1 Eylül 2005

DENİZ KABUKLARI

Arkasına dönüp ayaklarının kumlarda bıraktığı izlere baktı. Köpükten arınmış, sakin bir dalga sanki bir an önce her şeyi eski haline getirmek istermiş gibi bütün sahili yıkayarak, ayak izlerini de sildi. Gözünde ne zamandır akmayı bekleyen yaşlar için bu an kaçınılmazdı. Kendilerini yer çekiminin ayartıcı davetine bırakıp, sonsuz düşüşün hazzıyla dağıldılar. Kadın bir süre de kendi tuzlu sularının ana sularına kavuşmak için aceleyle ondan ayrılışını izledi. Sonra, dramatik bir şey var bütün bu olup bitende, diye geçirdi içinden. Her şey sonunda ilk haline dönmek için, kaynağına dönmek için varoluyor sanki. Kumdaki ayak izleri dalgalar silinceye kadar ordalar. Kumun sonsuz düzenini bozan izler ancak bir sonraki dalganın kıyıya varışına kadar sürüyor. Ve gözyaşları da, ter de, ten de sadece ölünceye kadar var oluyorlar. Ölüp toprağa ya da küle dönüşünceye kadar.

Ellerinde değerli mücevherler gibi taşıdığı deniz kabuklarını düşürmemeye dikkat ederek gözyaşlarını kuruladı. İyice alçalan güneş gözlerine batıyor ve dünya giderek soluyordu. Birkaç saat önce canlı bir varlık gibi mavi renginde devinip duran deniz şimdiden gri tonlara bürünmüştü bile. Aslında, günün de bir sonu var, diye düşünerek enikonu parlaklığını yitiren güneşe dikti bakışlarını. Gün, ancak geceye kadar sürüyor. Ve gece de sonsuzca değil, diye tamamladı içinden bir ses. 'Gece, ancak sabaha kadar sürüyor.'

Birkaç adım attı usulca, sonra arkasına dönmeden dalganın gelişini ve ondan kalan ayak izlerini silip geri çekilişini dinledi. Geriye döndüğünde az önce oradan geçtiğine dair hiçbir iz bulamayacağını biliyordu. Bütün bunlara şaşkın çocuk bakışları ve aynı zamanda tuhaf bir heyecanla karşılık verdi varlığı. Heyecanın kaynağı her zaman sevinç değildi kuşkusuz. Bazen hatta çoğu zaman heyecanın kaynağında yatan sadece ve sadece boyun eğişle teslimiyetin getirdiği bir rahatlama değil miydi? Ama her şey gibi sonlu yaşam gerçeğine sakince boyun eğiş de sürekli değildi. Sürekli olan aslında gücü olan estetiğe yönelişti. Bu da en çok doğa da ve sanatta vardı. O zaman belki de sıradaki soru doğanın nerede ya da kimde olduğu olamayacağına göre sanatın kimde olduğu olmalıydı. Sanat, estetiği güçle birleştirerek ölüme ve sona olan itirazı ve başkaldırıyı en yüksek perdeden ifade edebilecek eseri yaratabilende olmalıydı. Sanatçıda.

Peki ya yaşamımızı saldırgan bir şekilde kaplayan bunca ürün? Bunca görüntü, ses, resim, hareket, yazı... Bunlar nedir? Ne kadar etkileyici olsalar da onlar da zamana yenik düşme açısında bir zaafiyet sezilmiyor mu? Gelip geçicilikleri varoluşa sınır getiren ölüme başkaldırıdan ziyade gelip geçiciliği neredeyse kutsamıyor mu? Ve hayatın merkezine yerleşen kullan-at kültürü ile nitelikten ve anlamdan çok gelip geçicilikteki devinimin gerçeğin üzerini örten tozlarına benzemiyorlar mı? O zaman şunu söylemek mümkün; sanat ürünü ile sanat ürünü olmayanı ayıran eserin yaratılma kaygısının niteliği ve onun karşısındakinde uyandırdığı etki olmalı. Ama burada sözü edilen etki, sanatçıya tanrı ve eserine de tanrısal güçler taşıyan bir yapıt olarak bakmak anlamında değil. Bunu özellikle vurgulamalı, dedi kadın. Bunu özellikle ustayla tartışmalı. Aksi takdirde ölümlülük karşısında sığınılacak yeni bir tanrı/sanatçı ve yeni bir liman/sanat eseri bulmuş oluruz.

Kıyı boyunca yürümeye ve solan günün ardından sahilin neşesini ve güzelliğini kaybetmesini önlemek istercesine sedefli parlaklıklarını ortaya seren deniz kabuklarını toplamaya devam etti. Gözyaşları suya kavuşmak, dalgalar da ayak izlerini sonsuzluğa göndermek için aceleci bir koşu tutturmuşlardı. Ben ve bana dair şeylerin de bir sonunun olması ve benim bunun bunca farkında olarak hâlâ varoluyor olabilmem ne kadar tuhaf, diye geçirdi aklından. Ve bu sonlu varoluşta tek gerçeğin sonsuzluk oluşu... Ve belki de tek bilginin yaşamın ölüme yolculuktan başka bir şey olmadığı. Avucundan düşen bir deniz kabuğunu almak için uzanırken hepsinin ellerinden kayıp düşmelerini engelleyemedi. Telaşla onları toplamaya çalışırken her zamankinden sessiz ve her zamankinden kararlı bir dalga beklenmedik bir çeviklikle hepsini denizin koynuna atıverdi.

Dizlendiği yerden doğrularak denize döndü, alnına düşen bir tutam saçı iterek işte bu, dedi... İşte var olmak sadece bu. Dalgalara rağmen kumda iz bırakmaya çalışmak. Ama varoluşu gerçekleştirmeden yaşamanın bedeli daha ağır. O, sadece zamana karşı sürekli estetik ameliyat olmak gibi bir şey. Oysa zaman dalgalardan da inatçıdır.

Tijen Zeybek (Ortam Gazetesi, Nisan 2004)

İZLER... HER YERDE

Güzel geçiyor Mayıs. Serin. Hatta bir sürpriz yapıp yağmurlarla yıkadı hayatı geçen gün. Tam da yıkanmaya ihtiyacı vardı, tam da tertemiz yağmurlardan ıslanmaya ihtiyacı vardı zamanın. Çünkü gittikçe zorlaşıyor hayatı çekip almak işkence fotoğraflarından, gittikçe zorlaşıyor kitap kapaklarının içine yazılmış mahkûm şiirlerini hırsızlardan kurtarmak, gittikçe zorlaşıyor dizi filmlerdeki yalancı ölümlere boşuna akan gözyaşlarını durdurmak. Böyle geçiyor zaman, böyle yaşanıyorken hayat, aşk ve tutku sessizce kabuğuna çekiliyor, doğal olarak. Aşk ve tutku kendine saklanıyor. Alışkanlık ve sahiplenmek öne çıkıyor. Saldırganlık ve yok etmek gemi azıya alıyor.

İşkence fotoğraflarında sabitlenen an sonsuzcasına uzuyor önümüzde. Bu kanamalı an, bu dehşet, bu şiddetli korku sirayet etmeden duramıyor elbet, duramıyor içimize. Irak?tan akan kan ister istemez şiire bulaşıyor, Irak?tan gelen korku ister istemez geleceğe bulaşıyor, o meşum fotoğraflardan akan şiddet nedendir bilinmez, mahkûma yoldaşlık etsin diye yazılan güzelim bir şiiri paramparça etsin diye teslim ediyor ait olmadığı ellere. Saksıdan bir sardunya dalı koparılıyor. Bir gül eksiliyor bahçeden. Saklanmaya ve korunmaya muhtaç ne varsa ortaya dökülüyor. Böyle geçiyor zaman, Mayıs yağmurlarından yıkanmaya muhtaç, son derecede muhtaç.

Venüs güneşin önünden geçecekmiş ve biz bunu görebilecekmişiz diyor oğlum sevinçle. Ben de görebilir miyim anne, diye soruyor. Teleskobumla güneşe bakarsam kör olur muyum, diye merak ediyor. Ne güzel büyüyor çocuklar. Ama kapkara bir gölge düşüyor çocukluğun üstüne. Bu sefer Konya'dan. Polisler 10 ve 11 yaşlarında iki çocuğa işkence yapmışlar. Cinsel organlarını sıkmış, anadan doğma soymuş ve ayaklarına değnekle vurmuşlar. Siz dayanabildiniz mi? Benim içimdeki acı inanılmaz büyüdü. Düşlerimden deli deli çarpan bir yürekle uyanır oldum gece yarılarında. Öyle ki bir koşu gidip uyuyan oğluma bakmadan, bir koşu gidip o güzelim yüzünü okşamadan devam edemiyorum uykuma. Konyalı o iki çocuk ?polis amcaların canlarını çok acıttığını? söylüyorlarmış. Ve onlar da geceleri ağlayarak uyanıyorlarmış uykularından.

Gittikçe hoyrat ellerden koparıp almak hayatı zorlaşıyor. Saksıdaki sardunya, sayfamdaki yarım şiir, kavanoz dolusu deniz kabuğu ve kurutulmuş ebedenölmezler, hepsi, hepsi gittikçe sanki düşman kesiliyor bana. Onlara baktıkça bunca yanlış giden şey arasında doğru olan bir tek sizsiniz diyesim geliyor ama bu da yetmiyor aslında, hiçbir şeye yetmiyor... asla. Çocuklara işkence yapan polisler duruşmaya katılamamışlar. Katılamamışlar çünkü ?görevdeymişler?. İşkenceciler T.C. yasalarına göre 10 yıl kanundan kaçarlarsa işlenen fiil zaman aşımı nedeniyle suç olarak yargıya götürülemiyor. Yığınla işkenceci böylelikle kurtuluyor ve ?görevine? gönül rahatlığıyla devam ediyor. On yıl sonra Konyalı çocuklar 20 ve 21 yaşlarında olacaklar. O güne kadar olduğu gibi o günden sonra da, ömürlerinin sonuna kadar işkencenin bedenlerinde ve ruhlarında açtığı yaralarla boğuşup duracaklar. Peki ya işkenceciler. Onlar da yaşamaya ve hoyrat elleriyle yaşamları yaralamaya devam mı edecekler? Evet mi? Hayır mı? Ne?

Venüs'ün güneşin önünden geçeceği günü bekliyor oğlum. Sekiz Haziranda. Teleskobu duruyor pencerenin önünde. Ben onun büyümesini izliyorum. Hayatı koparıp almak için hoyrat ellerden güç topluyorum o büyürken. Bir taraftan da hercai bir elbise giymeye hazırlanıyorum baharın ve hayatın gücüne gitmesin diye. Tek Mayıs yağmurları yıkamaya devam etsin her şeyi, tek çocuklar masumca büyüyebilsinler diye, tek çiçekler, şiirler ve şairler bana düşman kesilmesin diye.

Şiir birikiyor içimde. Acı da öyle...

Tijen Zeybek (Ortam Gazetesi, Mayıs, 2004)

CEHENNEMİ DÜŞLÜYORUM

Uzun uzun yolculuklara çıkmalıyım. Bir tren hayal ediyorum binip binip gittiğim. Uçsuz bucaksız bir yalnızlık ülkesine yol alıyorum. O kadar uzun sürmeli ki bu yolculuk, o kadar çok insan inip binmeli ki, bir durakta inenlerle kaybolmalı diğerinde bulunmalı, sonrakinde yine kaybolmalıyım. Geçmiş benim bir parçam olmaktan çıkarken gelecek de sıradan günün akışkan ruhu olmaktan öteye gitmemeli. Her istasyonda soyunmalıyım. Her istasyonda kirli bir tuvalet bulup, soğuk, beyaz fayansların ortasında kaybolmuş aynalarda soluk benzimi aramalıyım.

Uzun uzun yolculuklara çıkmalıyım. Öyle geliyor içimden. Önümde uçsuz bucaksız çöller, hiç bitmeyecekmiş gibi süren yollar olmalı. Gece gündüze, toz ışığa karışırken ben de hayata savrulmalı, akışın bin bir türlü tezahüründen üzerimde izler aramalı, izlere yer açmalıyım. Ölesiye yorulmalıyım. Her şey geride kalmalı ben giderken. Bir çocuk, bir de çocukluk meselâ. Bir ev, bin alışkanlık. Bir ten olmalı yalnız. Bir ten, bin delilik, bir de ben meselâ. Bakalım neresinden başlarmış insan acımaya. Önce acır mı acıtır mı insan? Bilmek gerek. Dokunmak gerek tüm dokunulması yasaklanmışlara.

Alıp başı da, bedeni de, çekip gitmeli. İçine doğduğumuz odalar hücre, içinde olduğumuzu sandığımız yuvalarsa bir serap yalnızca. Ama çok güvenli. Çok rahat. İşte burada gizli her şey. Bir yanda dünya, bir yanda hayat, diğer yanda rahatlık, diğer yanda alışmak. Açıyorsun gözünü kırmızı saten çarşaflara. Tavanda allı morlu bir lamba. Yerde yumuşacık halılar. Sağında, bir ucu duvardaki fişte, diğeri zihninde gömülü bir telefon, solunda seni olduğun yere iyice mıhlayan bir televizyon. Yaşıyorsun, yaşıyoruz hayatın kurulu kısmını hem de hiç gocunmadan.

Ben en iyisi uzun bir yolculuğa çıkayım, diyorum. Atlıyorum bir trene. Tren de neyin nesi demeyin. Her düşün uzağıdır o. Bu yolculukta o kadar kalabalık ve değişken olmalı ki suratlar yapayalnız kalmak ne demekmiş o saat anlamalı insan, o saat fark etmeli ki yalnızlık dediğin bir derin deliktir içinde gizlediğin. Kim düşse kaybolur. At içine yoluna çıkan herkesi. At bakalım kapanır mıymış. En sona sakla kendini. En sona... Önce bir iyice yormalı bedeni. Ne yapılabilirse yapılmalı onunla. Tuzlu suda da, çamurlusunda da yüzmeli. Anne kim, fahişe kim öğrenmeli. Sahi neden hiç seçilmez yılın annesi fahişeler. Sormalı tabii, sormalı. Doğduğu andan itibaren kimindir çocuk? Öncesinde kimin? Bin türlü kayıt, bin bir türlü evrak, ne için? Bak ne diyor Şair;

Orda bir çocuk var içinde, o benim.
Gözlerimin içine bak anne,
bedenini parayla satan,
her gün onlarca erkekle yatan, benim.
Bir çığlık tırmalıyor kulakları,
arkasından yeni doğmuş çocuk feryatları,
çevirmeyin başınızı,
kan revan içinde onu doğuran benim.
Dünyaya geliş kayboluştur,
Tıpkı gidiş gibi.
Doğuran ve doğan vardır
Her ikisi de alabildiğine yalnızdır
Ve ayrıdırlar birbirlerinden
Tıpkı hayat ve ölüm gibi.

O halde hemen uzun bir yolculuğa çıkmalı. On sekiz yaşından küçüklerin giremeyeceği sokaklara dalmalı. Çocukların köprü altlarında uyuduğu, kadınların bir sakız parasına bedenini sattığı, erkeklerin sarhoş dolaştığı, yerleri bol balgamlı varoşlara bakmalı. Uzansın düşlerin uzak treni yasemin kokularının ve kınaçiçeğinin çoktan terk ettiği evlerin sidik kokulu odalarına. Bakın, insandır uzanmış yatan başka bir şey değil kaldırım kenarlarında, köşelerin kuytularında, ağaç kovuklarında.

Sorun bugün, bindiğiniz taksi gider mi Sabra?ya, Şatilla?ya. Bakın hangi tren, kimleri taşıyor Guantanamo?ya. Sokaklar insan dolu. Ahh, ne kadar da şık kadınlar. Hangi parfüm bu, hangi çiçeğin kokusu hapsedilmiş şişesine de sunulmuş 'hanfendilere'. Durup yolun ortasında soralım, soralım bakalım hangi marka satıyor Irak?ta kokusunu kan ve barutun. Ve kim sürmek ister bir parça kulak arkasına ve memelerinin arasına. Üstelik testerleri bedava. Haberiniz var mı, oralarda, uzaklarda bir yerlerde boynuna kadar toprağa gömülüp, taşlanarak öldürülmesine karar verilmiş bir kadın var, adı Amine Laval. Suçu evlenmeden bir erkekle sevişmekmiş. O zaman var mısınız soralım, bir kadının bedeni kime aittir diye? Ve koçan çıkabilir mi bedene ve ipotek altına alınabilir mi duygu.

Bir yolculuk istiyorum ve atlayıp trene, kapatıp gözlerimi, cehennemi düşlüyorum.

Tijen Zeybek (Ortam Gazetesi, Haziran, 2004)

ÇİÇEK YAĞMURLARI

Bitimsiz bir çiçek yağmuru başladı. Sanki yüz yıldır sürüyor. Yer-gök yaprağa kesti içimde. Yürümeye korkuyorum, basarsam,ölümcül bir 'çıt' sesiyle çekip giderler ve giderken hayatın renklerini ve kokularını da götürürler diye. Yazıya duruyorum bir yandan, bir yandan da çiçek yağmurlarına açıyorum göğsümü, bağrımı... cesurca. Olabildiğince çok yağsınlar üzerime istiyorum, olabildiğince renk değsin tenime. Sarı yaseminden çalıntı birkaç dalın hüzünlü bakışları da eşlik ediyor yazıya. Yazı da, yağmur da sarıya kesiyor doğal olarak. Sapsarı bir dünya doluyor içime. Eski zamanların baharlarında çiçek yağmurları yağar mıydı, diye sorup duruyorum kendime. Bu bir ilk olmalı, diyor bencilliğim. Ama öyle bir ilk ki sanki hep vardı.

Sonra durup dururken, yağmurlardan, buluttan, ovadan, dünyadan ve dahi benden bağımsız cümleler dile geldiler. Bulutlu, yağmur yüklü bir ses 'ölüm ile ayrılığı tartmışlar elli gram fazla gelmiş ayrılık' diye hüküm bildirdi kısaca. Bir diğeri  'güneşe ve ölüme doğrudan bakamaz hiç kimse' dedi. Ben bakarım, diye haykıran sesimi duydum şaşırarak. Ben bakarım işte. Sonra da yanarım, dedim, kör olurum, diye de ekledim küstahça. Kime ne?

Getirin güneşin en kızgın halini ki Mesarya çoktan teşnedir buna, getirin yazın en yakıcı güneşini ki Ağustos gebedir bu çocuğa, getirin güneşin en kavurucu anını ki böyle anlardan kalma izlerle doludur bu gövde, hiç yabancı değil ki.

Bütün bu sıcak kavganın içinde, çiçek yağmurlarının altında ıslanırken ve meydan okurken herkese ve her şeye sarsıcı bir haberle uyandım gerçeğe: Yennar soğukları geri gelecekmiş. Bak şimdi! Erkenci bahara aldanıp açan öğleden sonra güllerini nasıl saklamalı? Geç doğmak kadar fenadır bazen erken doğmak da. Ne vardı aldanacak, ne vardı pırtlayacak Şubat ortasında, Mart başında. Gene de hak ediyor saklanmayı beyaz gül, sarı gül, pembe gül. Hepsi de aceleci öğleden sonra gülleri olduktan sonra... Kırmızıyı unutmadım, cebren ve hile ile almıyorum yazıya. Meydan okuyucuya meydan okuma cüretini gösterdi çünkü kendileri. Bir deli yaz gününde, rica etmiştim onlardan, aşkımı aşkıma anlatmalarını istemiştim, herkes gibi. Beş tane kırmızı, tomurcuk gül, hem de Ağustos ortasında, hem de kan gibi. Gittiler, ne dedilerse dediler, sonrasında aşkımız bitti. O yüzden geçiyorum artık sizde geçin- kırmızı gülleri.

Hâlâ devam ediyor dışarıda çiçek yağmurları. Hâlâ korkuyorum yürümeye. Hâlâ Yennar soğuklarını bekliyorum tetikte. Kendim için değil, asla. Sırf kuşluk güllerim kırılıp dökülmesin istiyorum, sırf yeni sürgünler telef olmasın, sırf daha tomurcuk halindeyken bir çocuk, tarumar olmasın sert rüzgârların hoyrat dokunuşlarıyla. Sırf, dingin bir gökyüzünü yorgan yapalım üstümüze de huzurlu uykulara dalalım turunç kokan serin gölgelerde diye bekliyorum.

Bazen bir şiir için dalıyorum uykuya ben, bazen sırf bir şiirin hatırı için uyanıyorum düşümden. Bazen kol kanat geriyorum yennara hazırlıksız yakalanan güllere ve kuşlara. Bazen de biri beni saklasın istiyorum Ağustosta güneşten ve kızgın Mesaryadan Temmuzda.

Tijen Zeybek - (Ortam Gazetesi, Mart, 2004)

KUŞDİLİ MEKTUPLAR

Yolculuğa çıkmak vaktini müjdeler gibi geldi bahar. Penceremin camından bakan serçeye sorsam 'çok bile durdun buralarda' diyecek gibiydi. Masamı süsleyen laleler solup giderken sessizce, dudaklarımdan çıkması muhtemel bir itiraz için çoktan cevabı yapıştırmışlardı bile; ne ki oyalanmak bir yerde, nedir ki bu ölmek tutkusu insanın illâ ki doğduğu yerde. Öyle ya.

Dili mi uzamıştı çiçeklerin ve ben ne zamandan beri kuş diline heveslenmiştim. Aslında yeni bir yolculuğa hazırlanmak demek bu ana kadar yürüdüğün yollarda üzerine yapışan hatıra tozlarından kurtulmak demektir, diyeceğim demesine de üşengeçliğim üstümde bugün. Şimdi kalkıp omuzlarının üzerinde taşıdığın o dipsiz kuyuya ineceksin, kapalı-açık sonsuz sayıda çekmecede düzenli-karışık duran, aşağıya sarkan, inat yapan, buruşuk, ütülü, kirli, temiz onca hatıra arasından tozlananları ayıklayıp, tozlanmayanları tertipleyeceksin.
Tozlanmayan hatıralardan öyküler yazacaksın oturup, bir türlü eskimeyen hatıralardan sayfalar dolusu romanlar yazacaksın. Yetmeyecek tabii, hiç yeter mi? Geriye kalanları kırpıp kırpıp şiirler yazacaksın kendine. Hayata ve aşka dair gerekli şeylerden bahsedeceksin. Hayata ve aşka dair olacaklar ama asla dahil olmayacaklar 'önemli gündem maddeleri' arasına. Sonra onlar birer hareli mektup olup uçuşacaklar güvercinlerin kırmızı gagalarında. Beyaz güvercinler, kınalı güvercinler... yabanıydı, evciliydi derken hırpalanacaklar doğal olarak. Rüzgârdı, yağmurdu, şimşekti, buluttu derken örselenecekler, belki yaralanıp, kanatılacaklar, belki bir nevi intihara mecbur kalacaklar.

Sonrasında bu yolculuğun, zamanın toz konduramadığı hatıralarından olma, baharın ruhunda kopardığı fırtınalardan doğma edebî çocukların olacak. Kaldıracaksın kapağını içinden ilk aşkın çıkacak, aralayacaksın sayfayı içinden otuz beş yaş aşkın fırlayacak. İlk sayfada kaybolacak, ortalarda bir yerlerde kendin olacak, sonuna doğru bu kayboluşların bitimsiz olduğunu anlayacaksın. Ne iyi olacak. Menekşe döşeli yollarda, kendinden bihaber yürüyen çocukların başına hareli mektuplardan biri düşüverecek bir gün.
Sarsılacak o çocuk ve sarsılacak hatıraları da. Hareli mektuplardan biri düşecek bir yazarın başına (uzun, kır saçlı olacak ama), yazar suçüstü yakalanacak ve suçüstü yakalanmaktan bir çeşit memnuniyet duyacak aslında. Sonra, bir gün, mesela bir kınalı güvercin bırakıverecek ağzındaki mektubu. Mektup bir süre havada asılı kaldıktan sonra evrim geçirip, kısa mesaj haline dönüşüp ulaşacak modern uzatmalı sevgilinin modern cep telefonuna. Cevapsız kalmamalı ne hareli mektuplar ne de kısa mesajlar. Kalmayacak ki zaten. Az sonra 'As soon as possible' şeklinde bir cevabı muştulayacak pek de güvercine benzemeyen, soğuk, cansız ve hayli ruhsuz 'cep postacısı'. Fincandaki orkideler bile gülecekler halime... Gülsünler diyeceğim omzumu silkip en kayıtsız halimle. Gülecekleri varsa görecekleri de vardır elbette. Yeni bir paket Londra çikolatası açacağım, kocaman bir parçayı koparıp atacağım ağzıma. Çikolata daha erimeden dilimle damağım arasında yeni bir yolculuk başlayacak, hatıraları tozlanmaya meyilli yeni bir aşk başlayacak, hatta diyeceğim o ki
başladı gitti.

Tijen Zeybek - Yenidüzen Gazetesi - 2002