Bitimsiz bir çiçek yağmuru başladı. Sanki yüz yıldır sürüyor. Yer-gök yaprağa kesti içimde. Yürümeye korkuyorum, basarsam,ölümcül bir 'çıt' sesiyle çekip giderler ve giderken hayatın renklerini ve kokularını da götürürler diye. Yazıya duruyorum bir yandan, bir yandan da çiçek yağmurlarına açıyorum göğsümü, bağrımı... cesurca. Olabildiğince çok yağsınlar üzerime istiyorum, olabildiğince renk değsin tenime. Sarı yaseminden çalıntı birkaç dalın hüzünlü bakışları da eşlik ediyor yazıya. Yazı da, yağmur da sarıya kesiyor doğal olarak. Sapsarı bir dünya doluyor içime. Eski zamanların baharlarında çiçek yağmurları yağar mıydı, diye sorup duruyorum kendime. Bu bir ilk olmalı, diyor bencilliğim. Ama öyle bir ilk ki sanki hep vardı.
Sonra durup dururken, yağmurlardan, buluttan, ovadan, dünyadan ve dahi benden bağımsız cümleler dile geldiler. Bulutlu, yağmur yüklü bir ses 'ölüm ile ayrılığı tartmışlar elli gram fazla gelmiş ayrılık' diye hüküm bildirdi kısaca. Bir diğeri 'güneşe ve ölüme doğrudan bakamaz hiç kimse' dedi. Ben bakarım, diye haykıran sesimi duydum şaşırarak. Ben bakarım işte. Sonra da yanarım, dedim, kör olurum, diye de ekledim küstahça. Kime ne?
Getirin güneşin en kızgın halini ki Mesarya çoktan teşnedir buna, getirin yazın en yakıcı güneşini ki Ağustos gebedir bu çocuğa, getirin güneşin en kavurucu anını ki böyle anlardan kalma izlerle doludur bu gövde, hiç yabancı değil ki.
Bütün bu sıcak kavganın içinde, çiçek yağmurlarının altında ıslanırken ve meydan okurken herkese ve her şeye sarsıcı bir haberle uyandım gerçeğe: Yennar soğukları geri gelecekmiş. Bak şimdi! Erkenci bahara aldanıp açan öğleden sonra güllerini nasıl saklamalı? Geç doğmak kadar fenadır bazen erken doğmak da. Ne vardı aldanacak, ne vardı pırtlayacak Şubat ortasında, Mart başında. Gene de hak ediyor saklanmayı beyaz gül, sarı gül, pembe gül. Hepsi de aceleci öğleden sonra gülleri olduktan sonra... Kırmızıyı unutmadım, cebren ve hile ile almıyorum yazıya. Meydan okuyucuya meydan okuma cüretini gösterdi çünkü kendileri. Bir deli yaz gününde, rica etmiştim onlardan, aşkımı aşkıma anlatmalarını istemiştim, herkes gibi. Beş tane kırmızı, tomurcuk gül, hem de Ağustos ortasında, hem de kan gibi. Gittiler, ne dedilerse dediler, sonrasında aşkımız bitti. O yüzden geçiyorum artık sizde geçin- kırmızı gülleri.
Hâlâ devam ediyor dışarıda çiçek yağmurları. Hâlâ korkuyorum yürümeye. Hâlâ Yennar soğuklarını bekliyorum tetikte. Kendim için değil, asla. Sırf kuşluk güllerim kırılıp dökülmesin istiyorum, sırf yeni sürgünler telef olmasın, sırf daha tomurcuk halindeyken bir çocuk, tarumar olmasın sert rüzgârların hoyrat dokunuşlarıyla. Sırf, dingin bir gökyüzünü yorgan yapalım üstümüze de huzurlu uykulara dalalım turunç kokan serin gölgelerde diye bekliyorum.
Bazen bir şiir için dalıyorum uykuya ben, bazen sırf bir şiirin hatırı için uyanıyorum düşümden. Bazen kol kanat geriyorum yennara hazırlıksız yakalanan güllere ve kuşlara. Bazen de biri beni saklasın istiyorum Ağustosta güneşten ve kızgın Mesaryadan Temmuzda.
Tijen Zeybek - (Ortam Gazetesi, Mart, 2004)
1 Eylül 2005
KUŞDİLİ MEKTUPLAR
Yolculuğa çıkmak vaktini müjdeler gibi geldi bahar. Penceremin camından bakan serçeye sorsam 'çok bile durdun buralarda' diyecek gibiydi. Masamı süsleyen laleler solup giderken sessizce, dudaklarımdan çıkması muhtemel bir itiraz için çoktan cevabı yapıştırmışlardı bile; ne ki oyalanmak bir yerde, nedir ki bu ölmek tutkusu insanın illâ ki doğduğu yerde. Öyle ya.
Dili mi uzamıştı çiçeklerin ve ben ne zamandan beri kuş diline heveslenmiştim. Aslında yeni bir yolculuğa hazırlanmak demek bu ana kadar yürüdüğün yollarda üzerine yapışan hatıra tozlarından kurtulmak demektir, diyeceğim demesine de üşengeçliğim üstümde bugün. Şimdi kalkıp omuzlarının üzerinde taşıdığın o dipsiz kuyuya ineceksin, kapalı-açık sonsuz sayıda çekmecede düzenli-karışık duran, aşağıya sarkan, inat yapan, buruşuk, ütülü, kirli, temiz onca hatıra arasından tozlananları ayıklayıp, tozlanmayanları tertipleyeceksin.
Tozlanmayan hatıralardan öyküler yazacaksın oturup, bir türlü eskimeyen hatıralardan sayfalar dolusu romanlar yazacaksın. Yetmeyecek tabii, hiç yeter mi? Geriye kalanları kırpıp kırpıp şiirler yazacaksın kendine. Hayata ve aşka dair gerekli şeylerden bahsedeceksin. Hayata ve aşka dair olacaklar ama asla dahil olmayacaklar 'önemli gündem maddeleri' arasına. Sonra onlar birer hareli mektup olup uçuşacaklar güvercinlerin kırmızı gagalarında. Beyaz güvercinler, kınalı güvercinler... yabanıydı, evciliydi derken hırpalanacaklar doğal olarak. Rüzgârdı, yağmurdu, şimşekti, buluttu derken örselenecekler, belki yaralanıp, kanatılacaklar, belki bir nevi intihara mecbur kalacaklar.
Sonrasında bu yolculuğun, zamanın toz konduramadığı hatıralarından olma, baharın ruhunda kopardığı fırtınalardan doğma edebî çocukların olacak. Kaldıracaksın kapağını içinden ilk aşkın çıkacak, aralayacaksın sayfayı içinden otuz beş yaş aşkın fırlayacak. İlk sayfada kaybolacak, ortalarda bir yerlerde kendin olacak, sonuna doğru bu kayboluşların bitimsiz olduğunu anlayacaksın. Ne iyi olacak. Menekşe döşeli yollarda, kendinden bihaber yürüyen çocukların başına hareli mektuplardan biri düşüverecek bir gün.
Sarsılacak o çocuk ve sarsılacak hatıraları da. Hareli mektuplardan biri düşecek bir yazarın başına (uzun, kır saçlı olacak ama), yazar suçüstü yakalanacak ve suçüstü yakalanmaktan bir çeşit memnuniyet duyacak aslında. Sonra, bir gün, mesela bir kınalı güvercin bırakıverecek ağzındaki mektubu. Mektup bir süre havada asılı kaldıktan sonra evrim geçirip, kısa mesaj haline dönüşüp ulaşacak modern uzatmalı sevgilinin modern cep telefonuna. Cevapsız kalmamalı ne hareli mektuplar ne de kısa mesajlar. Kalmayacak ki zaten. Az sonra 'As soon as possible' şeklinde bir cevabı muştulayacak pek de güvercine benzemeyen, soğuk, cansız ve hayli ruhsuz 'cep postacısı'. Fincandaki orkideler bile gülecekler halime... Gülsünler diyeceğim omzumu silkip en kayıtsız halimle. Gülecekleri varsa görecekleri de vardır elbette. Yeni bir paket Londra çikolatası açacağım, kocaman bir parçayı koparıp atacağım ağzıma. Çikolata daha erimeden dilimle damağım arasında yeni bir yolculuk başlayacak, hatıraları tozlanmaya meyilli yeni bir aşk başlayacak, hatta diyeceğim o ki
başladı gitti.
Tijen Zeybek - Yenidüzen Gazetesi - 2002
Dili mi uzamıştı çiçeklerin ve ben ne zamandan beri kuş diline heveslenmiştim. Aslında yeni bir yolculuğa hazırlanmak demek bu ana kadar yürüdüğün yollarda üzerine yapışan hatıra tozlarından kurtulmak demektir, diyeceğim demesine de üşengeçliğim üstümde bugün. Şimdi kalkıp omuzlarının üzerinde taşıdığın o dipsiz kuyuya ineceksin, kapalı-açık sonsuz sayıda çekmecede düzenli-karışık duran, aşağıya sarkan, inat yapan, buruşuk, ütülü, kirli, temiz onca hatıra arasından tozlananları ayıklayıp, tozlanmayanları tertipleyeceksin.
Tozlanmayan hatıralardan öyküler yazacaksın oturup, bir türlü eskimeyen hatıralardan sayfalar dolusu romanlar yazacaksın. Yetmeyecek tabii, hiç yeter mi? Geriye kalanları kırpıp kırpıp şiirler yazacaksın kendine. Hayata ve aşka dair gerekli şeylerden bahsedeceksin. Hayata ve aşka dair olacaklar ama asla dahil olmayacaklar 'önemli gündem maddeleri' arasına. Sonra onlar birer hareli mektup olup uçuşacaklar güvercinlerin kırmızı gagalarında. Beyaz güvercinler, kınalı güvercinler... yabanıydı, evciliydi derken hırpalanacaklar doğal olarak. Rüzgârdı, yağmurdu, şimşekti, buluttu derken örselenecekler, belki yaralanıp, kanatılacaklar, belki bir nevi intihara mecbur kalacaklar.
Sonrasında bu yolculuğun, zamanın toz konduramadığı hatıralarından olma, baharın ruhunda kopardığı fırtınalardan doğma edebî çocukların olacak. Kaldıracaksın kapağını içinden ilk aşkın çıkacak, aralayacaksın sayfayı içinden otuz beş yaş aşkın fırlayacak. İlk sayfada kaybolacak, ortalarda bir yerlerde kendin olacak, sonuna doğru bu kayboluşların bitimsiz olduğunu anlayacaksın. Ne iyi olacak. Menekşe döşeli yollarda, kendinden bihaber yürüyen çocukların başına hareli mektuplardan biri düşüverecek bir gün.
Sarsılacak o çocuk ve sarsılacak hatıraları da. Hareli mektuplardan biri düşecek bir yazarın başına (uzun, kır saçlı olacak ama), yazar suçüstü yakalanacak ve suçüstü yakalanmaktan bir çeşit memnuniyet duyacak aslında. Sonra, bir gün, mesela bir kınalı güvercin bırakıverecek ağzındaki mektubu. Mektup bir süre havada asılı kaldıktan sonra evrim geçirip, kısa mesaj haline dönüşüp ulaşacak modern uzatmalı sevgilinin modern cep telefonuna. Cevapsız kalmamalı ne hareli mektuplar ne de kısa mesajlar. Kalmayacak ki zaten. Az sonra 'As soon as possible' şeklinde bir cevabı muştulayacak pek de güvercine benzemeyen, soğuk, cansız ve hayli ruhsuz 'cep postacısı'. Fincandaki orkideler bile gülecekler halime... Gülsünler diyeceğim omzumu silkip en kayıtsız halimle. Gülecekleri varsa görecekleri de vardır elbette. Yeni bir paket Londra çikolatası açacağım, kocaman bir parçayı koparıp atacağım ağzıma. Çikolata daha erimeden dilimle damağım arasında yeni bir yolculuk başlayacak, hatıraları tozlanmaya meyilli yeni bir aşk başlayacak, hatta diyeceğim o ki
başladı gitti.
Tijen Zeybek - Yenidüzen Gazetesi - 2002
25 Ağustos 2005
BİRAZ KAHIR, BİRAZ ÖFKE...
Yeni bir mevsime dönen doğaya usul usul tanıklık ederken zaman, hiç acele etmiyor. Öylece, insan olma durumuna ters bir sükûnet içinde sürüyor hükmünü. Biz ki kendimize efendi kıldık zamanı, kaçınılmaz bir telaş içinde, bir şeyleri yetişmek için vaktinde, ıskalıyoruz hayatı. Çok acelemiz var, bankaya gideceğiz, çok az vaktimiz kaldı, zil çalmak üzere, çocuklar aranacak okuldan. Çok sıkıştım, hiç vaktim yok, sonra görüşürüz... hoşça kal tatlım.
Ve uçuyor hayat, biz de arkasından. Zamanı hiçbir şey durduramıyor ama sizin zamanınız bitiyor. Siz zamanı yakalamaya çalışırken zaman ezip geçiyor üstünüzden. Bakıyorsunuz büyümüşsünüz. Bakıyorsunuz büyütmüşsünüz ve yaşlanmışsınız üstelik.
Sokaklarında cesetlerin eksik olmadığı şehirlerde yaşayan çocuklar da okula gidiyorlar. Aynı zamanı paylaşıyor olmaktan dolayı sorumluyuz diye düşünüyorum onlardan. Yıllardan iki bin dört ise ve siz bir yetişkinseniz, eli balta tutan, sıva yapan, kalem tutan, aşkı yazan... paylaştığınız zaman diliminden dolayı sorumlusunuz çağınızın çocuklarından. Eğer sırtını ölülere dönüp okul yolunda ilerliyorsa bir çocuk suçlusunuz, eğer elleri kelepçeleniyorsa, eğer kafalarına çuval geçiriliyorsa, eğer babalarıyla birlikte öldürülüyorlarsa terörist olma iddiasıyla başınız dik yaşayamazsınız, yaşamayınız bundan sonra.
Bayram günü sokaklarda boyacılık yapan çocuklara uzatıyorsak ayaklarımızı, fabrikalarda çocuk işçiler geçiriliyorsa dayaktan, ve sokaklarımız aç, çıplak çocuklardan geçilmiyorsa ve böylesi bir zamanda yetişkinseniz, kaçamazsınız sorumluluktan. Dönüp bakalım geçmişimize, ne yaptık bu güne kadar, nerde vazgeçtik kavgadan çıkıp seslenir size en yakınınızda duyduğunuz bir ses, çıkıp seslenir uzaklardan: dünyayı sen mi kurtaracaksın, yetmez mi bunca yaptığın, diye. Yetseydi bu halde olmazdı dünya. Yetseydi benim yaptıklarım hâlâ bölünmüş olmazdı ülkem. Hâlâ sinir olmazdık sınır deliklerinde. Yetseydi çabalarımız, yaşından çok sayıda kurşunla delik deşik edilmezdi minik gövdeler ve cezasız kalmazdı böylesi affı imkânsız suç işleyenler.
Aynı çağı paylaşıyor olmaktan dolayı sorumludur her tok her açtan. Eğer üç öğün karnınız doyuyorsa ve üç günde bir öğünü bulamayan insanlar varsa, suçlusunuz, inkâr neye yarar. İki bin dört yılını birlikte yaşıyorsunuz ve siz burun kıvırırken seçeneklere Afrika?da açlıktan ve hatta susuzluktan ölüyorsa insanlar nasıl söz edebiliriz vicdandan, insan haklarından ve hatta insan olmaktan. Çok mu insanca, karnı tok ülkelerin kapılarına dayanan aç insanları geri çevirmesi sınırlardan. Sormaz mısınız kendinize yıllar yıllar önce ne işi vardı Büyük Britanya'nın Kenya'da, Uganda'da. Ve bugün niye hiçbir 'uygar' ülke yok o topraklarda. Sormaz mısınız ne işi vardı büyük Fransa'nın yıllar önce Burkino Faso'da, Afrika'da.
Yeni bir mevsime giriyor dünya ve zaman sakince akıyor kendi seyrinde. Gazete sayfalarından gözümüzün içine bakan çocuklar var ayakları çıplak ve sıraya girmiş neşter bekliyor zamane kadınları estetikçilerde. Bazı çocuklar erken büyüyüp erken ölüyorlar ve bazı büyükler yeni atom bombalarını muştuluyorlar geleceğe. Hiroşima'yı özleyen insan olabilir mi, ya Hitler'in yeniden doğuşunu bekleyen.
Ah! Evet şiirin vakti gelmiştir gene,
Ah evet! Çocuk ölülerden geçilmeyen bir çağda
ne gerek insana, biraz kahır, biraz öfke,
yaşayacak kadar da şiir işte.
Fazlası neyimize.
Tijen Zeybek (06-12-2004 Evrensel)
Ve uçuyor hayat, biz de arkasından. Zamanı hiçbir şey durduramıyor ama sizin zamanınız bitiyor. Siz zamanı yakalamaya çalışırken zaman ezip geçiyor üstünüzden. Bakıyorsunuz büyümüşsünüz. Bakıyorsunuz büyütmüşsünüz ve yaşlanmışsınız üstelik.
Sokaklarında cesetlerin eksik olmadığı şehirlerde yaşayan çocuklar da okula gidiyorlar. Aynı zamanı paylaşıyor olmaktan dolayı sorumluyuz diye düşünüyorum onlardan. Yıllardan iki bin dört ise ve siz bir yetişkinseniz, eli balta tutan, sıva yapan, kalem tutan, aşkı yazan... paylaştığınız zaman diliminden dolayı sorumlusunuz çağınızın çocuklarından. Eğer sırtını ölülere dönüp okul yolunda ilerliyorsa bir çocuk suçlusunuz, eğer elleri kelepçeleniyorsa, eğer kafalarına çuval geçiriliyorsa, eğer babalarıyla birlikte öldürülüyorlarsa terörist olma iddiasıyla başınız dik yaşayamazsınız, yaşamayınız bundan sonra.
Bayram günü sokaklarda boyacılık yapan çocuklara uzatıyorsak ayaklarımızı, fabrikalarda çocuk işçiler geçiriliyorsa dayaktan, ve sokaklarımız aç, çıplak çocuklardan geçilmiyorsa ve böylesi bir zamanda yetişkinseniz, kaçamazsınız sorumluluktan. Dönüp bakalım geçmişimize, ne yaptık bu güne kadar, nerde vazgeçtik kavgadan çıkıp seslenir size en yakınınızda duyduğunuz bir ses, çıkıp seslenir uzaklardan: dünyayı sen mi kurtaracaksın, yetmez mi bunca yaptığın, diye. Yetseydi bu halde olmazdı dünya. Yetseydi benim yaptıklarım hâlâ bölünmüş olmazdı ülkem. Hâlâ sinir olmazdık sınır deliklerinde. Yetseydi çabalarımız, yaşından çok sayıda kurşunla delik deşik edilmezdi minik gövdeler ve cezasız kalmazdı böylesi affı imkânsız suç işleyenler.
Aynı çağı paylaşıyor olmaktan dolayı sorumludur her tok her açtan. Eğer üç öğün karnınız doyuyorsa ve üç günde bir öğünü bulamayan insanlar varsa, suçlusunuz, inkâr neye yarar. İki bin dört yılını birlikte yaşıyorsunuz ve siz burun kıvırırken seçeneklere Afrika?da açlıktan ve hatta susuzluktan ölüyorsa insanlar nasıl söz edebiliriz vicdandan, insan haklarından ve hatta insan olmaktan. Çok mu insanca, karnı tok ülkelerin kapılarına dayanan aç insanları geri çevirmesi sınırlardan. Sormaz mısınız kendinize yıllar yıllar önce ne işi vardı Büyük Britanya'nın Kenya'da, Uganda'da. Ve bugün niye hiçbir 'uygar' ülke yok o topraklarda. Sormaz mısınız ne işi vardı büyük Fransa'nın yıllar önce Burkino Faso'da, Afrika'da.
Yeni bir mevsime giriyor dünya ve zaman sakince akıyor kendi seyrinde. Gazete sayfalarından gözümüzün içine bakan çocuklar var ayakları çıplak ve sıraya girmiş neşter bekliyor zamane kadınları estetikçilerde. Bazı çocuklar erken büyüyüp erken ölüyorlar ve bazı büyükler yeni atom bombalarını muştuluyorlar geleceğe. Hiroşima'yı özleyen insan olabilir mi, ya Hitler'in yeniden doğuşunu bekleyen.
Ah! Evet şiirin vakti gelmiştir gene,
Ah evet! Çocuk ölülerden geçilmeyen bir çağda
ne gerek insana, biraz kahır, biraz öfke,
yaşayacak kadar da şiir işte.
Fazlası neyimize.
Tijen Zeybek (06-12-2004 Evrensel)
BAYRAM ŞEKERİ NİYETİNE
Her bayram öncesinde bazı büyük şirketler mallarını satmak için farklı bir yönteme başvurmayı adet haline getirdiler. Bu ise duygu sömürüsünün alabildiğine estetize edilmiş bir şekilde reklam niyetine sunulmasından başka bir şey değil. Şimdilerde bu dizinin son bölümü geliyor ekranlara. Bu seferki sömürü nesnemiz boyacı çocuklar. (Daha öncekiler kapılarını kimsenin çalmadığı yaşlılardı) Reklam filmindeki senaryo o kadar bildik ve roller de o kadar klişe bir şekilde dağıtılmış ki, mesaj kolayca algılanabiliyor. Bu mesajın sıradan seyirciye vereceği içerik; her zaman fakirler ve zenginler vardır ya da her zaman siyahlar ve beyazlar vardır veya her zaman şansı yaver gidenler ve gitmeyenler vardır. Ama asla sömürenler ve sömürülenler, bütün insanların eşitliği, her şeyin adilane bir şekilde paylaşıldığı, eşitlikçi bir düzen yoktur. Esmer, kara gözlü çocuk ?elbette- boyacı çocuktur. Karnını doyurmak için, o yaşta ve bayram gününde bile, koca koca insanların hiç utanıp sıkılmadan burnuna doğru uzattıkları ayakkabılarını, ellerinden büyük fırçasıyla boyamak parlatmak zorundadır. Hiçbir reklam senaryosu gerçeği tıpkısının aynısı olarak ekranlara taşıdığı halde asla nasıl olup da bir bayram gününde, 6-7 yaşlarında bir çocuğa vicdanı sızlamadan ayakkabılarını boyatan insanların var olabildiğini sorgulamaz. Asla, vicdanını çoktandır tatile göndermiş bu Müslümanların neden oruç tutup, camiye gittiklerini de sormaz.
Kaçınılmaz olarak boyacı çocuk kara kuru, esmer, zeytin gözlüdür. Bakışları mahzun, yüz ifadesi en ufak bir yardımda duyacağı minnetin ne zamandır oraya yerleşmiş haliyle hep yalvarır pozisyonundadır. Dudağındaki gülümseme hayli ikircikli, her an acıya dönüşecek haklı bir güvensizliğin izini taşır. Çünkü uzanan elin ne zaman şeker verip ne zaman tokat atacağı hiç belli olmaz.
Annesi babasıyla neşe içinde bayram ziyaretine giden çocuk gene kaçınılmaz olarak sarışın ve beyaz tenlidir. Saçları özenle taranmış, büyük ihtimal kuaför elinden çıkmıştır. Sevildiğinden emin, alabildiğine keyifli ve mutludur. Ve kapitalistimizin tavsiyesiyle bu küçük kız el öptüğü evlerden biraz daha fazla şeker alarak kendi şekerlerini fakir, esmer çocukla paylaşacaktır. Zaten bayrama giderken görüntüyü bozan, içindeki ferahlığa gölge düşüren, hafiften de olsa can sıkan bu 'kötü' durumdan kendini kurtarmanın tek yolu da budur. Fakire yardım etmek. Hiçbir reklam filminde sarışın çocuğun anne babasına dönüp de neden bazı çocukların okula gidemediğini, neden kendi yaşıtında bazı çocukların sokaklarda dilendiğini sorduğunu göremezsiniz. Reklamlar kapitalistinizin size 'en derin saygılarıyla sunduğu' ve gerektikçe arasına biraz 'keder' katmaktan kaçınmadığı ve eğer satışları patlatacaksa kendi yaşlı nine ve dedesini dahi oynatmaktan kaçınmayacağı düzen aklayıcı, kısa metrajlı filmlerdir çünkü.
Dini bayramlar kullanılarak insanların yüreği sızlatılacak ancak asla bu yürek sızısı sokaktaki her Müslüman?ın ?yollarda aç çocuklar olduğu sürece bayram bizim neyimize?demesine yol açacak denli sahipsiz, derin ve denetimsiz olmamalıdır. Bu yürek sızısı, hiçbir Müslüman?ın el kadar çocuğa ayakkabılarını boyattırmasına, bütün cüssesiyle onu ezip, daha o yaşta çaresizliğin ve yoksulluğun pençesinde terbiye etmesine engel olacak denli uzun boylu olmamalıdır.
Böylelikle sokaktaki açlar, kimsesiz yaşlılar, işsizler, evsizler yani ezcümle ülkenin ?zencileri? bir kere daha kapitalistin hizmetine koşulmakta ve onun kendi açlığı pahasına egosuyla koşut olarak durmaksızın semirttiği sermayesine malzeme olmaktadır. Her gece boğazımıza bir yumruk gibi takılı kalan çocuk kurbanlar gerçeği işte sadece buna yaramaktadır.
Not:
Dünyadaki hiçbir tok insan sokaklardaki açların sorumluluğundan istisna değildir. Israrla Müslüman'lardan söz etmemin nedeni reklamın konu ettiği bayramın İslâm dinine özgü bir bayram olması ve özellikle bu amaçla konu edinilmesinden dolayıdır.
Tijen Zeybek (08-11-2004 Evrensel)
Kaçınılmaz olarak boyacı çocuk kara kuru, esmer, zeytin gözlüdür. Bakışları mahzun, yüz ifadesi en ufak bir yardımda duyacağı minnetin ne zamandır oraya yerleşmiş haliyle hep yalvarır pozisyonundadır. Dudağındaki gülümseme hayli ikircikli, her an acıya dönüşecek haklı bir güvensizliğin izini taşır. Çünkü uzanan elin ne zaman şeker verip ne zaman tokat atacağı hiç belli olmaz.
Annesi babasıyla neşe içinde bayram ziyaretine giden çocuk gene kaçınılmaz olarak sarışın ve beyaz tenlidir. Saçları özenle taranmış, büyük ihtimal kuaför elinden çıkmıştır. Sevildiğinden emin, alabildiğine keyifli ve mutludur. Ve kapitalistimizin tavsiyesiyle bu küçük kız el öptüğü evlerden biraz daha fazla şeker alarak kendi şekerlerini fakir, esmer çocukla paylaşacaktır. Zaten bayrama giderken görüntüyü bozan, içindeki ferahlığa gölge düşüren, hafiften de olsa can sıkan bu 'kötü' durumdan kendini kurtarmanın tek yolu da budur. Fakire yardım etmek. Hiçbir reklam filminde sarışın çocuğun anne babasına dönüp de neden bazı çocukların okula gidemediğini, neden kendi yaşıtında bazı çocukların sokaklarda dilendiğini sorduğunu göremezsiniz. Reklamlar kapitalistinizin size 'en derin saygılarıyla sunduğu' ve gerektikçe arasına biraz 'keder' katmaktan kaçınmadığı ve eğer satışları patlatacaksa kendi yaşlı nine ve dedesini dahi oynatmaktan kaçınmayacağı düzen aklayıcı, kısa metrajlı filmlerdir çünkü.
Dini bayramlar kullanılarak insanların yüreği sızlatılacak ancak asla bu yürek sızısı sokaktaki her Müslüman?ın ?yollarda aç çocuklar olduğu sürece bayram bizim neyimize?demesine yol açacak denli sahipsiz, derin ve denetimsiz olmamalıdır. Bu yürek sızısı, hiçbir Müslüman?ın el kadar çocuğa ayakkabılarını boyattırmasına, bütün cüssesiyle onu ezip, daha o yaşta çaresizliğin ve yoksulluğun pençesinde terbiye etmesine engel olacak denli uzun boylu olmamalıdır.
Böylelikle sokaktaki açlar, kimsesiz yaşlılar, işsizler, evsizler yani ezcümle ülkenin ?zencileri? bir kere daha kapitalistin hizmetine koşulmakta ve onun kendi açlığı pahasına egosuyla koşut olarak durmaksızın semirttiği sermayesine malzeme olmaktadır. Her gece boğazımıza bir yumruk gibi takılı kalan çocuk kurbanlar gerçeği işte sadece buna yaramaktadır.
Not:
Dünyadaki hiçbir tok insan sokaklardaki açların sorumluluğundan istisna değildir. Israrla Müslüman'lardan söz etmemin nedeni reklamın konu ettiği bayramın İslâm dinine özgü bir bayram olması ve özellikle bu amaçla konu edinilmesinden dolayıdır.
Tijen Zeybek (08-11-2004 Evrensel)
AŞK DEDİĞİN...
Biz
kadınlara ‘tepelerden’ bir yerlerden mesaj var. Gene. Bu sefer ki de yüksek
yüksek tepelerin hep olduğu üzere bir erkekten geliyor. Son elli yıldır
Türkiye’de edebiyatçıların aşk konusunda kadınlara yalan söylediğini,
kendisinin de artık dayanamayıp bu aşkın ne olup ne olmadığını kadın kısmına
anlatmak üzere tarzının dışına çıkıp ‘Aşk Köpekliktir’ adında bir ‘aşk’ romanı
yazdığını muştuluyor bize Ahmet Ümit. Biz kadınlara... hani ekonomiyi,
siyaseti, matematiği, anlamadığımız gibi aşkı da anlamıyoruz ya... Hani her
konuda yarım aklımızla bizi hep kandırıyorlar ya bu konuda da kandırılmışız
elli yıldır, haberimiz olsun diye... o bakımdan yani. İllâ ki bir erkek
tarafından kandırılıp gene bir erkek tarafından kurtarılmamız lazım diye
kendini ortaya atmış Ahmet Ümit. Bizim için. Sırf biz artık kandırılmayalım,
sırf aşk neymiş artık öğrenelim diye. Ne kadar erkekçe, ne kadar şövalyece bir
davranış. Kimden kurtaracak bizi’ Ahmet Altan’dan olabilir mi’ Ahmet Altan’ın
romanlarını ciddiye alıp, roman kahramanlarının hayatı ile kendi hayatımızı
karıştırıp ‘kötü yola’ düşeriz diye korkmuş sanki. Öyle ya, ‘Kadınlar bir
uyanış içerisindedir ve kadınların kendilerini erkeklerden biraz daha üstün
hissettikleri tek alan aşktır.’ diyor. Tek alanda da olsa kadınların böyle bir
‘yanlış’ hissiyat içine girmelerini belli ki içi kaldırmamış Ahmet Ümit’in.
Diğer alanlarda olduğu gibi aşk konusunda da kendilerini erkeğin gerisinde
‘hatta özellikle aşk konusunda- hissetmeye devam etmelerinin (ta ki hayatın her
alanında kendilerini erkekle eşit olarak hissetmeye başlayıncaya kadar) daha
hayırlı olacağına karar vermiş. Kadınlar bu uyanışla evdeki babayı, abiyi,
amcaoğlunu, enişteyi, daha sonra bakkal Hasan’ı, mahallenin namus bekçisini,
devleti, vs. atlatıp aşk yaşamaya ve üstüne üstlük de bu aşkı yaşarken
kendilerini erkeklerden üstün hissetmeye başladılar ya, olacak gibi değil.
Birinin, bir ‘errrrrrrrkeğin’ meseleye el koyma vakti gelmişti. Bu ‘tatsız’
işin gönüllüsü de Ahmet Ümit oldu işte. Kadınlar aşkı öğrenmek istiyorlarsa bundan
sonra Ahmet Altan’ı değil beni okusunlar, diyor.
Bu
konunun bunun dışında daha bir dolu rahatsız edici boyutu
var. Mesela Ahmet Ümit’in kendi kafasındaki aşk tanımını kitabının
kapağından başlayarak herkese dayatmaya kalkışıyor olması. Ona göre’ Aşk Köpekliktir’,
o kadar. Bu son derece rahatsız edici bir genelleme. Böylece benim aşklarım,
seninkiler, yaşanmış ve yaşanacak bütün aşklar hakkındaki nihai kararını
tepeden bir yerlerden biz aşağıdakilere bildiriyor yazar. Kitabı daha okumadım
ama röportajındaki üslup bu. Bu düşüncesinde o kadar ısrarlı ki röportajı yapan
kişinin ‘Aşka karşı neden bu kadar öfkelisiniz’’ sorusuna, yalan
söylüyorlaaaaar, insanları kandırıyorlaraaaar. Diye cevap veriyor. Ama aslında
verdiği bütün mesajlar kadına yönelik. ‘Kadınlar aşkla kurtulmaz, aşkla
aldatılır.’ diyor mesela Aşk denen bu ‘köpeklik’ durumunun erkeğe ne
yaptığı, erkeğin bu ‘köpeklik’ durumunu nasıl yaşadığı konusunda pek bir
düşünce üretmemiş. Kendiyle ilgili söylediklerini ise bu söylemiyle ve bu bakış
açısıyla erkekler adına söylenmiş şeyler olarak almak mümkün değil. Çünkü
tepeden söylemi kendini bütün edebiyatçıların yalan söylediği ve bütün
kadınların kandırıldığı, insanların yanıltıldığı bir ortamda doğruyu bilen,
bilebilen biricik, üstün şahsiyet olarak gördüğünü ele veriyor. Bütün bunları
insanları kışkırtmak için söylediğini de söylüyor. Bir yazarın görevi insanı
kışkırtmaktır, diyor. (Bu durumda ben şimdi kışkırmış sayılıyorum.) Aziz Nesin
bunu çok iyi yapan biriydi diye de ekliyor. Doğrudur da Aziz Nesin neyi, niye
yazıp, yaptığını açıklama gereği duymadan yapardı. Öyle ki kimse ‘Sen bunu niye
böyle söylüyorsun, niye böyle yapıyorsun.’diye sorma gereği duymazdı. Üstelik
de büyük usta insanların tamamıyla kendi öznel duygu dünyalarında olup biten
böylesi bir konuyu, böylesine estetikten uzak bir başlıkla kitabına isim
yapacak kadar da edebi söylemden uzaklaşmamıştı.
Evet.
‘Aşk Köpekliktir’ gibi bir cümlenin bir edebi metine, kitaba başlık olarak
konmasının, böyle bir başlığı yazara yazdıran psikodinamiğin de irdelenmesi
gerekiyor. Ama yazarı aşka ve aşkı güzel bir şey olarak tanımlayanlara karşı
öfke ve kinle dolduran, onu bu konuda böylesine tahammülsüz ve agresif kılan
deneyimlerin ne olduğu onun kendi sorunu olmakla birlikte bu başlığın
edebiyattaki yerine ya da söz konusu kitabın edebi değerine bakmak ve
eleştirmek gerekiyor.
Umarım
Türkiyeli edebiyatçıları ve özellikle kadınlar bunun altında kalmazlar.
Tijen
Zeybek (29-11-2004 Evrensel)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)