeceği güne kadar, yani, ta ki dünya fikrini değiştirinceye kadar bizler bunların yanlış olduğunu haykıracağız.diyor.
Kabul ediyorum. Bunu herkesin yapması imkânsız. Her muhalifin yapması da imkânsız. Ama yapabilenlere bu düşmanlık niye? İnsanlığa giydirilen bu deli gömleği düzenden tek kurtuluş yolunun *Ya kardeş gibi birlikte yaşarız ya da deliler gibi birlikte ölürüz. sözlerindeki anlamda gizli olduğunu anlamaya çalışamazlar mı, en azından, hiç olmazsa, şimdilik.
*M. L. King
Tijen Zeybek (28 Aralık 2002 Yenidüzen)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)