4 Ocak 2003

SAM AMCALAR ÇOKTUR

Bir yandan savaşa bir yandan da yeni yıla hazırlandı dünya. Bir yanda ışıl ışıl süslenmiş sokaklar, öte yanda namluya sürülmüş kurşunlar. Bir yanda ak sakallı noel babalar, torbalarında çocuklara armağanlar, öte tanda uçaklar dolusu bombalar. Çıkıp yeni yılını kutlar dünyamızın Afganistan’dan sonra Irak’ı da ölüler diyarına çevirmek için sabırsızlanan atsız kovboylar. Amerika! Amerika! Uygarlığın ve varsıllığın cenneti. Steinbeck’in “Gazap Üzümleri”nin olgunlaştığı, sefaletin ve insanlıktan uzaklığın mesafelerle anlatılamadığı zamanlar görmüş topraklar. Geçmişinden ders almayan insanoğlu insanların dünyası bu dünya. Böylesi bir geçmişten sonra geliyor gelecek. Acılardan ve çığ gibi büyüyen öfkelerden sonra gazaba geliyor yığınlar ve bir daha bir daha kanla yıkanıyor sokaklar. Bir daha bir daha en büyük bedeli ödemekten kurtulamıyor çocuklar ve bir daha bir daha yerle bir edilmiş şehirler üzerine kurulmaya çalışılıyor hayatlar.

Modern zamanlarda biraz daha kibarca sömürülüyor zengin yurttaşlar ve modern zamanlarda modern silahlarla ve hâlâ hoyratça ve dövülerek atılıyor kendi topraklarından yoksul yurttaşlar. Fark bu kadar. Hepsi bu kadar. Iraktaki petrol lazımsa yağdırırsın “high teknolocy” bombalarını, yıkarsın halkın başına evlerinin damlarını, alırsın alacağını. İngiliz kapitalizminin tıkanmışlığıysa söz konusu olan, sermaye istediği kadar kâr edemiyorsa, İngiliz emekçisinin emeklilik yaşını yetmişe dayarsın, çalışma saatlerini de tıpkı eskisi gibi uzatırsın gün doğumundan gün batımına, hepsi bu işte. Yeter ki sistem tıkanmasın, yeter ki kapitalistler yüksek kârlarından mahrum kalmasın, yeter ki dönsün sömürü çarkları, insan etiyle insan ruhuyla beslenen kazanlar yakıtsız kalmasın. Böyle bilir böyle yapar Sam Amca.

Sam Amca’lar çoktur. Kimileri kendi ülkesine gizlice, bir hırsız gibi girer korkusundan. Helikopterler zoom yapar kımıldayan her şeye. Paranoyakça bir korkuyla ve kendi sinsi komplolarından alışık oldukları üzere, kanlı maestrolarına doğrultulmuş bir silah ararlar kıyıda köşede. Bir kalabalık arar gözleri ellerinde çürük yumurtalar. Bir okul dolusu çocuk, banyolarda kurşunlanmamış henüz ve daha tanışmamışlar ülküler uğruna kesilen yandaş başlarla. Ve yetmiş dörtten sonra doğan çocuklar bugün otuzuna merdiven dayamışlar ama kıyaslayınca yetmiş sekiz  seksen yaşlarla hâlâ bebek muamelesi yapmak ister maestrolar onlara. Kaç kişinin yüz binlerce doları var ki ödemek için Amerikan tıbbına.

Yığın yığın insanlar var gücüyle bağırırken yağmurun altında, demokrasicilik oyunundaki arkadaşları saklanıyor Çin Seddi’nden bile uzak “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.”yazan duvarların arkasında. O duvarlar ki bayraklar döşenmiş her metrekaresine mayınlar gibi. Ve onlar buz kesmiş elleri sıkılırken havada ve ıslanırken ayakları yağmurdan, bir çocuk koltuğunun altında baskül “tartayım abla”diye soruyor şaka yapar gibi. Traji komik bir tiyatronun tuhaf sahnelerinden biri sergileniyor sanırsın ve sanırsın ki tanrının gülmekten akan gözyaşlarıdır bizi ıslatan. Yakınında bir yüz uzanıp da kulağına sorunca “Sence kaç yaşında bu çocuk?”diye uyanırsın bir gerçekten bir başka gerçeğe. Anlarsın ki sefaletin de, kötülüğün de, erdemin ve felâketlerin de dibi yok bu yerde.

Gazabın ve kahrın  nefretin ve aşkın, öfke ve sabrın, sevgi ve umursamazlığın sınırı yok bu yerde. İyiliğin ve kötülüğün, açlık ve tokluğun, varlık ve yoksulluğun, kavga ve barışın, huzur ve huzursuzluğun, terör ve şiddetin acı ve kederin sınırı yok.

İnsanlığın ve insanlık dışılığın haddi hesabı yok. Ne eskisinde yılın, ne de yenisinde.

Tijen Zeybek

29 Aralık 2002

Ta ki Dünya Fikrini Değiştirinceye Kadar

Kaçımızın inançları ve değerleriyle ilgili rüyaları var hâlâ. Kaçımız en başından beri inandıklarımıza inanmaya devam ediyoruz. Bunların büyük düşünceler olmaları da gerekmiyor hani. En basit değerlerimizden bile ilk çıkar çatışmasında, ilk yol çatallanmasında, daha ilk işittirme ya da tehditte vazgeçmedik mi? Kaçımız karşısındaki kalabalık ne kadar büyük olursa olsun onlara karşı kendi fikirlerini ve inançlarını savunma cesaretini gösterebiliyor. Büyük kalabalığa, koroya, gücü elinde bulunduran tarafa dahil olmanın güvenli rahatlığını elinin tersiyle itip doğru bildiği yoldan yalnız yürümeye yüreği olanlar kaç kişi bu dünyada.

Kalabalıklara dahil olarak onlar arasında, onlardan biri olarak yitip gitmenin ve bütün değer ve inançlarından arınarak, ideolojilerinden vazgeçerek, yaşamayı “güce tapmaya”, “mal sahibi olmaya”, “insan tanrılara kul olmaya” indirgeyerek hangi gelişmeden bahsedeceğiz. Hangi yüce değerlerden, insan olmanın hangi erdeminden bahsedeceğiz. Ya işi daha da ileri götürüp, kendi ideolojilerinden, inançlarından böylelikle de aslında kendi kendilerinden vazgeçenlerin bunu yapmayanlara karşı duydukları tahammülsüzlüğün şiddetine ne demeli. Yüzyıl önce söylenmiş ve bugün çoktan aşılmış olan bir sözün ne anlamı var bu ülkede. Hani “Söylediklerinize katılmıyorum ama bunları söyleme hakkınızı sonuna kadar savunuyorum.”diyen. Oysa biz, tanrılığa soyunan ama kendi halkı önünde ancak goncoloza dönüşenlerin “Benim doğru bulmadıklarımı asla söyleyemezsiniz.”sözleriyle uğraşıyoruz hâlâ. Ve bu sözleri koro halinde tekrarlamayı bir çeşit ayine dönüştüren “kul”larla uğraşıyoruz. Onlar sabah akşam ibadetlerini yerine getirip tanrılarına karşı iman tazelerken, diğer bir avuç insan da inandığı yoldan yürümeye devam ediyor ve bu yürüyüşe “ta ki dünya fikrini değiştirinceye kadar” da devam edeceğine söz veriyor. Evet, ta ki dünya fikrini değiştirinceye kadar.

Dünya insanlığı tüketme pahasına tüketimi teşvik etmekten, dünya insanı bir makinenin dişlisi olarak görmekten, dünya insanı otoritelere karşı gelmeden, tüketen, çalışan, vergi ödeyen ve sessizce ölen insanımsılar olarak görmekten vazgeçinceye kadar devam etmeli insana insanlığını geri verecek değerleri savunmaya. Mesela özgürlüğe sıkı sıkıya sarılmalı, özgür düşünceye ölünceye, öldürülünceye kadar inanmalı. Ait olmaya, düşüncelerini, içinde bulunduğun toplulukta daha çok maddeye sahip olmak, daha konforlu ve rahat yaşamak adına saklamayı, sınırlamayı, yok saymayı seçmemeli. İnsanlar böyle seçimlere zorlanmamalı.
Önce kendi kendine, kendi bedenine, kendi düşüncelerine ve inançlarına sahip olmalı belki de. Ne gövdenin ne de düşüncenin ve bunun günümüzde ifade ettiği anlam olarak “oy”un koçanı olmamalı. İnsanların isimleri listeler halinde ceplerde dolaşmamalı, hiç kimse kendine bunun yapılmasına izin vermemeli.

Yaşadığımız dünyadaki bu düzen en büyük adaletsizlikleri ve en büyük onursuzlukları yaşamın doğal bir sonucuymuş gibi görmemizi emrediyor. Aynı dünya üzerinde bir ülkede milyonlarca çocuk fabrikalarda sömürülürken, sokaklarda dilendirilirken bir başka ülkede çocuğuna bir tokat vuran annenin elinden çocuğu alınabiliyor. Bir yanda koca bir kıtada insanlar açlıktan ölürken, annelerin sütsüz memelerinde yeni doğmuş bebekler ölürken diğer yanda milyonlarca insanı doyuracak yiyecekler çöplere atılıyor, bir yanda aç insanlar ekranlardan gösterilip, hastalıktan ve açlıktan kırılan çocukların üzerinde dolaşan kara sinekler seyredilirken aynı ekranlar az sonra gece kulüplerinde şampanya banyosu yapan insanları gösterebiliyor ya da dolar yağmuruna tutulan şarkıcıları. Ve dünya bize “bütün bunlar normaldir, olması gerektiği gibidir.”diyor. Afganistanlılar açlıktan bitki köklerini kemirirken, dünya “Afganistan futbol izlemeye başladı.”diyor, Afgan kadınları insandan sayılmazken, dünya “Afgan kadınlarının şimdi en büyük sorunu aseton ve makyaj malzemesi.”diyor. Amerika’da insanlar aşırı beslenmeden obeze yakalanırken dünyanın başka ülkelerinde köprü altlarında yaşayan çocuklar ve genç insanlar bir sabah gözlerini açtıklarında kendi gövdelerinde ameliyat izleriyle karşılaşıyorlar. Bu dünya bize “Parası olmayanların yaşamaya da hakkı yoktur.”diyor. Parası olanlar için sağlıklı ve genç bedenlerin böbrekleri, ciğerleri çalınıyor. İşte bu dünya bize “Bütün bunlar normaldir, bu dünyanın düzeni böyledir.”diyor. Bazıları da yürekten inanarak ve cesurca “Hayır bütün bunlar sizin düzmeceniz ve bütün bunlar yanlış. İnsanların kendilerine yapılanları apaçık görüp de artık yeter diyeceği güne kadar, yani, ta ki dünya fikrini değiştirinceye kadar bizler bunların yanlış olduğunu haykıracağız.”diyor.
Kabul ediyorum. Bunu herkesin yapması imkânsız. Her muhalifin yapması da imkânsız. Ama yapabilenlere bu düşmanlık niye? İnsanlığa giydirilen bu deli gömleği düzenden tek kurtuluş yolunun *“Ya kardeş gibi birlikte yaşarız ya da deliler gibi birlikte ölürüz.” sözlerindeki anlamda gizli olduğunu anlamaya çalışamazlar mı, en azından, hiç olmazsa, şimdilik.

*M. L. King

Tijen Zeybek (28 Aralık 2002 Yenidüzen)



25 Aralık 2002

HÜZÜN YAKIŞIR “YÜZLER”E

Biraz gecikmeli de olsa yazmak istiyorum Feryal Sükan'’ın sergisini. Çünkü orada gördüğüm tuvalleri halâ düşünüyorum. Hâlâ gözümün önünden gitmiş değil bazı “yüzler”. Her tuval, her resim konuşmaz insana. Her sergi heyecan yaratmaz yüreğinizde. Çoğu birbirine benzeyen resimlerden oluşur, bir önceki bir sonrakinin eskizi gibidir. Oysa Feryal Sükan'’ın tuvalleri konuşmak için birbirleriyle yarışıyorlardı ve bakmasını bilmezseniz bir kaos yaşama ve bu kaos içinde her eserin söylediklerini ayrı ayrı dinleyip anlayamama sorunu yaşayabilirdiniz.

Adımımı içeri atar atmaz açgözlü bir merakla çabucak dolaştırdım bakışlarımı resimlerin üzerinde. Bu kısacık ve özentisiz dolaşmada bile net bir görüş belirivermişti hemen kafamda; sanatçının “yüzler”indeki tül perdesi hâlâ kalkmamıştı. Hüzün, soğuk bir “dışarı”yla sıcacık “iç”imizi ayıran camda oluşan buğu gibi asılı duruyordu boşlukta. Elle tutulur gözle görülür bir niteliğe bürünmüş, gelip serginin ana mesajı olarak kendini ortaya koymuştu işte. Feryal Sükan’'ın fırçasından tuvaline damlayan hüzün, acıtıcı bir duygu olmaktan çıkıyor sevilesi bir duygu haline geliyordu. Şaşırtıcıydı bu. Her yüz kendini çizen elin yüzünden kocaman bir parça taşıyordu. Yüzlerdeki ifadeler kabullenilmiş bir acının, kendine de, resme de katılmış, sahiplenilmiş bir yalnızlığın ve yaşama da tuvale de yapışan, ısrarcı hatta kesinkes kalıcı bir hüznün ifadesini taşıyordu.

Bu tespitimi bozan, bu genellemeye dahil olmayan bir tek “negatif” vardı. Bir tek “negatif” isimli portre ters düşüyordu buna. “Negatif” adına da, rengine de itiraz edecek özgünlükte, başına buyruk bir dinamizm taşıyor. Bu tuvalde eser kendini yaratan elin hükmedici etkisinden olabildiğince bağımsızlaşmış gibi. “Negatif”de içselleştirilmiş hüzünden eser yok. Tam tersine o gözlerde, sergi arkadaşlığı yaptığı diğer yüzlerdeki hüznü hafife alan, onları adeta küçümseyen, hayata tepeden bakan, görmüş geçirmiş bir eda var. Tüm siyahlığına rağmen “negatif” hüzünle değil ancak isyanla, karşı duruşla ifadesini bulan bir dik başlılığı anlatıyor bence.
Sergide yer alan yüzlerin tümü kadın yüzleri ve ressamlarına çok benzeyen yüzler bunlar. Bu da, serüvenin, sanatçının iç hesaplaşmalarının ürünü olduğuna dair bir ipucu olarak değerlendirilebilir. Dünyayla, diğer insanlarla, ilişkilerin öteki ucundakilerle bir hesaplaşma değil bu. İlle de kendi kendiyle, kendi iç dünyasındakilerin hayata katılamayan kısmıyla ilgili bir şey.

Resimler üç ana tema altında toplanabilir diye düşünüyorum. “Yüzler”, “Evler-Sokaklar”, “Çiçekler”(daha çok güller.) Uçurumlar, uçurumsokaklar ve ancak uçurumlara tutunabilmiş evleri var sanatçının. Bunlar yaşamın kıyısında sallanan tutunmalar gibi. Bir yanı sağlama alınmaya çalışılsa da bir yanı uçurumda kalmakta ısrarcı. “İstediğim zaman düşerim, düşmeye kalktığımda buna engel olacak sağlamlıkta tutunmalar istemiyorum.” Der gibi bir halleri var bu evlerin. Ve güller. Onlar da tıpkı yüzler gibi tepeden tırnağa hüzne kesmişler. Sonbahara yakışır renkleri ve sonbaharın apansız ortaya çıkan öfkeli rüzgârına kapılmış, hırpalanmış bir halleri var. Güzel güller onlar, yaşayan güller. Ve kim ne derse desin harika bir ressam Feryal Sükan.

Not:
Şimdi sergi geçti, bitti. Ne diye anlatıyorsun bunları diyeceksiniz. Demeyin. Çünkü, 1. İzlenimlerimi yazıya dökerek kalıcılaştırmak istiyorum. 2. Gidip görmemişsiniz, bari benim ne gördüklerimden haberiniz olsun. 3. Sanatçının bir sonraki sergisini belki kaçırmazsınız. Gördüğünüz gibi konuyu işlemekte sayısız faide var. Ayrıca bildiğiniz gibi bu köşenin gündemle mündemle de bir derdi olmamıştır şimdiye kadar.

Tijen Zeybek

İKİ BUÇUK YAŞINDA BİR REHİN

Sanırım 1967 yılı içinde olacak, çünkü annem bu olayı anlatırken hep “İki, iki buçuk yaşlarında ufacık bir çocuktun.” der. Babamla ben bisikletle köye dönüyormuşuz. Akaraltı’nda silahlı bir Rum askeri bizi durdurmuş. (Akaraltı dediğimiz yer, o zaman tren yolu denen, şimdiki Mağusa-Lefkoşa yolundan Cihangir’e dönünce, köyden önce sizi karşılayan zeytinlik bölge.) Babama “Kimlik kartını göster.”demiş. Babam kimliğinin yanında olmadığını söyleyince, “Çocuğu bırak, git al gel.”demiş. Babam, beni silahlı Rum askerine rehin bırakıp asılmış pedallara. Nefes nefese varmış eve. Askerin durduğu yerden bizim ev yaklaşık iki kilometre ve babam bu mesafeyi ne kadar zamanda aldı bilmiyorum. Annem, babamın bensiz eve döndüğünü görünce telâşlanmış ama asıl panik ve dehşet babam olanları anlatınca başlamış. Annem hâlâ büyük bir kızgınlıkla anlatır o günü. Sanırım babama olan kızgınlığı da en az Rum askere olan kadar büyük ve canlıdır hâlâ. Annem hiç itiraf etmedi ama ben onun bu olayda babamı hiç affetmediğini düşünürüm zaman zaman.

Babam kimliğini gösterip beni kurtarmış rehinlikten. Doğal olarak o güne dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Acaba babamın arkasından ağlamış mıydım, onun arkasından koşmaya çabalamış mıydım, bana tamamen yabancı o Rum askerden korkmuş muydum? Ya babam, nasıl cesaret etmişti beni bırakmaya. Bu olayı hep gülerek anlatırdı babam. Annem ise her seferinde tazelenmiş bir öfke ve inanamaz gözlerle bakardı babama. Peki babam kimliğini bulamasaydı, ya da “Ne olursa olsun ben çocuğumu bırakmam.”deseydi ne olurdu acaba? Doğrusu bilemiyorum. Ama silahlı bir insanla, bir askerle ilk tanışmam bu olmalı. (Mücahit babamı, eniştemi ve ailenin diğer üyelerini saymazsak.) Hatırlamadığım ama yaşamımı temelinden etkileyebilecek, gergin ve tehlikeli bir tanışmaydı bu.

Bir sonraki tanışma ise çok daha farklıydı. 1974 yılı, savaş sonrası ve ben artık dokuz yaşlarında bir çocuğum. Köyün içinden tanklar, kamyon dolusu askerler geçiyor artık. Biz çocuklar hatta büyükler usanıp bıkmadan hepsine el sallıyoruz, hepsine gülücükler saçıyor, koşabildiğimizce arkalarından koşuyoruz. Bir gün kocaman bir askeri kamyon köyün ortasındaki Atatürk büstünün orda duruyor. İçindeki askerler civardaki Rum köylerinden topladıkları ganimetleri, üşüşen insanlara dağıtıyorlar. Kamyonun etrafı bir anda kadınlar ve çocuklarla doluyor. Herkes uzatılanları kapmaya çalışıyor. Tabak-çanak, nakış iplikleri, örtüler, oyuncaklar, tablolar. Ben de önümdeki kalabalığı yararak yaklaşmayı ve oyuncak almayı istiyorum ama herkese göre çok ufacığım, elimi kolumu uzatıyor; “Abi bana da ver, abi bana ver.”diye bağırıyorum, nafile, ne kendim ulaşabiliyor ne de sesimi onlara duyurabiliyorum. Ama derken mucizevi bir şey oluyor. Şimdi bile hatırlarken halâ gülümserim ve içim bir tuhaf olur. Kamyondaki askerlerden birinin beni işaret ederek seslendiğini duyuyorum; “Hey sen, ufaklık sana sesleniyorum.” Ben inanamaz gözlerle, ben mi dercesine kendimi işaret ediyorum, bu arada diğer çocuklar bağıra çağıra önüme fırlıyorlar ama asker “Sen, arkadaki gözlüklü.”diyor. Çocuk-büyük herkes bana bakarak iki kenara ayrılıyorlar. Önümde kamyona kadar, iki kenarında insandan duvarlar oluşmuş bir yol açılıyor. Yüreğim küt küt atarak yaklaşıyorum ve kamyondan bana uzatılan, kahverengi-beyaz çizgili, kocaman, oyuncak tekir kediyi alıyorum. (Bu kedicik şimdi oğlumun odasında duruyor.)

Geçenlerde iş dönüşü eve dönerken köyün girişinde, elinde tüfeği, parmağı tetikte bir asker beni durdurdu. “Bu tarafa gidemezsiniz hanımefendi.”dedi kibarca. “Neden?”diye sorunca, tatbikat olduğunu ve kendi güvenliğim için devam etmemi söyledi. Yani köy güvenli değil mi, ama benim bütün ailem orda, dedim. Annem, kardeşlerim. Nasıl olur... Sonuçta, köyden öteye, yani Cihangir’den sonra, Serdarlı’ya falan gitmeyeceksem geçebileceğimi söyledi. Daha bir çok insan iş dönüşü böyle bir sürprizle karşılaştı o gün. Ve bir hafta kadar önce aynı olay yinelendi.

Bütün bunlar birden yukarıda anlattığım anıları canlandırdı gözümde. Ben tüm bunları düşünürken bir de Başaran Düzgün’ün köşe yazısı takıldı gözüme. Orada İspanyol gazetecilerin Gazeteciler Birliği Başkanı Süleyman Ergüçlü’ye sorduğu “Türk askerinin adadan ayrılmasını ister misiniz?”sorusuna Ergüçlü’nün “Kesinlikle hayır.”dediğini yazıyordu. Köşe yazısını da “Türk ordusu adadan elbette ki ayrılmayacak, Türk ordusunu burada tutacak bir anlaşma olacak, AB’ye gireceğiz.”anlamında cümlelerle bitiriyordu.

Kendi kendime, bu soru bana sorulsa ben, “Sadece Türk askerini değil, ülkemde, Yunan askerini de, İngiliz üslerini de, BM askerlerini de gereksiz kılacak bir çözüm istiyorum.”derdim. Adamızı yüzen bir tatbikat alanından, devasa bir cephanelik olma durumundan, potansiyel tehlike içeren, sürekli hedef olabilecek, her an silahların patlayabileceği muhtemel savaş bölgesi olmaktan çıkaracak gerçek barışı istiyorum, derdim. Her yanı dikenli tellerle çevrili, güveni ve huzuru silahların gölgesinde arayan,geleceğini Nikiforos ve Toros tatbikatlarıyla kuracağını zanneden, insanlarına değil de füzelere, son model öldürme makinalarına yatırım yapan bir ülkede yaşamak istemiyorum, derdim.
Öyle derdim.

Tijen Zeybek 17/10/2002




KEŞKE…

Cama dayamış burnumu dışarı bakıyorum. Güneş deli gibi parlıyor gökyüzünde. Bulutsuz, dümdüz bir mavi, yeşilsiz bir ova ve kupkuru topraklar. Sonbaharı arıyor gözlerim nafile. Sonbahar küs, kış dargın sanki. Sonsuza kadar yaz’la mahkûm edildik birbirimize. Sararan yaprakları değil gencecik dostları, yakınları katmış götürüyor rüzgâr. Sorsam ona, nereye? Açsam camı ve uzatsam başımı dışarı, bağırsam var gücümle, sorsam mor dağlara, haykırsam boz ovaya, Mesarya’nın yalnız Alıc’ı, sırdaşım Zeytin, Mağaralı Kıraç cevap verin, desem; herkes böyle nereye? Ne bu acele ölmek için, ne bu acele gitmek için. Niye dökmez ağaçlar yapraklarını, niye salkım salkım bulutlar sarkmaz gökyüzünden yeryüzüne, niye esmez sert rüzgârlar ve içimi serinletecek yağmurlar nerede? Ne bu “kalplerdeki kriz” böyle. Neyin krizi bu, sevgisizlik mi, arkadaşsızlık mı, zamansızlık mı. Nedir bozan gövdelerimizdeki “sonsuz uyumu”? Bıktım gazete sayfalarına yansıyan dost yüzlerin ölüm ilanlarından  Bıktım yakınımdaki gencecik insanların sonbahar yaprakları gibi toprağa koşmalarından. Apansız yere serilen dipdiri gövdeler ve hep aynı teşhis, hep aynı görünmez düşman; kalp krizi, kalp krizi, kalp krizi...

Hüzün mevsimidir sonbahar, hüznün renkleridir sarılar, turuncular. Hoş sarıda acı daha ağır basar hüzünden. Adam sende! Acı hüzne uyanmış yüreklere ne yapar. Gencecik bir fidan yıkılırsa aniden, yemyeşil bir yaprak kopuverirse umarsız dalından, kapı gibi bir adam ölüverirse kalp kapakçığının minicik bir an duraksamasından, işte o minicik an uzadıkça uzar da hiç bitmezse sonsuza kadar, anaların yüreği ne olur, babaların ciğeri ne olur. Güneş böyle utanmazca parlamaya devam edebilir mi? Nasıl mahcup olmaz gökyüzü bulutsuzluğundan.

Aslında tanrı denen şey ölüm olmalı. Evet! Dünyadaki gerçek tanrı ölüm. Bir tek ölüme yakışır tanrı olmak. Kimsenin gücünün yetmediği, kimsenin kafa tutamadığı tek gerçek o çünkü.
Ve ölümden sonra, gidenden sonra bir tek çaresizliğiniz kalır geriye. Ne kadar yakıcıdır “keşke”ler. Keşke o gün daha uzun konuşsaydık. İyi görünmüyordu. Keşke, neyin var, diye sorsaydım, keşke sadece selâmlaşmak yerine sıkı sıkı sarılsaydık birbirimize., keşke şu lânet olasıca Kıbrıs meselesi yerine, diz dize otursak da çocukluğumuzu hatırlasaydık yeniden. Keşke çocuklarımızı tanıştırmayı planlasaydık, keşke “bize de gel” deseydim..

Kasım’ların sonbahar olduğu zamanlar istiyorum, gri-beyaz bulutların mor dağları tüller gibi örttüğü sonbaharlar istiyorum, yağmurlu sabahlar, gök gürültülü geceler istiyorum. Dostlarımı ve yakınlarımı “keşke”lerle sonsuzluğa uğurlamak değil, ömrümü onlarla geçirmek istiyorum. Hep kalan olmak kötü, geride kalan bir anne olmaksa sarıların en acısıyla taçlanmak demek. Bir oğulu uğurlayıp da geride kalan baba olmak, kederden yataklarda yatmak, zehir zemberek uykulara dalmak, acı sarı kâbuslarda kaybolmak demek.

Saklanmak istiyorum, gündelik olandan uzaklaşmak, güneş böyle deli deli parladığı sürece gök yüzüne bakmamak, yağmurlar yağana kadar uyumak, uyumak, uyumak....

Tijen Zeybek