25 Aralık 2002

HÜZÜN YAKIŞIR “YÜZLER”E

Biraz gecikmeli de olsa yazmak istiyorum Feryal Sükan'’ın sergisini. Çünkü orada gördüğüm tuvalleri halâ düşünüyorum. Hâlâ gözümün önünden gitmiş değil bazı “yüzler”. Her tuval, her resim konuşmaz insana. Her sergi heyecan yaratmaz yüreğinizde. Çoğu birbirine benzeyen resimlerden oluşur, bir önceki bir sonrakinin eskizi gibidir. Oysa Feryal Sükan'’ın tuvalleri konuşmak için birbirleriyle yarışıyorlardı ve bakmasını bilmezseniz bir kaos yaşama ve bu kaos içinde her eserin söylediklerini ayrı ayrı dinleyip anlayamama sorunu yaşayabilirdiniz.

Adımımı içeri atar atmaz açgözlü bir merakla çabucak dolaştırdım bakışlarımı resimlerin üzerinde. Bu kısacık ve özentisiz dolaşmada bile net bir görüş belirivermişti hemen kafamda; sanatçının “yüzler”indeki tül perdesi hâlâ kalkmamıştı. Hüzün, soğuk bir “dışarı”yla sıcacık “iç”imizi ayıran camda oluşan buğu gibi asılı duruyordu boşlukta. Elle tutulur gözle görülür bir niteliğe bürünmüş, gelip serginin ana mesajı olarak kendini ortaya koymuştu işte. Feryal Sükan’'ın fırçasından tuvaline damlayan hüzün, acıtıcı bir duygu olmaktan çıkıyor sevilesi bir duygu haline geliyordu. Şaşırtıcıydı bu. Her yüz kendini çizen elin yüzünden kocaman bir parça taşıyordu. Yüzlerdeki ifadeler kabullenilmiş bir acının, kendine de, resme de katılmış, sahiplenilmiş bir yalnızlığın ve yaşama da tuvale de yapışan, ısrarcı hatta kesinkes kalıcı bir hüznün ifadesini taşıyordu.

Bu tespitimi bozan, bu genellemeye dahil olmayan bir tek “negatif” vardı. Bir tek “negatif” isimli portre ters düşüyordu buna. “Negatif” adına da, rengine de itiraz edecek özgünlükte, başına buyruk bir dinamizm taşıyor. Bu tuvalde eser kendini yaratan elin hükmedici etkisinden olabildiğince bağımsızlaşmış gibi. “Negatif”de içselleştirilmiş hüzünden eser yok. Tam tersine o gözlerde, sergi arkadaşlığı yaptığı diğer yüzlerdeki hüznü hafife alan, onları adeta küçümseyen, hayata tepeden bakan, görmüş geçirmiş bir eda var. Tüm siyahlığına rağmen “negatif” hüzünle değil ancak isyanla, karşı duruşla ifadesini bulan bir dik başlılığı anlatıyor bence.
Sergide yer alan yüzlerin tümü kadın yüzleri ve ressamlarına çok benzeyen yüzler bunlar. Bu da, serüvenin, sanatçının iç hesaplaşmalarının ürünü olduğuna dair bir ipucu olarak değerlendirilebilir. Dünyayla, diğer insanlarla, ilişkilerin öteki ucundakilerle bir hesaplaşma değil bu. İlle de kendi kendiyle, kendi iç dünyasındakilerin hayata katılamayan kısmıyla ilgili bir şey.

Resimler üç ana tema altında toplanabilir diye düşünüyorum. “Yüzler”, “Evler-Sokaklar”, “Çiçekler”(daha çok güller.) Uçurumlar, uçurumsokaklar ve ancak uçurumlara tutunabilmiş evleri var sanatçının. Bunlar yaşamın kıyısında sallanan tutunmalar gibi. Bir yanı sağlama alınmaya çalışılsa da bir yanı uçurumda kalmakta ısrarcı. “İstediğim zaman düşerim, düşmeye kalktığımda buna engel olacak sağlamlıkta tutunmalar istemiyorum.” Der gibi bir halleri var bu evlerin. Ve güller. Onlar da tıpkı yüzler gibi tepeden tırnağa hüzne kesmişler. Sonbahara yakışır renkleri ve sonbaharın apansız ortaya çıkan öfkeli rüzgârına kapılmış, hırpalanmış bir halleri var. Güzel güller onlar, yaşayan güller. Ve kim ne derse desin harika bir ressam Feryal Sükan.

Not:
Şimdi sergi geçti, bitti. Ne diye anlatıyorsun bunları diyeceksiniz. Demeyin. Çünkü, 1. İzlenimlerimi yazıya dökerek kalıcılaştırmak istiyorum. 2. Gidip görmemişsiniz, bari benim ne gördüklerimden haberiniz olsun. 3. Sanatçının bir sonraki sergisini belki kaçırmazsınız. Gördüğünüz gibi konuyu işlemekte sayısız faide var. Ayrıca bildiğiniz gibi bu köşenin gündemle mündemle de bir derdi olmamıştır şimdiye kadar.

Tijen Zeybek

İKİ BUÇUK YAŞINDA BİR REHİN

Sanırım 1967 yılı içinde olacak, çünkü annem bu olayı anlatırken hep “İki, iki buçuk yaşlarında ufacık bir çocuktun.” der. Babamla ben bisikletle köye dönüyormuşuz. Akaraltı’nda silahlı bir Rum askeri bizi durdurmuş. (Akaraltı dediğimiz yer, o zaman tren yolu denen, şimdiki Mağusa-Lefkoşa yolundan Cihangir’e dönünce, köyden önce sizi karşılayan zeytinlik bölge.) Babama “Kimlik kartını göster.”demiş. Babam kimliğinin yanında olmadığını söyleyince, “Çocuğu bırak, git al gel.”demiş. Babam, beni silahlı Rum askerine rehin bırakıp asılmış pedallara. Nefes nefese varmış eve. Askerin durduğu yerden bizim ev yaklaşık iki kilometre ve babam bu mesafeyi ne kadar zamanda aldı bilmiyorum. Annem, babamın bensiz eve döndüğünü görünce telâşlanmış ama asıl panik ve dehşet babam olanları anlatınca başlamış. Annem hâlâ büyük bir kızgınlıkla anlatır o günü. Sanırım babama olan kızgınlığı da en az Rum askere olan kadar büyük ve canlıdır hâlâ. Annem hiç itiraf etmedi ama ben onun bu olayda babamı hiç affetmediğini düşünürüm zaman zaman.

Babam kimliğini gösterip beni kurtarmış rehinlikten. Doğal olarak o güne dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Acaba babamın arkasından ağlamış mıydım, onun arkasından koşmaya çabalamış mıydım, bana tamamen yabancı o Rum askerden korkmuş muydum? Ya babam, nasıl cesaret etmişti beni bırakmaya. Bu olayı hep gülerek anlatırdı babam. Annem ise her seferinde tazelenmiş bir öfke ve inanamaz gözlerle bakardı babama. Peki babam kimliğini bulamasaydı, ya da “Ne olursa olsun ben çocuğumu bırakmam.”deseydi ne olurdu acaba? Doğrusu bilemiyorum. Ama silahlı bir insanla, bir askerle ilk tanışmam bu olmalı. (Mücahit babamı, eniştemi ve ailenin diğer üyelerini saymazsak.) Hatırlamadığım ama yaşamımı temelinden etkileyebilecek, gergin ve tehlikeli bir tanışmaydı bu.

Bir sonraki tanışma ise çok daha farklıydı. 1974 yılı, savaş sonrası ve ben artık dokuz yaşlarında bir çocuğum. Köyün içinden tanklar, kamyon dolusu askerler geçiyor artık. Biz çocuklar hatta büyükler usanıp bıkmadan hepsine el sallıyoruz, hepsine gülücükler saçıyor, koşabildiğimizce arkalarından koşuyoruz. Bir gün kocaman bir askeri kamyon köyün ortasındaki Atatürk büstünün orda duruyor. İçindeki askerler civardaki Rum köylerinden topladıkları ganimetleri, üşüşen insanlara dağıtıyorlar. Kamyonun etrafı bir anda kadınlar ve çocuklarla doluyor. Herkes uzatılanları kapmaya çalışıyor. Tabak-çanak, nakış iplikleri, örtüler, oyuncaklar, tablolar. Ben de önümdeki kalabalığı yararak yaklaşmayı ve oyuncak almayı istiyorum ama herkese göre çok ufacığım, elimi kolumu uzatıyor; “Abi bana da ver, abi bana ver.”diye bağırıyorum, nafile, ne kendim ulaşabiliyor ne de sesimi onlara duyurabiliyorum. Ama derken mucizevi bir şey oluyor. Şimdi bile hatırlarken halâ gülümserim ve içim bir tuhaf olur. Kamyondaki askerlerden birinin beni işaret ederek seslendiğini duyuyorum; “Hey sen, ufaklık sana sesleniyorum.” Ben inanamaz gözlerle, ben mi dercesine kendimi işaret ediyorum, bu arada diğer çocuklar bağıra çağıra önüme fırlıyorlar ama asker “Sen, arkadaki gözlüklü.”diyor. Çocuk-büyük herkes bana bakarak iki kenara ayrılıyorlar. Önümde kamyona kadar, iki kenarında insandan duvarlar oluşmuş bir yol açılıyor. Yüreğim küt küt atarak yaklaşıyorum ve kamyondan bana uzatılan, kahverengi-beyaz çizgili, kocaman, oyuncak tekir kediyi alıyorum. (Bu kedicik şimdi oğlumun odasında duruyor.)

Geçenlerde iş dönüşü eve dönerken köyün girişinde, elinde tüfeği, parmağı tetikte bir asker beni durdurdu. “Bu tarafa gidemezsiniz hanımefendi.”dedi kibarca. “Neden?”diye sorunca, tatbikat olduğunu ve kendi güvenliğim için devam etmemi söyledi. Yani köy güvenli değil mi, ama benim bütün ailem orda, dedim. Annem, kardeşlerim. Nasıl olur... Sonuçta, köyden öteye, yani Cihangir’den sonra, Serdarlı’ya falan gitmeyeceksem geçebileceğimi söyledi. Daha bir çok insan iş dönüşü böyle bir sürprizle karşılaştı o gün. Ve bir hafta kadar önce aynı olay yinelendi.

Bütün bunlar birden yukarıda anlattığım anıları canlandırdı gözümde. Ben tüm bunları düşünürken bir de Başaran Düzgün’ün köşe yazısı takıldı gözüme. Orada İspanyol gazetecilerin Gazeteciler Birliği Başkanı Süleyman Ergüçlü’ye sorduğu “Türk askerinin adadan ayrılmasını ister misiniz?”sorusuna Ergüçlü’nün “Kesinlikle hayır.”dediğini yazıyordu. Köşe yazısını da “Türk ordusu adadan elbette ki ayrılmayacak, Türk ordusunu burada tutacak bir anlaşma olacak, AB’ye gireceğiz.”anlamında cümlelerle bitiriyordu.

Kendi kendime, bu soru bana sorulsa ben, “Sadece Türk askerini değil, ülkemde, Yunan askerini de, İngiliz üslerini de, BM askerlerini de gereksiz kılacak bir çözüm istiyorum.”derdim. Adamızı yüzen bir tatbikat alanından, devasa bir cephanelik olma durumundan, potansiyel tehlike içeren, sürekli hedef olabilecek, her an silahların patlayabileceği muhtemel savaş bölgesi olmaktan çıkaracak gerçek barışı istiyorum, derdim. Her yanı dikenli tellerle çevrili, güveni ve huzuru silahların gölgesinde arayan,geleceğini Nikiforos ve Toros tatbikatlarıyla kuracağını zanneden, insanlarına değil de füzelere, son model öldürme makinalarına yatırım yapan bir ülkede yaşamak istemiyorum, derdim.
Öyle derdim.

Tijen Zeybek 17/10/2002




KEŞKE…

Cama dayamış burnumu dışarı bakıyorum. Güneş deli gibi parlıyor gökyüzünde. Bulutsuz, dümdüz bir mavi, yeşilsiz bir ova ve kupkuru topraklar. Sonbaharı arıyor gözlerim nafile. Sonbahar küs, kış dargın sanki. Sonsuza kadar yaz’la mahkûm edildik birbirimize. Sararan yaprakları değil gencecik dostları, yakınları katmış götürüyor rüzgâr. Sorsam ona, nereye? Açsam camı ve uzatsam başımı dışarı, bağırsam var gücümle, sorsam mor dağlara, haykırsam boz ovaya, Mesarya’nın yalnız Alıc’ı, sırdaşım Zeytin, Mağaralı Kıraç cevap verin, desem; herkes böyle nereye? Ne bu acele ölmek için, ne bu acele gitmek için. Niye dökmez ağaçlar yapraklarını, niye salkım salkım bulutlar sarkmaz gökyüzünden yeryüzüne, niye esmez sert rüzgârlar ve içimi serinletecek yağmurlar nerede? Ne bu “kalplerdeki kriz” böyle. Neyin krizi bu, sevgisizlik mi, arkadaşsızlık mı, zamansızlık mı. Nedir bozan gövdelerimizdeki “sonsuz uyumu”? Bıktım gazete sayfalarına yansıyan dost yüzlerin ölüm ilanlarından  Bıktım yakınımdaki gencecik insanların sonbahar yaprakları gibi toprağa koşmalarından. Apansız yere serilen dipdiri gövdeler ve hep aynı teşhis, hep aynı görünmez düşman; kalp krizi, kalp krizi, kalp krizi...

Hüzün mevsimidir sonbahar, hüznün renkleridir sarılar, turuncular. Hoş sarıda acı daha ağır basar hüzünden. Adam sende! Acı hüzne uyanmış yüreklere ne yapar. Gencecik bir fidan yıkılırsa aniden, yemyeşil bir yaprak kopuverirse umarsız dalından, kapı gibi bir adam ölüverirse kalp kapakçığının minicik bir an duraksamasından, işte o minicik an uzadıkça uzar da hiç bitmezse sonsuza kadar, anaların yüreği ne olur, babaların ciğeri ne olur. Güneş böyle utanmazca parlamaya devam edebilir mi? Nasıl mahcup olmaz gökyüzü bulutsuzluğundan.

Aslında tanrı denen şey ölüm olmalı. Evet! Dünyadaki gerçek tanrı ölüm. Bir tek ölüme yakışır tanrı olmak. Kimsenin gücünün yetmediği, kimsenin kafa tutamadığı tek gerçek o çünkü.
Ve ölümden sonra, gidenden sonra bir tek çaresizliğiniz kalır geriye. Ne kadar yakıcıdır “keşke”ler. Keşke o gün daha uzun konuşsaydık. İyi görünmüyordu. Keşke, neyin var, diye sorsaydım, keşke sadece selâmlaşmak yerine sıkı sıkı sarılsaydık birbirimize., keşke şu lânet olasıca Kıbrıs meselesi yerine, diz dize otursak da çocukluğumuzu hatırlasaydık yeniden. Keşke çocuklarımızı tanıştırmayı planlasaydık, keşke “bize de gel” deseydim..

Kasım’ların sonbahar olduğu zamanlar istiyorum, gri-beyaz bulutların mor dağları tüller gibi örttüğü sonbaharlar istiyorum, yağmurlu sabahlar, gök gürültülü geceler istiyorum. Dostlarımı ve yakınlarımı “keşke”lerle sonsuzluğa uğurlamak değil, ömrümü onlarla geçirmek istiyorum. Hep kalan olmak kötü, geride kalan bir anne olmaksa sarıların en acısıyla taçlanmak demek. Bir oğulu uğurlayıp da geride kalan baba olmak, kederden yataklarda yatmak, zehir zemberek uykulara dalmak, acı sarı kâbuslarda kaybolmak demek.

Saklanmak istiyorum, gündelik olandan uzaklaşmak, güneş böyle deli deli parladığı sürece gök yüzüne bakmamak, yağmurlar yağana kadar uyumak, uyumak, uyumak....

Tijen Zeybek

KİM BU “BİZ”?

İşte sonsuz acının simgeleştiği bir fotoğraf. Küçücük bir kare. Dünyada yaşayan binlerce masum surattan biri. Bir otobüsün koltuğunda kaykılmış kafası. İncecik, güçsüz bedeni çıplak. Ve belli ki bu narin çocuk omuzları başını taşıyamıyor artık. Ve dünyanın bu çocukların varlığını taşıyamadığı da belli. İşte çakılıp kalıyorsunuz gazete sayfalarındaki siyah beyaz kederin resmine. Bakışlarınız kilitleniyor, cansız başın yüzünde kalakalıyor, o minicik suratta sizin dayanma gücünüzü aşan ifadelerin altında eziliyorsunuz. Hani rehin alınanlar arasındaki çocuklar serbest bırakılmıştı. Çocuklar nasıl rehin alınır ki, çocuklar nasıl Çeçenistan’ın çektiği acıların bedeli olur. Çocuklar nasıl can pazarına sürülür, ne adına, neyin karşılığı olarak. Çeçenler acı çekiyor, biliyorum. Olaylardan sonra neredeyse tüm eylemcilerin öldüğü hatırlatılınca onlar “Biz zaten ölüyoruz.” Diyorlar. Evet, ölüyorlar, öldürülüyorlar ve dünyaca seyrediyoruz. Tıpkı Filistin’i seyrettiğimiz gibi. Bosna’yı ,Afganistan’ı seyrettiğimiz ve Irak’ta olacak olanları seyredeceğimiz gibi.

Ve dünyamızı karartan, ortalığı kana bulayan, her şeyi öldürerek, yok ederek halledeceğini sanan Miloşlardan, Şaronlardan, Hitlergillerden türemiş yeni bir tanesi konuşuyor utanmadan. “Teröristlere teslim olmadık.”diyor, “Rusya’nın diz üstü çökertilemeyeceğini gösterdik.”diyor. Bu cümleciklerdeki “BİZ” kim diye soruyorum bende. Kendi devleti tarafından zehirlenerek öldürülen 118 kişi bu “BİZ”e dahil mi acaba. Ya geride kalan ve asla normal yaşamına dönemeyecek yüzlerce insan, onlar Putin’in “BİZ” dediklerine dahil mi? Ya yaşayacak ama belki de yaşadığının farkında olmayacak diğer yüzlerce insan. Ve onların aileleri. Bu katliamı yapan, buna cüret eden ve sanki kaldırımda yürürken çarpıp da ellerindeki çiçekleri düşürmüşçesine basit bir özürle bu insanların yakınlarına olan yükümlülüğünden kurtulacağını zanneden bu adamın temsil ettiği, adına konuştuğu, kararlar verdiği “BİZ” kimler? “Teslim olmadık.”diyen Rus Devlet Başkanına bakın. 118 ölü Rus, yüzlerce yarım hayatlı Rus ve bunların aileleri. Ana babaları, çocukları, kardeşleri.

Bu olayda kazanan kim? Rusya mı? Çeçenistan mı? Dünya barışı mı, insanlık mı? Gelecek mi? Şimdi mi? Diz üstü çökmeyenler kimler. Durmaksızın ölüm emri veren, karşılarına çıkan her fırsatı ellerindeki biyolojik silahları denemek için kullanmaktan çekinmeyen bu hasta beyinler mi? Mayın tarlalarına gıda maddeleri atarak öldürürken alay eden vicdan özürlüler mi? Sapanla taş atan çocuklara dahi makineli tüfekle karşılık verenlerin arkasını sıvazlayan, ağzı kan kokan faşistler mi? “Üniformalı Başbakan” olmak için yanıp tutuşan, biraz daha kredi alabilmek için “Ben sizin ananızım” deme yüzsüzlüğünü gösterdiği insanların çocuklarını ateşe atmak için sabırsızlanan, iktidarı dayanılmaz şiddet arzularının tatmini için isteyen dişi “BABA”lar mı? Kim kazanıyor masum çocukların ölümünden? “İlk kez ülkemiz için gurur duyduk.”diyen Rossiyiskaya Gazeta mı bu olayın kazananı. Yoksa iğrenç operasyonlarından sonra“Rus milletinin cesur ve imkânsızı başarabilecek güçte olduğunu.”yazan İzvestia mı. Ya da “Dünyaya ve eşkiyaya korkakça müzakereden başka cevaplarımız olduğunu gösterdik”diyen Vremya Novostey mi. Rus basını mı mutlu. Putin’in “BİZ” dedikleri onlar mı yoksa.
Yoksa “BİZ” devlet mi?

Peki onların “BİZ”i dışındakiler, sen, ben, biz neredeyiz? Televizyon karşısında mı?

Tijen Zeybek – (31-10-2012)







GENE O ESKİ DUYGU

Daha ilkokulda küçücük bir çocukken başladı her şey. Birinci sınıftan altıncı sınıfa kadar hep aynı sırayı paylaştığım bir arkadaşım vardı; Huriye. Onunla her yere birlikte gider, 23 Nisanlarda mutlaka onunla eşleşir ve haftada bir gün kara tahtayı silip, sandalyeleri sıraların üzerine devirme nöbetini de beraberce paylaşırdık. Her gün okul dönüşü Huriyelerin mahallede bir evin kerpiç duvarına arkamızı yaslayıp Blue-Band margarin sürülmüş ekmeklerimizi de birlikte yerdik. (Ancak hayatın bu kısmında bir başka arkadaşımız da bize katılırdı.) Önümüzde yemyeşil buğday tarlaları uzanırdı. Sırtımız duvarda, güneş üzerimizde, öyle kaygısız karnımızı doyurur ısınırken birbirimizden ayrılmayı, evlerimize gitmeyi hiç istemezdik.

Sonra ilkokul bitti. Huriye ile aynı ortaokula yazıldık. Lefkoşa Kız Lisesinin orta bölümüne. Ve yine aynı sınıftaydık. Tabii ki mutlulukla ikimize bir sıra bulduk. Her şey harikaydı. Köy ilkokulundan sonra kocaman ve kalabalık bir lisede bulmuştuk kendimizi. Yabancılığımızı birbirimize dayanarak gideriyorduk. Ta ki okulumuzun “erkek düşmanı”, “müzmin bekârı  Nezaket hanımın hışmına uğrayana kadar. Okulun açılmasından kısa bir süre sonraydı. Bir gün öğretmen Huriye’nin bir başka sınıfa aktarıldığını bildirdi. Şaşkınlıktan ne diyeceğimizi bilememiştik. Anında itiraz etmiş ve itirazlarımıza göz yaşlarımız da eşlik etmişti. Ama nafile. Öğretmen kararlıydı. Bunda üzülecek bir şey olmadığını, teneffüslerde yine buluşabileceğimizi söyleyerek bizi teselli etmeye çalışıyordu ancak hiçbir şey kâr etmiyordu. Zil çalınca soluğu idarede aldık. İki gözümüz iki çeşme “Bizi ayırmayın hocam!”diye yalvardık. I ıhh! Kimse derdimizi anlamıyordu. O Nezaket hanım en acımasız, en ürkütücü, en çocuk ruhuna çizik atacak, en kutup bakışlarıyla bize baktı ve “İşte” dedi. “İşte sırf bu yüzden, bu ısrarınız yüzünden bile ne kadar doğru yaptığımız belli. Hadi hadi, herkes sınıfına.” Dünya yıkılmış, bütün hevesimiz kırılmış, okula ve öğretmenlere karşı yabancılığımız tescillenmişti. Horlanmıştık. Üzüntümüze hiç kimsenin aldırdığı yoktu, hissettiklerimize de.

O günden sonra her şey bir kâbus gibiydi benim için. Huriye kısa bir süre sonra bunu aşmış yeni sınıfında yeni bir arkadaş bulmuştu kendine. Teneffüslerde hep onunla geziyordu. Bana da çağırıyor ama ben “üçlü” bir arkadaşlık değil sadece “benim Huriyemi ”istiyordum. (Bencilce mencilce napalım yani.) Üç yıllık ortaokul boyunca (orta ikinci sınıfta okulumuz kız lisesi olmaktan çıkıp 20 Temmuz Lisesi olarak aramıza erkek öğrenciler de katıldığı halde) yüzüm hiç gülmedi. Hiç kimseleri Huriye’nin yerine koyamadım. Teneffüsler boyunca yalnız yalnız gezinip durdum, edindiğim birkaç arkadaş da hep Huriye’nin gölgesiyle rekabet etmek zorunda kaldı. Kimseler bana yaranamıyordu. Sonra Lise I olduk. Huriye başka bir liseye gitti ben 20 Temmuz’da devam ettim. Artık yollarımız iyice ayrılmıştı. Bunun kafama dank etmesinden midir nedir o sene kendime yeni bir Huriye buldum. Bu seferki bağımlılık yapan arkadaşım Şermin’di. Ahh! onu da ne çok sevmiştim. Harika bir sene geçirdik. Çok güldük çok eğlendik. Senenin nasıl geçtiğini anlamadık. Ancak tatil bitip okullar açıldığında beni yeni bir sosyal felaket bekliyordu. Şermin yaz tatilini “iyi” değerlendirmiş ve evlenip Londra’ya uçmuştu. İyi mi? Sonra Meryem girdi hayatıma, sonra o da evlenip Londra’lara gitti. Uzun yıllar boyunca evlenip “yüksek yüksek tepelere” ve uzaklara ev kuranlara çok kızdım ben bu yüzden, çoook. Benim hayatıma girip, benden bir parça olduktan sonra alıp başını gitmek var mı, giderken insanın ciğerini de sökmek var mı.

Bu yaşıma geldim bu duygum garip şekillerde kendini gösterir hâlâ.Yani hayatımda yer eden şeylere mıknatıs gibi yapışma duygum. En son evimi değiştirdiğimde nüksetmişti. Alt tarafı eski evimden iki kilometre uzağa taşınmıştım ama iki gözüm iki çeşme ağladım günlerce. Annemle telefonda konuşuyoruz ben zırıl zırıl ağlıyorum. Ne, öteki evim anneme çok yakındı çat kapı ordaydım ya. Sanki iki kilometre ötesi Yeni Zelanda bizim köyün. Eski evde kalan tek tük eşyayı almak için gidiyoruz ben saatlerce salya sümük ağlıyorum oralarda. Bir türlü toparlanamıyorum. İşte şu odada Ahmet ilk adımlarını atmıştı. Aha tam şuracıkta karnımda oynamıştı. Elektriklerin kesik olduğu bir akşam mum yakıp şarap içerken şuradaki perdeleri tutuşturmuştuk...Uvaaaaa! İstemem ben yeni ev meni ev. Bütün aile şaşkın, herkes tahammül kapasitesinin en büyük kontenjanlarını bana ayırmakta ama benim iflah olacağım yok. Aylar geçmesi gerekti ağlamadan eski evimin önünden geçebilmem için. Sonra bütün aile bir kere daha beni “mantıklı”olmaya davet edip, işletme diplomamı ve maliyeci olduğumu hatırlatarak “boş” evimi kiraya vererek değerlendirmem gerektiği konusunda iknaya koyuldular. OLAMAZ! ASLA! O evde benim anılarım var... dedim, orada benim çocuksuz halim, çocuklu halim var. Orada ...bir sürü şeye tanıklık etmiş o evde, her köşede, her duvarda sinmiş yaşanmışlıklar, gözyaşları, sevinçler, mutluluklar, üzüntü ve acılar var...orada benim bir parçam var... dedim.
Geçen gün ailemizin “Elektro Manyetik Dalgalar Yayan Ev Aletleri Danışmanı” Nahide “Bu duygun “normal” Tijen” dedi. Giderayak ona da söz verdirdim; “Bak Nahideciğim, hayatıma dahil oluyorsun sonra göç salgınına kapılıp gitmek yok. Benim özlemelerim rakı-viski sarhoşluğuna benzer, karışmam sonra.”dedim. “Söz, ben hep buralardayım.”dedi.

Şimdi siz de söz verin bakalım. Herkes hep buralarda olacak. Sayfaların arasında, yazının arasında, satırların arasında...

Tijen Zeybek (Ekim 2002 Yenidüzen)