10 Ocak 2003

Halk Koyun mudur

Hâlâ televizyonlara çıkıp “Halk bu planı bilmiyor.”demiyorlar mı hayretten ne düşüneceğimi şaşırıyorum. Bazıları “Halk yanlış bilgilendiriliyor. Bu plan esaret planıdır ”diyor. Hatta kimileri “Halka bu planda olmayan şeyler varmış, olan şeyler de yokmuş gibi gösteriliyor.” diyor. Yani kim bu “halk”. Halk sen, ben, biz değil miyiz? Eğer öyleyse biz aptal mıyız? Biz okuma yazması olmayan kara cahiller miyiz? Biz dünyayla bağlantısı kopuk, balta girmemiş ormanlarda yaşayan “yerliler”miyiz? Yoksa biz yılın dokuz ayı karlardan yolları kapanan, kırsal kesim insanları mıyız? Yoksa okuduğunu anlamayan, kandırılmaya açık, hafifçe alık saftirikler miyiz?

Bütün bunları bıkmadan usanmadan, her uzatılan mikrofona papağan gibi tekrarlayanların kafasındaki “halk” imgesi nasıl bir şey acaba? Onlara göre halk dediğin kalabalık, çobanlarının arkasından giden koyunlar olmalı. Çoban nereye giderse gitmeli, nerede durursa durmalı. Çoban kurt olup kuzuları yese dahi koyunluğa devam etmeli.

Halk koyun mudur?

Zaten bunlar değil midir en küçük bir farklı söylem ve eylem de çevrenizdekileri “Her koyun kendi bacağından asılır. Siz ona uymayın.”diye uyaran. Bu zihniyet değil midir gelenekselleşmiş haksız uygulamalara, yasa dışı emirlere dur diyenleri yalnızlaştırmak için diğerlerine “Sakın ona uyma. Sürüden ayrılanı kurt kapar.”diyen.

Halk sürü müdür?

Bin bir yalan ve küçümsedikleri halkın güveninin istismarıyla oturdukları koltuklarda padişahlıklarını ilân eden bu “seçilmiş krallar” ın gözünde halk hiç büyümeyen çocuklardır. Ve bütün çocuklar gibi idare edilmeli, ana-babalarının sözünden çıkmamaları onlara iyice belletilmeli ve böyle bir yola meylettikleri zaman da dövülmelidirler. Bütün çocuklar yaramazlık yaparlar ve mutlaka sonunda özür dilemelidirler. El etek öpüp, af dileyen, beş kilometre öteden dahi ceket düğmelerini ilikleyenler “hayırlı evlat”lardır. Diğerleri hayırsızdırlar, ihanet içindedirler, çizmeyi aşmıştırlar, çok ileri gitmiştirler velhasıl dayağı hak etmiştirler. Çocuklar da böylesi muameleye asla layık değildirler.

Halk çocuk mudur?

Bu ülkenin yüzde doksanı okuma yazma biliyor. Bu ülke gençliğinin neredeyse tümü üniversite mezunu ve büyük bir kısmı işsiz. Şimdi, bu “seçilmiş krallar” ve onların önünde ceket ilikleyip, emirlerine amade duran kraldan kralcılar bilmiyorlar mı ki bu okumuş yazmışlar aylardan beridir tüm gazetelerin ekinde verilen Annan Planını okuyorlar. Hiç akılları kesmiyor mu ki bu işsiz ve işli üniversite mezunları internetlerde geziniyorlar ve oralardan Annan Planının orijinalini bulup çatır çatır okuyorlar. Şimdi bu kafasındaki halk imgesinde bir gariplik sezilen kesim bilmiyorlar mı ki aylardır bütün köşe yazarları Annan Planının gerek hukuki dil gerekse siyasi terimler dolayısıyla kolayca anlaşılamayacak bölümleri hakkında neredeyse ayrıntının ayrıntısını anlatıyorlar. Ve ben, sen, biz yani halk durup dinlenmeden bunları okuyup içimize sindiriyoruz.

Bu, bizim hafifçe alık olduğumuzdan iyice emin olan yaşlılar güruhu ve düşünme özürlü takipçileri işlerini halâ gece yarıları kapıların altından attıkları pusulalarla mı görüyorlar ki bizim de teknolojiden yararlanmadığımızı zannediyorlar.

Biz okuduğumuzu anlıyoruz, anlamadığımızı otoritelere soruyoruz. Tahmin edebileceğiniz gibi de otorite dendi mi aklımıza siz gelmiyorsunuz. Sizi çağrıştıran terimler daha çok bağnazlık, dayatmacılık, küçümseme, paranoya, megalomani, padişahlık vb.

Tijen Zeybek (10 Ocak 2003 Yenidüzen)

8 Ocak 2003

Şımarma Arzusu

Yılbaşı tantanası da bitti. Bu arada doğum günüm de geldi geçti. Neme lazım çok şımardım, çok şımartıldım bu sene. İyi oluyor arada bir böyle hediye paketlerine kaçışlar. İzin vermeli insan arada bir ruhunun hediye paketlerine saklanmasına, çiçekçinin getirdiği “assolistler gibi şık” buketlerle haşır neşir olmasına. Sonra sizi çok iyi tanıyan dostlar tarafından seçilmiş, bembeyaz çiçeklerini açmış “Tavşan Kulakları”, güzelim ahşap oymadan mücevher kutuları. Üzgün ruhlara iyi gelebiliyor bunlar. Derinlerde bir yerlerde besinsizlikten iyice cılızlaşan egonuz şahlanıyor, şımarma arzunuz tatmin ediliyor. Var işte böyle de bir arzu. “Arzu edilen şeyler” listenizde yerini alıyor. Pırıltılı, kurdeleli paketler, hışır hışır elinizin altında. Çocukluğunuzda ya da yirmili yaşlarınızda olduğu kadar değilse bile heyecanlanır ve paketin içinde ne var diye merak edersiniz. Yani bana böyle oluyor. Bu günlerde ruhuma hediye paketi kaçmış gibiyim.

Oluyor böyle şeyler. Mesela geçen gün okudum. Müjdat Gezen’in şiiri gelmiş. “Şiirim geldi. Bırakın beni!” moodundaydı. Şiirlerini CD’ye okutmuş. Dostları okumuşlar. Sonra, mesela Levent Kırca’nın iki de bir filmi geliyor. Film çekme krizi tutuyor, milyon dolarları saçıp bir film yapıyor ki neye uğradığımızı şaşırıyoruz. Sonuna kadar katılıyorum Perihan Mağden'’e bu noktada. Ben de o ilk felaketi görmeye kalkma gafletinde bulunanlardan biriydim. Hamide’ciğimle gitmiştik. Çevremizde bir çok insanın gülmekten gözlerinden yaşlar akarken biz şaşkın şaşkın birbirimize bakıp durmuştuk. “Normal” kavramını genel çoğunlukla açıklayacaksak o sinemadaki yegâne iki “anormal” bizdik o akşam. Bu nedenle ikinci bir Levent Kırca filminin yanımızda kıymeti-i harbiyesi yok, olamaz bu durumda. Yani her zaman iyi şeyler kaçmıyor insanın ruhuna. Bazen ruha kaçan şeyler oradan “iyi” ürünler olarak çıkmıyor. Hatta hiç çıkamıyor. O zaman onları orada bırakmak lazım.
Ama aldığım yılbaşı ve yaş günü hediyelerinin en önemlisi oğlumun yılbaşı kartıydı. İçine yazdıklarına inanamazsınız. Önce, bir gün önce aksesuar olarak aldığım, porselenden, sevimli köpek yavrularını düşürüp, kuyruklarını kulaklarını kırdığı için özür dilemiş. Sonra “Bu yıl inşallah barış olur. Barış olursa ne güzel Trodos Dağlarına giderik. Orada çok kar yağıyor.”demiş. Aynen böyle. Hem güldüm hem de bir tuhaf oldum okurken. Sonra kartın her tarafına güle güle 2002, hoş geldin 2003 diye yazıp renkli renkli boyamış. Hoş geldi mi acaba, hoş gelecek mi acaba bu 2003.

Ayrıca bu günlerde gene mutfakla aşkımız depreşti ne olduysa. Attım kendimi tezgâhın başına. Harika bir Krismas kek yaptım. İçinde acı badem likörü var. Sonra kıymalı bohçalar, dondurma kaplarında servis yapılan krem karamelli, meyveli, pudingler. En tepesinde kar gibi bembeyaz bir köpüğün ortasında kocaman bir yalnız çilek oturuyor. İster önce çileği yersiniz, isterseniz çileği sona saklarsınız. Kış kıyamet bulunur çilek. Komposto halinde, kocaman kocaman. Modern zamanların avantajı. Ruhuna mutfak kaçanların bilgisine sunulur, buradan. Sonra hindili menülere daldım. Hindiyi bir keşfettim ki onsuz geçen bunca yılıma yazıklandım.

İşte böyle. Beşon gündür ruhuna hem mutfak hem de hediye paketi kaçmış bir haldeyim.
Son durum böyle. Hışır hışır, süslü paketler ve tepesinde yalnız çileklerin oturduğu pudingler.
Bu kadar.

Tijen Zeybek (8 Ocak 2003 Yenidüzen)


4 Ocak 2003

SAM AMCALAR ÇOKTUR

Bir yandan savaşa bir yandan da yeni yıla hazırlandı dünya. Bir yanda ışıl ışıl süslenmiş sokaklar, öte yanda namluya sürülmüş kurşunlar. Bir yanda ak sakallı noel babalar, torbalarında çocuklara armağanlar, öte tanda uçaklar dolusu bombalar. Çıkıp yeni yılını kutlar dünyamızın Afganistan’dan sonra Irak’ı da ölüler diyarına çevirmek için sabırsızlanan atsız kovboylar. Amerika! Amerika! Uygarlığın ve varsıllığın cenneti. Steinbeck’in “Gazap Üzümleri”nin olgunlaştığı, sefaletin ve insanlıktan uzaklığın mesafelerle anlatılamadığı zamanlar görmüş topraklar. Geçmişinden ders almayan insanoğlu insanların dünyası bu dünya. Böylesi bir geçmişten sonra geliyor gelecek. Acılardan ve çığ gibi büyüyen öfkelerden sonra gazaba geliyor yığınlar ve bir daha bir daha kanla yıkanıyor sokaklar. Bir daha bir daha en büyük bedeli ödemekten kurtulamıyor çocuklar ve bir daha bir daha yerle bir edilmiş şehirler üzerine kurulmaya çalışılıyor hayatlar.

Modern zamanlarda biraz daha kibarca sömürülüyor zengin yurttaşlar ve modern zamanlarda modern silahlarla ve hâlâ hoyratça ve dövülerek atılıyor kendi topraklarından yoksul yurttaşlar. Fark bu kadar. Hepsi bu kadar. Iraktaki petrol lazımsa yağdırırsın “high teknolocy” bombalarını, yıkarsın halkın başına evlerinin damlarını, alırsın alacağını. İngiliz kapitalizminin tıkanmışlığıysa söz konusu olan, sermaye istediği kadar kâr edemiyorsa, İngiliz emekçisinin emeklilik yaşını yetmişe dayarsın, çalışma saatlerini de tıpkı eskisi gibi uzatırsın gün doğumundan gün batımına, hepsi bu işte. Yeter ki sistem tıkanmasın, yeter ki kapitalistler yüksek kârlarından mahrum kalmasın, yeter ki dönsün sömürü çarkları, insan etiyle insan ruhuyla beslenen kazanlar yakıtsız kalmasın. Böyle bilir böyle yapar Sam Amca.

Sam Amca’lar çoktur. Kimileri kendi ülkesine gizlice, bir hırsız gibi girer korkusundan. Helikopterler zoom yapar kımıldayan her şeye. Paranoyakça bir korkuyla ve kendi sinsi komplolarından alışık oldukları üzere, kanlı maestrolarına doğrultulmuş bir silah ararlar kıyıda köşede. Bir kalabalık arar gözleri ellerinde çürük yumurtalar. Bir okul dolusu çocuk, banyolarda kurşunlanmamış henüz ve daha tanışmamışlar ülküler uğruna kesilen yandaş başlarla. Ve yetmiş dörtten sonra doğan çocuklar bugün otuzuna merdiven dayamışlar ama kıyaslayınca yetmiş sekiz  seksen yaşlarla hâlâ bebek muamelesi yapmak ister maestrolar onlara. Kaç kişinin yüz binlerce doları var ki ödemek için Amerikan tıbbına.

Yığın yığın insanlar var gücüyle bağırırken yağmurun altında, demokrasicilik oyunundaki arkadaşları saklanıyor Çin Seddi’nden bile uzak “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.”yazan duvarların arkasında. O duvarlar ki bayraklar döşenmiş her metrekaresine mayınlar gibi. Ve onlar buz kesmiş elleri sıkılırken havada ve ıslanırken ayakları yağmurdan, bir çocuk koltuğunun altında baskül “tartayım abla”diye soruyor şaka yapar gibi. Traji komik bir tiyatronun tuhaf sahnelerinden biri sergileniyor sanırsın ve sanırsın ki tanrının gülmekten akan gözyaşlarıdır bizi ıslatan. Yakınında bir yüz uzanıp da kulağına sorunca “Sence kaç yaşında bu çocuk?”diye uyanırsın bir gerçekten bir başka gerçeğe. Anlarsın ki sefaletin de, kötülüğün de, erdemin ve felâketlerin de dibi yok bu yerde.

Gazabın ve kahrın  nefretin ve aşkın, öfke ve sabrın, sevgi ve umursamazlığın sınırı yok bu yerde. İyiliğin ve kötülüğün, açlık ve tokluğun, varlık ve yoksulluğun, kavga ve barışın, huzur ve huzursuzluğun, terör ve şiddetin acı ve kederin sınırı yok.

İnsanlığın ve insanlık dışılığın haddi hesabı yok. Ne eskisinde yılın, ne de yenisinde.

Tijen Zeybek

29 Aralık 2002

Ta ki Dünya Fikrini Değiştirinceye Kadar

Kaçımızın inançları ve değerleriyle ilgili rüyaları var hâlâ. Kaçımız en başından beri inandıklarımıza inanmaya devam ediyoruz. Bunların büyük düşünceler olmaları da gerekmiyor hani. En basit değerlerimizden bile ilk çıkar çatışmasında, ilk yol çatallanmasında, daha ilk işittirme ya da tehditte vazgeçmedik mi? Kaçımız karşısındaki kalabalık ne kadar büyük olursa olsun onlara karşı kendi fikirlerini ve inançlarını savunma cesaretini gösterebiliyor. Büyük kalabalığa, koroya, gücü elinde bulunduran tarafa dahil olmanın güvenli rahatlığını elinin tersiyle itip doğru bildiği yoldan yalnız yürümeye yüreği olanlar kaç kişi bu dünyada.

Kalabalıklara dahil olarak onlar arasında, onlardan biri olarak yitip gitmenin ve bütün değer ve inançlarından arınarak, ideolojilerinden vazgeçerek, yaşamayı “güce tapmaya”, “mal sahibi olmaya”, “insan tanrılara kul olmaya” indirgeyerek hangi gelişmeden bahsedeceğiz. Hangi yüce değerlerden, insan olmanın hangi erdeminden bahsedeceğiz. Ya işi daha da ileri götürüp, kendi ideolojilerinden, inançlarından böylelikle de aslında kendi kendilerinden vazgeçenlerin bunu yapmayanlara karşı duydukları tahammülsüzlüğün şiddetine ne demeli. Yüzyıl önce söylenmiş ve bugün çoktan aşılmış olan bir sözün ne anlamı var bu ülkede. Hani “Söylediklerinize katılmıyorum ama bunları söyleme hakkınızı sonuna kadar savunuyorum.”diyen. Oysa biz, tanrılığa soyunan ama kendi halkı önünde ancak goncoloza dönüşenlerin “Benim doğru bulmadıklarımı asla söyleyemezsiniz.”sözleriyle uğraşıyoruz hâlâ. Ve bu sözleri koro halinde tekrarlamayı bir çeşit ayine dönüştüren “kul”larla uğraşıyoruz. Onlar sabah akşam ibadetlerini yerine getirip tanrılarına karşı iman tazelerken, diğer bir avuç insan da inandığı yoldan yürümeye devam ediyor ve bu yürüyüşe “ta ki dünya fikrini değiştirinceye kadar” da devam edeceğine söz veriyor. Evet, ta ki dünya fikrini değiştirinceye kadar.

Dünya insanlığı tüketme pahasına tüketimi teşvik etmekten, dünya insanı bir makinenin dişlisi olarak görmekten, dünya insanı otoritelere karşı gelmeden, tüketen, çalışan, vergi ödeyen ve sessizce ölen insanımsılar olarak görmekten vazgeçinceye kadar devam etmeli insana insanlığını geri verecek değerleri savunmaya. Mesela özgürlüğe sıkı sıkıya sarılmalı, özgür düşünceye ölünceye, öldürülünceye kadar inanmalı. Ait olmaya, düşüncelerini, içinde bulunduğun toplulukta daha çok maddeye sahip olmak, daha konforlu ve rahat yaşamak adına saklamayı, sınırlamayı, yok saymayı seçmemeli. İnsanlar böyle seçimlere zorlanmamalı.
Önce kendi kendine, kendi bedenine, kendi düşüncelerine ve inançlarına sahip olmalı belki de. Ne gövdenin ne de düşüncenin ve bunun günümüzde ifade ettiği anlam olarak “oy”un koçanı olmamalı. İnsanların isimleri listeler halinde ceplerde dolaşmamalı, hiç kimse kendine bunun yapılmasına izin vermemeli.

Yaşadığımız dünyadaki bu düzen en büyük adaletsizlikleri ve en büyük onursuzlukları yaşamın doğal bir sonucuymuş gibi görmemizi emrediyor. Aynı dünya üzerinde bir ülkede milyonlarca çocuk fabrikalarda sömürülürken, sokaklarda dilendirilirken bir başka ülkede çocuğuna bir tokat vuran annenin elinden çocuğu alınabiliyor. Bir yanda koca bir kıtada insanlar açlıktan ölürken, annelerin sütsüz memelerinde yeni doğmuş bebekler ölürken diğer yanda milyonlarca insanı doyuracak yiyecekler çöplere atılıyor, bir yanda aç insanlar ekranlardan gösterilip, hastalıktan ve açlıktan kırılan çocukların üzerinde dolaşan kara sinekler seyredilirken aynı ekranlar az sonra gece kulüplerinde şampanya banyosu yapan insanları gösterebiliyor ya da dolar yağmuruna tutulan şarkıcıları. Ve dünya bize “bütün bunlar normaldir, olması gerektiği gibidir.”diyor. Afganistanlılar açlıktan bitki köklerini kemirirken, dünya “Afganistan futbol izlemeye başladı.”diyor, Afgan kadınları insandan sayılmazken, dünya “Afgan kadınlarının şimdi en büyük sorunu aseton ve makyaj malzemesi.”diyor. Amerika’da insanlar aşırı beslenmeden obeze yakalanırken dünyanın başka ülkelerinde köprü altlarında yaşayan çocuklar ve genç insanlar bir sabah gözlerini açtıklarında kendi gövdelerinde ameliyat izleriyle karşılaşıyorlar. Bu dünya bize “Parası olmayanların yaşamaya da hakkı yoktur.”diyor. Parası olanlar için sağlıklı ve genç bedenlerin böbrekleri, ciğerleri çalınıyor. İşte bu dünya bize “Bütün bunlar normaldir, bu dünyanın düzeni böyledir.”diyor. Bazıları da yürekten inanarak ve cesurca “Hayır bütün bunlar sizin düzmeceniz ve bütün bunlar yanlış. İnsanların kendilerine yapılanları apaçık görüp de artık yeter diyeceği güne kadar, yani, ta ki dünya fikrini değiştirinceye kadar bizler bunların yanlış olduğunu haykıracağız.”diyor.
Kabul ediyorum. Bunu herkesin yapması imkânsız. Her muhalifin yapması da imkânsız. Ama yapabilenlere bu düşmanlık niye? İnsanlığa giydirilen bu deli gömleği düzenden tek kurtuluş yolunun *“Ya kardeş gibi birlikte yaşarız ya da deliler gibi birlikte ölürüz.” sözlerindeki anlamda gizli olduğunu anlamaya çalışamazlar mı, en azından, hiç olmazsa, şimdilik.

*M. L. King

Tijen Zeybek (28 Aralık 2002 Yenidüzen)



25 Aralık 2002

HÜZÜN YAKIŞIR “YÜZLER”E

Biraz gecikmeli de olsa yazmak istiyorum Feryal Sükan'’ın sergisini. Çünkü orada gördüğüm tuvalleri halâ düşünüyorum. Hâlâ gözümün önünden gitmiş değil bazı “yüzler”. Her tuval, her resim konuşmaz insana. Her sergi heyecan yaratmaz yüreğinizde. Çoğu birbirine benzeyen resimlerden oluşur, bir önceki bir sonrakinin eskizi gibidir. Oysa Feryal Sükan'’ın tuvalleri konuşmak için birbirleriyle yarışıyorlardı ve bakmasını bilmezseniz bir kaos yaşama ve bu kaos içinde her eserin söylediklerini ayrı ayrı dinleyip anlayamama sorunu yaşayabilirdiniz.

Adımımı içeri atar atmaz açgözlü bir merakla çabucak dolaştırdım bakışlarımı resimlerin üzerinde. Bu kısacık ve özentisiz dolaşmada bile net bir görüş belirivermişti hemen kafamda; sanatçının “yüzler”indeki tül perdesi hâlâ kalkmamıştı. Hüzün, soğuk bir “dışarı”yla sıcacık “iç”imizi ayıran camda oluşan buğu gibi asılı duruyordu boşlukta. Elle tutulur gözle görülür bir niteliğe bürünmüş, gelip serginin ana mesajı olarak kendini ortaya koymuştu işte. Feryal Sükan’'ın fırçasından tuvaline damlayan hüzün, acıtıcı bir duygu olmaktan çıkıyor sevilesi bir duygu haline geliyordu. Şaşırtıcıydı bu. Her yüz kendini çizen elin yüzünden kocaman bir parça taşıyordu. Yüzlerdeki ifadeler kabullenilmiş bir acının, kendine de, resme de katılmış, sahiplenilmiş bir yalnızlığın ve yaşama da tuvale de yapışan, ısrarcı hatta kesinkes kalıcı bir hüznün ifadesini taşıyordu.

Bu tespitimi bozan, bu genellemeye dahil olmayan bir tek “negatif” vardı. Bir tek “negatif” isimli portre ters düşüyordu buna. “Negatif” adına da, rengine de itiraz edecek özgünlükte, başına buyruk bir dinamizm taşıyor. Bu tuvalde eser kendini yaratan elin hükmedici etkisinden olabildiğince bağımsızlaşmış gibi. “Negatif”de içselleştirilmiş hüzünden eser yok. Tam tersine o gözlerde, sergi arkadaşlığı yaptığı diğer yüzlerdeki hüznü hafife alan, onları adeta küçümseyen, hayata tepeden bakan, görmüş geçirmiş bir eda var. Tüm siyahlığına rağmen “negatif” hüzünle değil ancak isyanla, karşı duruşla ifadesini bulan bir dik başlılığı anlatıyor bence.
Sergide yer alan yüzlerin tümü kadın yüzleri ve ressamlarına çok benzeyen yüzler bunlar. Bu da, serüvenin, sanatçının iç hesaplaşmalarının ürünü olduğuna dair bir ipucu olarak değerlendirilebilir. Dünyayla, diğer insanlarla, ilişkilerin öteki ucundakilerle bir hesaplaşma değil bu. İlle de kendi kendiyle, kendi iç dünyasındakilerin hayata katılamayan kısmıyla ilgili bir şey.

Resimler üç ana tema altında toplanabilir diye düşünüyorum. “Yüzler”, “Evler-Sokaklar”, “Çiçekler”(daha çok güller.) Uçurumlar, uçurumsokaklar ve ancak uçurumlara tutunabilmiş evleri var sanatçının. Bunlar yaşamın kıyısında sallanan tutunmalar gibi. Bir yanı sağlama alınmaya çalışılsa da bir yanı uçurumda kalmakta ısrarcı. “İstediğim zaman düşerim, düşmeye kalktığımda buna engel olacak sağlamlıkta tutunmalar istemiyorum.” Der gibi bir halleri var bu evlerin. Ve güller. Onlar da tıpkı yüzler gibi tepeden tırnağa hüzne kesmişler. Sonbahara yakışır renkleri ve sonbaharın apansız ortaya çıkan öfkeli rüzgârına kapılmış, hırpalanmış bir halleri var. Güzel güller onlar, yaşayan güller. Ve kim ne derse desin harika bir ressam Feryal Sükan.

Not:
Şimdi sergi geçti, bitti. Ne diye anlatıyorsun bunları diyeceksiniz. Demeyin. Çünkü, 1. İzlenimlerimi yazıya dökerek kalıcılaştırmak istiyorum. 2. Gidip görmemişsiniz, bari benim ne gördüklerimden haberiniz olsun. 3. Sanatçının bir sonraki sergisini belki kaçırmazsınız. Gördüğünüz gibi konuyu işlemekte sayısız faide var. Ayrıca bildiğiniz gibi bu köşenin gündemle mündemle de bir derdi olmamıştır şimdiye kadar.

Tijen Zeybek