25 Ağustos 2005

BAYRAM ŞEKERİ NİYETİNE

Her bayram öncesinde bazı büyük şirketler mallarını satmak için farklı bir yönteme başvurmayı adet haline getirdiler. Bu ise duygu sömürüsünün alabildiğine estetize edilmiş bir şekilde reklam niyetine sunulmasından başka bir şey değil. Şimdilerde bu dizinin son bölümü geliyor ekranlara. Bu seferki sömürü nesnemiz boyacı çocuklar. (Daha öncekiler kapılarını kimsenin çalmadığı yaşlılardı) Reklam filmindeki senaryo o kadar bildik ve roller de o kadar klişe bir şekilde dağıtılmış ki, mesaj kolayca algılanabiliyor. Bu mesajın sıradan seyirciye vereceği içerik; her zaman fakirler ve zenginler vardır ya da her zaman siyahlar ve beyazlar vardır veya her zaman şansı yaver gidenler ve gitmeyenler vardır. Ama asla sömürenler ve sömürülenler, bütün insanların eşitliği, her şeyin adilane bir şekilde paylaşıldığı, eşitlikçi bir düzen yoktur. Esmer, kara gözlü çocuk ?elbette- boyacı çocuktur. Karnını doyurmak için, o yaşta ve bayram gününde bile, koca koca insanların hiç utanıp sıkılmadan burnuna doğru uzattıkları ayakkabılarını, ellerinden büyük fırçasıyla boyamak parlatmak zorundadır. Hiçbir reklam senaryosu gerçeği tıpkısının aynısı olarak ekranlara taşıdığı halde asla nasıl olup da bir bayram gününde, 6-7 yaşlarında bir çocuğa vicdanı sızlamadan ayakkabılarını boyatan insanların var olabildiğini sorgulamaz. Asla, vicdanını çoktandır tatile göndermiş bu Müslümanların neden oruç tutup, camiye gittiklerini de sormaz.

Kaçınılmaz olarak boyacı çocuk kara kuru, esmer, zeytin gözlüdür. Bakışları mahzun, yüz ifadesi en ufak bir yardımda duyacağı minnetin ne zamandır oraya yerleşmiş haliyle hep yalvarır pozisyonundadır. Dudağındaki gülümseme hayli ikircikli, her an acıya dönüşecek haklı bir güvensizliğin izini taşır. Çünkü uzanan elin ne zaman şeker verip ne zaman tokat atacağı hiç belli olmaz.

Annesi babasıyla neşe içinde bayram ziyaretine giden çocuk gene kaçınılmaz olarak sarışın ve beyaz tenlidir. Saçları özenle taranmış, büyük ihtimal kuaför elinden çıkmıştır. Sevildiğinden emin, alabildiğine keyifli ve mutludur. Ve kapitalistimizin tavsiyesiyle bu küçük kız el öptüğü evlerden biraz daha fazla şeker alarak kendi şekerlerini fakir, esmer çocukla paylaşacaktır. Zaten bayrama giderken görüntüyü bozan, içindeki ferahlığa gölge düşüren, hafiften de olsa can sıkan bu 'kötü' durumdan kendini kurtarmanın tek yolu da budur. Fakire yardım etmek. Hiçbir reklam filminde sarışın çocuğun anne babasına dönüp de neden bazı çocukların okula gidemediğini, neden kendi yaşıtında bazı çocukların sokaklarda dilendiğini sorduğunu göremezsiniz. Reklamlar kapitalistinizin size 'en derin saygılarıyla sunduğu' ve gerektikçe arasına biraz 'keder' katmaktan kaçınmadığı ve eğer satışları patlatacaksa kendi yaşlı nine ve dedesini dahi oynatmaktan kaçınmayacağı düzen aklayıcı, kısa metrajlı filmlerdir çünkü.

Dini bayramlar kullanılarak insanların yüreği sızlatılacak ancak asla bu yürek sızısı sokaktaki her Müslüman?ın ?yollarda aç çocuklar olduğu sürece bayram bizim neyimize?demesine yol açacak denli sahipsiz, derin ve denetimsiz olmamalıdır. Bu yürek sızısı, hiçbir Müslüman?ın el kadar çocuğa ayakkabılarını boyattırmasına, bütün cüssesiyle onu ezip, daha o yaşta çaresizliğin ve yoksulluğun pençesinde terbiye etmesine engel olacak denli uzun boylu olmamalıdır.

Böylelikle sokaktaki açlar, kimsesiz yaşlılar, işsizler, evsizler yani ezcümle ülkenin ?zencileri? bir kere daha kapitalistin hizmetine koşulmakta ve onun kendi açlığı pahasına egosuyla koşut olarak durmaksızın semirttiği sermayesine malzeme olmaktadır. Her gece boğazımıza bir yumruk gibi takılı kalan çocuk kurbanlar gerçeği işte sadece buna yaramaktadır.

Not:
Dünyadaki hiçbir tok insan sokaklardaki açların sorumluluğundan istisna değildir. Israrla Müslüman'lardan söz etmemin nedeni reklamın konu ettiği bayramın İslâm dinine özgü bir bayram olması ve özellikle bu amaçla konu edinilmesinden dolayıdır.

Tijen Zeybek (08-11-2004 Evrensel)




AŞK DEDİĞİN...


Biz kadınlara ‘tepelerden’ bir yerlerden mesaj var. Gene. Bu sefer ki de yüksek yüksek tepelerin hep olduğu üzere bir erkekten geliyor. Son elli yıldır Türkiye’de edebiyatçıların aşk konusunda kadınlara yalan söylediğini, kendisinin de artık dayanamayıp bu aşkın ne olup ne olmadığını kadın kısmına anlatmak üzere tarzının dışına çıkıp ‘Aşk Köpekliktir’ adında bir ‘aşk’ romanı yazdığını muştuluyor bize Ahmet Ümit. Biz kadınlara... hani ekonomiyi, siyaseti, matematiği, anlamadığımız gibi aşkı da anlamıyoruz ya... Hani her konuda yarım aklımızla bizi hep kandırıyorlar ya bu konuda da kandırılmışız elli yıldır, haberimiz olsun diye... o bakımdan yani. İllâ ki bir erkek tarafından kandırılıp gene bir erkek tarafından kurtarılmamız lazım diye kendini ortaya atmış Ahmet Ümit. Bizim için. Sırf biz artık kandırılmayalım, sırf aşk neymiş artık öğrenelim diye. Ne kadar erkekçe, ne kadar şövalyece bir davranış. Kimden kurtaracak bizi’ Ahmet Altan’dan olabilir mi’ Ahmet Altan’ın romanlarını ciddiye alıp, roman kahramanlarının hayatı ile kendi hayatımızı karıştırıp ‘kötü yola’ düşeriz diye korkmuş sanki. Öyle ya, ‘Kadınlar bir uyanış içerisindedir ve kadınların kendilerini erkeklerden biraz daha üstün hissettikleri tek alan aşktır.’ diyor. Tek alanda da olsa kadınların böyle bir ‘yanlış’ hissiyat içine girmelerini belli ki içi kaldırmamış Ahmet Ümit’in. Diğer alanlarda olduğu gibi aşk konusunda da kendilerini erkeğin gerisinde ‘hatta özellikle aşk konusunda- hissetmeye devam etmelerinin (ta ki hayatın her alanında kendilerini erkekle eşit olarak hissetmeye başlayıncaya kadar) daha hayırlı olacağına karar vermiş. Kadınlar bu uyanışla evdeki babayı, abiyi, amcaoğlunu, enişteyi, daha sonra bakkal Hasan’ı, mahallenin namus bekçisini, devleti, vs. atlatıp aşk yaşamaya ve üstüne üstlük de bu aşkı yaşarken kendilerini erkeklerden üstün hissetmeye başladılar ya, olacak gibi değil. Birinin, bir ‘errrrrrrrkeğin’ meseleye el koyma vakti gelmişti. Bu ‘tatsız’ işin gönüllüsü de Ahmet Ümit oldu işte. Kadınlar aşkı öğrenmek istiyorlarsa bundan sonra Ahmet Altan’ı değil beni okusunlar, diyor.

Bu konunun bunun dışında daha bir dolu rahatsız edici boyutu var. Mesela  Ahmet Ümit’in kendi kafasındaki aşk tanımını kitabının kapağından başlayarak herkese dayatmaya kalkışıyor olması. Ona göre’ Aşk Köpekliktir’, o kadar. Bu son derece rahatsız edici bir genelleme. Böylece benim aşklarım, seninkiler, yaşanmış ve yaşanacak bütün aşklar hakkındaki nihai kararını tepeden bir yerlerden biz aşağıdakilere bildiriyor yazar. Kitabı daha okumadım ama röportajındaki üslup bu. Bu düşüncesinde o kadar ısrarlı ki röportajı yapan kişinin ‘Aşka karşı neden bu kadar öfkelisiniz’’ sorusuna, yalan söylüyorlaaaaar, insanları kandırıyorlaraaaar. Diye cevap veriyor. Ama aslında verdiği bütün mesajlar kadına yönelik. ‘Kadınlar aşkla kurtulmaz, aşkla aldatılır.’ diyor mesela  Aşk denen bu ‘köpeklik’ durumunun erkeğe ne yaptığı, erkeğin bu ‘köpeklik’ durumunu nasıl yaşadığı konusunda pek bir düşünce üretmemiş. Kendiyle ilgili söylediklerini ise bu söylemiyle ve bu bakış açısıyla erkekler adına söylenmiş şeyler olarak almak mümkün değil. Çünkü tepeden söylemi kendini bütün edebiyatçıların yalan söylediği ve bütün kadınların kandırıldığı, insanların yanıltıldığı bir ortamda doğruyu bilen, bilebilen biricik, üstün şahsiyet olarak gördüğünü ele veriyor. Bütün bunları insanları kışkırtmak için söylediğini de söylüyor. Bir yazarın görevi insanı kışkırtmaktır, diyor. (Bu durumda ben şimdi kışkırmış sayılıyorum.) Aziz Nesin bunu çok iyi yapan biriydi diye de ekliyor. Doğrudur da Aziz Nesin neyi, niye yazıp, yaptığını açıklama gereği duymadan yapardı. Öyle ki kimse ‘Sen bunu niye böyle söylüyorsun, niye böyle yapıyorsun.’diye sorma gereği duymazdı. Üstelik de büyük usta insanların tamamıyla kendi öznel duygu dünyalarında olup biten böylesi bir konuyu, böylesine estetikten uzak bir başlıkla kitabına isim yapacak kadar da edebi söylemden uzaklaşmamıştı.

Evet. ‘Aşk Köpekliktir’ gibi bir cümlenin bir edebi metine, kitaba başlık olarak konmasının, böyle bir başlığı yazara yazdıran psikodinamiğin de irdelenmesi gerekiyor. Ama yazarı aşka ve aşkı güzel bir şey olarak tanımlayanlara karşı öfke ve kinle dolduran, onu bu konuda böylesine tahammülsüz ve agresif kılan deneyimlerin ne olduğu onun kendi sorunu olmakla birlikte bu başlığın edebiyattaki yerine ya da söz konusu kitabın edebi değerine bakmak ve eleştirmek gerekiyor.

Umarım Türkiyeli edebiyatçıları ve özellikle kadınlar bunun altında kalmazlar.

Tijen Zeybek (29-11-2004 Evrensel)



24 Ağustos 2005

AÇIK MEKTUP

Neredeyse bir hafta boyunca birlikte izledik oğlumla ATV'nin haberlerini. Her gece İstanbul'u mesken tutan kapkaççılardan bahsetti, her gece kendi çocuklarını dilendiren ana-babalardan, emeğiyle kazandığını kapkaççılara kaptıran, mağdur İstanbullu?dan, dilenci çocuklardan gına getiren kent sakinlerinden, kimsenin can ve mal güvenliğinin kalmadığı vurgulandı haber saatinde. Hatta bir gece genç bir psikolog ya da psikiyatriste de söz verildi ve hanımefendi ' İstanbul'a ülkenin başka yerlerinden göç edenlerin yerleşmek için varoşları tercih ettiklerini ve bu nedenle de suça yöneldiklerini...? söyledi. Sanki Moda'da, Levent'te yerleşme şansları varmış da onlar özellikle varoşları seçiyorlarmış gibi. Bu sözler değildi beni esas yaralayan elbette. Bu programların, beni bu açık mektubu yazmaya zorlayan başka bir şeye yol açtığına şahit olacaktım. Bir soru ve bir kanaat belirten sıradan bir cümleyle:

'Anne, demek ki bazı anne-babalar cani, demek ki onlar kendi çocuklarını dilenirken daha fazla para toplasın diye sakatlayabilen canavarlar. Onları ana-babalarından kurtarmalı, değil mi?'

İşte canımı yakan soru bu. Hayır, öyle değil oğlum, diyorum. Yüz kere, bin kere öyle değil. Bütün bu evsiz, işsiz, çaresiz, yalnız ana-babalara önce, yağmurlu, soğuk gecelerde başlarını sokacakları birer ev vermeli, böyle bir eve katkı koyabilmeleri için çalışacakları bir iş vermeli. Sonra kendilerini yaşadıkları topluma ve çevreye yabancı hissettikleri o çıldırtıcı anlarda, yapayalnız ve uçurumun kenarında hissettikleri o katlanılmaz anlarda dinleyecek, seslerini duyacak, onları anlayacak değilse bile anlamaya çalışacak bir insan sıcağı vermeli. Sonra, onları aç bir midenin yaptıracağı her türlü insan onurunu ayaklar altına alabilen davranışlardan uzak tutacak kadar doyurmalı. Her insanın, ama her insanın, çalışan ya da çalışamayan her insanın karnı doymalı. Tokların boyun borcudur bu. Günde üç öğün, mükellef sofralara kurulan bizlerin boyun borcudur. Düşünsene oğlum, eğer karnın açsa, çaldığın bütün kapılar yüzüne kapanıyorsa ve korkuyla, bir kuş gibi çırpınıp duran yüreğinin üstüne buz gibi bir aralık yağmuru yağıyorsa çalmaz mısın, tepsi dolusu simitten bir simidi aşırmayı düşünmez misin, şık giyimli, karnı tok, sokaklarda keyifle dondurma yalayıp gezen insanlara karşı bir öfke duymaz mısın?

Hayır oğlum, işte sana ve diğer bütün çocuklara buradan, içim dolu dolu, yüreğim sızım sızım cevap veriyorum: Bazı anne-babaların cani olup olmadığına bütün bunları sağlamadan önce karar veremeyiz. Bir tarafta açlık ve sefalet, bir tarafta tokluk ve yüzsüzlük kol gezerken böyle kanaatlere varamayız. Herkesin karnı doyup, herkesin kuru ve sıcak bir yatağı olduktan sonra hâlâ çocuğunu dilendiren ana-babalar varsa onları acımasızca yargılayıp, suçlu ilân etmeye varım. Ama öncesinde, asla.

Nasıl gözden kaçırabiliriz bir çift ayakkabıyı bir çocuğu birkaç yıl besleyip büyütecek paraya satın alabilen insanlarla aynı dünyada ve aynı çağda yaşadığımızı? Nasıl görmezlikten gelebiliriz binlerce insanın köprü altlarında ve parklarda yaşadığını ve gene binlercesinin de bütün açları doyurmaya yetecek kadar yiyeceği günde üç öğün çöpe dökme hakkını kendinde gördüğünü. Nasıl inkâr edebiliriz bazı coğrafyalarda yaşayan insanların sırf o coğrafyada doğdular diye açlığa, ölüme, bitmez tükenmez bir savaşa ve yok olmaya mahkûm edildiğini. Bunu biz yapmıyorsak bile bu bir gerçek ve biz de buna tanık oluyoruz işte. Sessizce izliyoruz. Yağdırılacak bombaları biliyoruz ve o gün gelinceye kadar işimize gidip gelmeye, ufacık şeyler için incinmeye, yiyip içmeye, uyumaya ve sevişmeye devam ediyoruz. Evet, bunları yapıyoruz ve bunların bir suç olduğunu söylemiyorum. Ancak, başına bombalar yağan, ağzını ne zaman açsa coplanan, aç, işsiz ve evsiz olanları bizim tuzu kuru hayatlarımızı tehdit eden canavarlar olarak göstermeye çalışanlar apaçık suç işliyorlar ve bunu söylemekten de korkmuyorum.

Ah, içim yanıyor. Yalan kol geziyor. Sanki bir film çekiliyor ve herkes bunun sadece bir film olduğunu unutmaya mahkûmmuş gibi kendi rolünü ezberliyor. Ama yüz kere hayır annem, bin kere hayır canım oğlum. Çaresiz insanları kendi kaderine terk edip, suça ittikten sonra onlar birer canavar, birer cani bizler de mağdurlarmış gibi davranamayız. Bizi buna inandırmalarına izin veremeyiz. Vermemeliyiz. İnanma sakın, sokaklarda dilenen, çalıp çırpanlar da aslında senin gibi oyun oynamak, televizyon izlemek ve anneleri tarafından kucaklanmak, sevilmek isteyen çocuklar. Biz de kucağımızı sadece kendi çocuğumuza açmış, kendini sadece kendi çocuğundan sorumlu tutan bencil ana-babalarız.

Hepsi bu işte.

Tijen Zeybek (13-12-2004 Evrensel)

4 Haziran 2003

ŞÜKRANIN MUHALEFETÇESİ

Gene elektrikler kesik. Bugün bu üçüncü oluyor. Evdeki elektronik eşyaların ömürlerinden epey eksilmiştir herhalde. Onun da ötesinde insanda sinir diye bir şey kalmıyor. Elinizi nereye atsanız çalışmıyor. Bir zırt pırt kesilen elektriklere bakıyorum bir de Lefkoşa-Mağusa arasındaki kavşakları ışıklandırma çabalarına. Gülsem mi ağlasam mı “bilemiyorum yani.” “neyyyse!” deyip geçemiyoruz da. Ne de olsa biz dizi falan çekmiyoruz buralarda. Hayatımızın filmindeyiz. Bu filmin tekrarı yok, yenisi yok, bölümü falan hiç yok. E artık bir şeyleri bilsek iyi olacak. Klimaların ve sobaların çalıştırılmadığı çok kısa bir “ara” mevsim bu. Temmuz, Ağustosta cehennemi sıcaklar çökünce ve klimalar gürüldemeye başlayınca bu santral ne olacak hiç bilinmez. Bir de onca ışıklandırma, lambalama, süsleme, makyajlama procelendirmesinden sonra patlar matlar.

Halâ sular da akmıyor üstelik. Tıp yok çeşmeden. Bir ayı çoktan geçti, iki ay olacak bizde su mu yok. Tankerle su taşıtıyoruz eve. Her tarafımız tuza kesiyor böylece. Yerleri sildikten sonra iki kez yürüdünüz mü bembeyaz ayak izlerinizden postmodern sanat eserleri oluşuyor. Banyodan sonra saçlarınız tuhaflaşıyor, vücudunuzda tuz gölleri değilse de “tuz bölgeleri” oluşuyor. Durum bu. Sonra kalkıp orkinos çiftliği mi ne kurmaya kalkıyorlar memlekette. Bir yatırım aşkı, bir iş alanı açma aşkı ki üzerimdeki tuzlar kadar “hoş” görünüyor bu manzara da gözümüze. Ey muz bahçelerinin başbakanı, bu memlekete otuz yıldır yapmadığın bir adet “ŞEY” yapmak istiyorsan, şöyle Güneyde olduğu gibi iki adet deniz suyu arıtma tesisi yapsana. Ey paçalarından iyilik akan, KKTC “vatandaşı”, dünürsel yatırımcı, alıp balıklarını sen Afrika’ya falan gitsene. Madem o kadar “sırf bizim iyiliğimiz ve kalkınmamız için” yapıyorsun bunca fedakârlığı, kendini paralarcasına biz muhtaçlara yardım etmek istiyorsun, biz kendi hakkımızdan vazgeçtik Afrikalılar bizden daha kötü durumda, biraz da biz yardım edelim sen git oralarda kur tesislendirmelerini. Yetiştir tosun tosun orkinoslarını, sat. Bizden yanı helal olsun yani. Daha ne diyelim.

Şimdi şurada şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Şimdi şu koltuk egemenleri olağanüstü güzellikte bir iş yapmaya kalksa bu halkı zor inandırır. Bir kere otuz bin fit derinliğinde bir güvensizlik var. Onca yaşanandan sonra, onca tecrübe, onca kafalarımızı duvara çarpmadan sonra böyle de bir “DE FACTO” durum var yani. Hani içinde bulunduğumuz durumu bize kabul ettirmek için AB’dir, BM’dir, ABD’dir ha bire bu de facto kelimeciğini ortaya sürerler ya. Bu da ondan işte. Güvenmiyoruz. İnanmıyoruz. Mümkünatı yok geçen yıllar için affetmiyoruz. Başka şans mans yok yani. Ortaya atılan her işe de derinnnnn kuşkularla bakıp muhalefet edeceğiz. DE FACTO durum bu. On yıllardır bu memleketin su sorununu çözemeyen, elektrik sorununu çözemeyen, ne dünyayla ne de Rumlarla hiçbir uzlaşmaya varamayan, topu başı ikiyüzbin kişilik vatandaşını doyuramayan, eğitim sistemini abuk subukluktan kurtaramayanlar artık bundan sonra ne yapabilirler ki? Gidip muz bahçelerinde serinlesinler, yılanlı adalarda yılan dansı yapsınlar, Ebru Gündeş’e kuşlarıyla ilgili rapor yazsınlar, öteki dünyada görüşmeci lazım ederse diye görüşmelerde kullanılmak üzere (ve öte dünyanın Klerides’ine anlatılmak üzere) seks fıkraları biriktirsinler. Ruhsal olarak de facto durumumuz bu, külliyen.
Ha bir de “şükran” kelimeciğinin muhalefetçesi var itiraz edeceğim: ona da “bu güne kadar verdikleri için teşekkür etmek” deniyor. Ben kendi adıma söyleyeyim hiç de böyle bir borçluluk hissetmiyorum. Alınanlar ve çalınanlar verilenlerden çok çünkü. Başımıza Hala Sultan taşından büyük taşları kondurup, ömürlük evladiyelik tutanlar da o “verenler” çünkü. De facto durumlar yaratıp, işlerine gelince “devlet” kurup işlerine gelmeyince “terörle mücadele” deyip bu kendi yarattıkları durumdan faydalananlar da onlar.
Başbakan miting alanındaki sloganlardan ötürü gidip bizim adımıza özür dilediğinde nasıl midem bulandıysa teşekkür konusunda da aynen öyle bulanıyor.

Bu da böyle.

Tijen Zeybek (3 Haziran 2003-Yenidüzen)

Kuzey Kıbrıslı İçin ‘Devlet Bereketi’

Sanırım, içinde bulunduğumuz koşulların ve bireysel olarak boğuşmak zorunda kaldığımız “devlet bereketi”nin dünyada bir eşi benzeri daha yoktur. Kıbrıs Türk halkı dünya indinde devletsizken, Kıbrıs adası içinden, adalı ve özellikle de kuzeyli biri olarak bakıldığında bireyin en az üç devletli bir yapıyla kuşatılmış olduğunu görürsünüz. Ayrıca bu birey, her biri içinde ayrı ayrı varoluş mücadelesi vermek ve kimliği konusunda yapılan baskı ve dayatmalara karşı da direngen olmak durumundadır. Bütün bunları iyice anlamak için çok özet bir şekilde sıralayalım;

1. Dünya hukuku açısından olmayan, ama kendi halkını “Gelen Türk giden Türk” felsefesiyle yok oluşa terk etmek için dimdik ayakta olan KKTC rejimi.
2. Kendi çıkarlarıyla “kurtarıcısı” olduğu ülkenin çıkarları çatıştığı anda, insan faktörünü tamamen dışlayarak adaya uçak gemisi muamelesi yapan, dünyanın en büyük insan “ihraç” eden ülkelerinden biri olan Türkiye Cumhuriyeti.
3. 23 Nisan 2003 tarihinden itibaren, otuz yıldır kimliği dünya ve TC tarafından reddedilen Kıbrıs Türkü’nün, Kıbrıs Cumhuriyeti kimliği ve pasaportu ile bireysel haklarına kavuşma ve varlığını tescil ettirerek geleceğini güvence altına alma kaygısıyla 1963 yılında bağlarını kopardığı, şu anda Rumların egemenliği altında bulunan Kıbrıs Cumhuriyeti devletiyle olan ilişkisi.

Bütün bunlar, tepesindeki devlet bolluğuna rağmen; varlığını, kimliği ile, hukuku ile dünyaya kabul ettirememiş ve dünyanın tanıdığı bir devlete sahip olamayan Kuzey Kıbrıs halkının, bir sorunlar yumağının tam ortasında verdiği kavgada hâlâ ayakta durabilme ve çözüm istemede diretme gücünün tükenmesine bağlı olarak bir yerlere evrilecektir.

Ancak, sıraladığım “devlet bereketi”nin hangi alanlarda, günlük hayatı nasıl etkilediği konusunu birazcık açmak gerektiği kanısındayım. Bugün Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayan insanlar dünyayla olan ilişkilerinde, günlük hayatlarını sürdürürken kurdukları ilişkilerde, ülkelerinin diğer yarısı ve TC ile olan ilişkilerinde her alanda ayrı ayrı, birbiri ile çelişen, birbirini reddeden otoritelerle boğuşmak durumundadır. Örneğin; bugüne kadar neredeyse şu andaki nüfusunun yarısı kadarını barındıran İngiltere’ye (ya da başka herhangi bir ülkeye) gitmek isteyen Kıbrıs Türkü, TC pasaportu almak ve bu pasaportla vize başvurusunda bulunmak zorundaydı. Binbir zorluk ve itilip kakılmadan sonra vize almayı başaranlar da Türkiye üzerinden, İstanbul ya da İzmir’de aktarmalı ve bu yüzden de çok pahalı bir şekilde yabancı ülkelere uçabiliyordu. Dolayısıyla dünya ile bağ kurmak için TC devleti ile ilişki içinde olmak, onun pasaportunu, uçak alanlarını kullanmak zorunda kalıyordu. Ayrıca KKTC’yi tanıyan tek ülke olma iddiasındaki TC devleti Kuzey Kıbrıs’ta bulundurduğu, KKTC devleti bütçesinden daha büyük bir bütçeye sahip elçiliğiyle hayatın her alanında, aktif olarak toplumsal yaşamın düzenlenmesinde etken olmaktadır.

Öte yandan, dünyanın tanımadığı, Kuzey Kıbrıs sınırları dışında hiçbir anlam ifade etmeyen KKTC kimlik kartı ve pasaportu da günlük hayatımızın, kendi iç düzenimizin sürdürülmesinde kullanılan belgeler olma dışında bugün çok önemli bir başka işlevi de hayli ironik bir biçimde üstlenmektedir. Yurdumuzun öte yanına, yani Güney’e geçerken kullanıyoruz bu belgeleri.

Şimdilerde dünyanın tanıdığı, eskiden de sahip olduğumuz Kıbrıs Cumhuriyeti kimlik ve pasaportlarımıza geri dönüyoruz. Kıbrıs Cumhuriyeti ile olan ve 1963 yılında kopan bağlarımızı yeniden, ama hayli de karışık bir yoldan tekrar kurmaya başlıyoruz. KKTC kimlik ve pasaportları bir çeşit “iç hatlar” seyahat belgeleri konumuna yerleşirken, “dış hatlar” ya da “dünya ile bağlantı hatları” için Kıbrıs Cumhuriyeti belgelerimize dönüyoruz.

Bütün bunlar biraz absürd ve fazla değil mi? Ben, Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan Kıbrıslı Türk, bir birey olarak yaşantımı sürdürürken varlığımı ve kimliğimi ancak üç devlet üzerinden ortaya koyabiliyorum. Peki ben kimim? Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı mı? KKTC vatandaşı mı? TC ile olan ilişkim nedir? Eğer ben Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı isem, ki kimlik ve pasaportunu kullandığıma göre öyleyim, Denktaş ve UBP-DP hükümeti kimi temsil ediyor?

Daha çok soru var. Ve yaşam yumağı bizim için hayli karışık olmaya devam ediyor.

Tijen Zeybek (Evrensel)