25 Ağustos 2005

AŞK DEDİĞİN...


Biz kadınlara ‘tepelerden’ bir yerlerden mesaj var. Gene. Bu sefer ki de yüksek yüksek tepelerin hep olduğu üzere bir erkekten geliyor. Son elli yıldır Türkiye’de edebiyatçıların aşk konusunda kadınlara yalan söylediğini, kendisinin de artık dayanamayıp bu aşkın ne olup ne olmadığını kadın kısmına anlatmak üzere tarzının dışına çıkıp ‘Aşk Köpekliktir’ adında bir ‘aşk’ romanı yazdığını muştuluyor bize Ahmet Ümit. Biz kadınlara... hani ekonomiyi, siyaseti, matematiği, anlamadığımız gibi aşkı da anlamıyoruz ya... Hani her konuda yarım aklımızla bizi hep kandırıyorlar ya bu konuda da kandırılmışız elli yıldır, haberimiz olsun diye... o bakımdan yani. İllâ ki bir erkek tarafından kandırılıp gene bir erkek tarafından kurtarılmamız lazım diye kendini ortaya atmış Ahmet Ümit. Bizim için. Sırf biz artık kandırılmayalım, sırf aşk neymiş artık öğrenelim diye. Ne kadar erkekçe, ne kadar şövalyece bir davranış. Kimden kurtaracak bizi’ Ahmet Altan’dan olabilir mi’ Ahmet Altan’ın romanlarını ciddiye alıp, roman kahramanlarının hayatı ile kendi hayatımızı karıştırıp ‘kötü yola’ düşeriz diye korkmuş sanki. Öyle ya, ‘Kadınlar bir uyanış içerisindedir ve kadınların kendilerini erkeklerden biraz daha üstün hissettikleri tek alan aşktır.’ diyor. Tek alanda da olsa kadınların böyle bir ‘yanlış’ hissiyat içine girmelerini belli ki içi kaldırmamış Ahmet Ümit’in. Diğer alanlarda olduğu gibi aşk konusunda da kendilerini erkeğin gerisinde ‘hatta özellikle aşk konusunda- hissetmeye devam etmelerinin (ta ki hayatın her alanında kendilerini erkekle eşit olarak hissetmeye başlayıncaya kadar) daha hayırlı olacağına karar vermiş. Kadınlar bu uyanışla evdeki babayı, abiyi, amcaoğlunu, enişteyi, daha sonra bakkal Hasan’ı, mahallenin namus bekçisini, devleti, vs. atlatıp aşk yaşamaya ve üstüne üstlük de bu aşkı yaşarken kendilerini erkeklerden üstün hissetmeye başladılar ya, olacak gibi değil. Birinin, bir ‘errrrrrrrkeğin’ meseleye el koyma vakti gelmişti. Bu ‘tatsız’ işin gönüllüsü de Ahmet Ümit oldu işte. Kadınlar aşkı öğrenmek istiyorlarsa bundan sonra Ahmet Altan’ı değil beni okusunlar, diyor.

Bu konunun bunun dışında daha bir dolu rahatsız edici boyutu var. Mesela  Ahmet Ümit’in kendi kafasındaki aşk tanımını kitabının kapağından başlayarak herkese dayatmaya kalkışıyor olması. Ona göre’ Aşk Köpekliktir’, o kadar. Bu son derece rahatsız edici bir genelleme. Böylece benim aşklarım, seninkiler, yaşanmış ve yaşanacak bütün aşklar hakkındaki nihai kararını tepeden bir yerlerden biz aşağıdakilere bildiriyor yazar. Kitabı daha okumadım ama röportajındaki üslup bu. Bu düşüncesinde o kadar ısrarlı ki röportajı yapan kişinin ‘Aşka karşı neden bu kadar öfkelisiniz’’ sorusuna, yalan söylüyorlaaaaar, insanları kandırıyorlaraaaar. Diye cevap veriyor. Ama aslında verdiği bütün mesajlar kadına yönelik. ‘Kadınlar aşkla kurtulmaz, aşkla aldatılır.’ diyor mesela  Aşk denen bu ‘köpeklik’ durumunun erkeğe ne yaptığı, erkeğin bu ‘köpeklik’ durumunu nasıl yaşadığı konusunda pek bir düşünce üretmemiş. Kendiyle ilgili söylediklerini ise bu söylemiyle ve bu bakış açısıyla erkekler adına söylenmiş şeyler olarak almak mümkün değil. Çünkü tepeden söylemi kendini bütün edebiyatçıların yalan söylediği ve bütün kadınların kandırıldığı, insanların yanıltıldığı bir ortamda doğruyu bilen, bilebilen biricik, üstün şahsiyet olarak gördüğünü ele veriyor. Bütün bunları insanları kışkırtmak için söylediğini de söylüyor. Bir yazarın görevi insanı kışkırtmaktır, diyor. (Bu durumda ben şimdi kışkırmış sayılıyorum.) Aziz Nesin bunu çok iyi yapan biriydi diye de ekliyor. Doğrudur da Aziz Nesin neyi, niye yazıp, yaptığını açıklama gereği duymadan yapardı. Öyle ki kimse ‘Sen bunu niye böyle söylüyorsun, niye böyle yapıyorsun.’diye sorma gereği duymazdı. Üstelik de büyük usta insanların tamamıyla kendi öznel duygu dünyalarında olup biten böylesi bir konuyu, böylesine estetikten uzak bir başlıkla kitabına isim yapacak kadar da edebi söylemden uzaklaşmamıştı.

Evet. ‘Aşk Köpekliktir’ gibi bir cümlenin bir edebi metine, kitaba başlık olarak konmasının, böyle bir başlığı yazara yazdıran psikodinamiğin de irdelenmesi gerekiyor. Ama yazarı aşka ve aşkı güzel bir şey olarak tanımlayanlara karşı öfke ve kinle dolduran, onu bu konuda böylesine tahammülsüz ve agresif kılan deneyimlerin ne olduğu onun kendi sorunu olmakla birlikte bu başlığın edebiyattaki yerine ya da söz konusu kitabın edebi değerine bakmak ve eleştirmek gerekiyor.

Umarım Türkiyeli edebiyatçıları ve özellikle kadınlar bunun altında kalmazlar.

Tijen Zeybek (29-11-2004 Evrensel)



24 Ağustos 2005

AÇIK MEKTUP

Neredeyse bir hafta boyunca birlikte izledik oğlumla ATV'nin haberlerini. Her gece İstanbul'u mesken tutan kapkaççılardan bahsetti, her gece kendi çocuklarını dilendiren ana-babalardan, emeğiyle kazandığını kapkaççılara kaptıran, mağdur İstanbullu?dan, dilenci çocuklardan gına getiren kent sakinlerinden, kimsenin can ve mal güvenliğinin kalmadığı vurgulandı haber saatinde. Hatta bir gece genç bir psikolog ya da psikiyatriste de söz verildi ve hanımefendi ' İstanbul'a ülkenin başka yerlerinden göç edenlerin yerleşmek için varoşları tercih ettiklerini ve bu nedenle de suça yöneldiklerini...? söyledi. Sanki Moda'da, Levent'te yerleşme şansları varmış da onlar özellikle varoşları seçiyorlarmış gibi. Bu sözler değildi beni esas yaralayan elbette. Bu programların, beni bu açık mektubu yazmaya zorlayan başka bir şeye yol açtığına şahit olacaktım. Bir soru ve bir kanaat belirten sıradan bir cümleyle:

'Anne, demek ki bazı anne-babalar cani, demek ki onlar kendi çocuklarını dilenirken daha fazla para toplasın diye sakatlayabilen canavarlar. Onları ana-babalarından kurtarmalı, değil mi?'

İşte canımı yakan soru bu. Hayır, öyle değil oğlum, diyorum. Yüz kere, bin kere öyle değil. Bütün bu evsiz, işsiz, çaresiz, yalnız ana-babalara önce, yağmurlu, soğuk gecelerde başlarını sokacakları birer ev vermeli, böyle bir eve katkı koyabilmeleri için çalışacakları bir iş vermeli. Sonra kendilerini yaşadıkları topluma ve çevreye yabancı hissettikleri o çıldırtıcı anlarda, yapayalnız ve uçurumun kenarında hissettikleri o katlanılmaz anlarda dinleyecek, seslerini duyacak, onları anlayacak değilse bile anlamaya çalışacak bir insan sıcağı vermeli. Sonra, onları aç bir midenin yaptıracağı her türlü insan onurunu ayaklar altına alabilen davranışlardan uzak tutacak kadar doyurmalı. Her insanın, ama her insanın, çalışan ya da çalışamayan her insanın karnı doymalı. Tokların boyun borcudur bu. Günde üç öğün, mükellef sofralara kurulan bizlerin boyun borcudur. Düşünsene oğlum, eğer karnın açsa, çaldığın bütün kapılar yüzüne kapanıyorsa ve korkuyla, bir kuş gibi çırpınıp duran yüreğinin üstüne buz gibi bir aralık yağmuru yağıyorsa çalmaz mısın, tepsi dolusu simitten bir simidi aşırmayı düşünmez misin, şık giyimli, karnı tok, sokaklarda keyifle dondurma yalayıp gezen insanlara karşı bir öfke duymaz mısın?

Hayır oğlum, işte sana ve diğer bütün çocuklara buradan, içim dolu dolu, yüreğim sızım sızım cevap veriyorum: Bazı anne-babaların cani olup olmadığına bütün bunları sağlamadan önce karar veremeyiz. Bir tarafta açlık ve sefalet, bir tarafta tokluk ve yüzsüzlük kol gezerken böyle kanaatlere varamayız. Herkesin karnı doyup, herkesin kuru ve sıcak bir yatağı olduktan sonra hâlâ çocuğunu dilendiren ana-babalar varsa onları acımasızca yargılayıp, suçlu ilân etmeye varım. Ama öncesinde, asla.

Nasıl gözden kaçırabiliriz bir çift ayakkabıyı bir çocuğu birkaç yıl besleyip büyütecek paraya satın alabilen insanlarla aynı dünyada ve aynı çağda yaşadığımızı? Nasıl görmezlikten gelebiliriz binlerce insanın köprü altlarında ve parklarda yaşadığını ve gene binlercesinin de bütün açları doyurmaya yetecek kadar yiyeceği günde üç öğün çöpe dökme hakkını kendinde gördüğünü. Nasıl inkâr edebiliriz bazı coğrafyalarda yaşayan insanların sırf o coğrafyada doğdular diye açlığa, ölüme, bitmez tükenmez bir savaşa ve yok olmaya mahkûm edildiğini. Bunu biz yapmıyorsak bile bu bir gerçek ve biz de buna tanık oluyoruz işte. Sessizce izliyoruz. Yağdırılacak bombaları biliyoruz ve o gün gelinceye kadar işimize gidip gelmeye, ufacık şeyler için incinmeye, yiyip içmeye, uyumaya ve sevişmeye devam ediyoruz. Evet, bunları yapıyoruz ve bunların bir suç olduğunu söylemiyorum. Ancak, başına bombalar yağan, ağzını ne zaman açsa coplanan, aç, işsiz ve evsiz olanları bizim tuzu kuru hayatlarımızı tehdit eden canavarlar olarak göstermeye çalışanlar apaçık suç işliyorlar ve bunu söylemekten de korkmuyorum.

Ah, içim yanıyor. Yalan kol geziyor. Sanki bir film çekiliyor ve herkes bunun sadece bir film olduğunu unutmaya mahkûmmuş gibi kendi rolünü ezberliyor. Ama yüz kere hayır annem, bin kere hayır canım oğlum. Çaresiz insanları kendi kaderine terk edip, suça ittikten sonra onlar birer canavar, birer cani bizler de mağdurlarmış gibi davranamayız. Bizi buna inandırmalarına izin veremeyiz. Vermemeliyiz. İnanma sakın, sokaklarda dilenen, çalıp çırpanlar da aslında senin gibi oyun oynamak, televizyon izlemek ve anneleri tarafından kucaklanmak, sevilmek isteyen çocuklar. Biz de kucağımızı sadece kendi çocuğumuza açmış, kendini sadece kendi çocuğundan sorumlu tutan bencil ana-babalarız.

Hepsi bu işte.

Tijen Zeybek (13-12-2004 Evrensel)

4 Haziran 2003

ŞÜKRANIN MUHALEFETÇESİ

Gene elektrikler kesik. Bugün bu üçüncü oluyor. Evdeki elektronik eşyaların ömürlerinden epey eksilmiştir herhalde. Onun da ötesinde insanda sinir diye bir şey kalmıyor. Elinizi nereye atsanız çalışmıyor. Bir zırt pırt kesilen elektriklere bakıyorum bir de Lefkoşa-Mağusa arasındaki kavşakları ışıklandırma çabalarına. Gülsem mi ağlasam mı “bilemiyorum yani.” “neyyyse!” deyip geçemiyoruz da. Ne de olsa biz dizi falan çekmiyoruz buralarda. Hayatımızın filmindeyiz. Bu filmin tekrarı yok, yenisi yok, bölümü falan hiç yok. E artık bir şeyleri bilsek iyi olacak. Klimaların ve sobaların çalıştırılmadığı çok kısa bir “ara” mevsim bu. Temmuz, Ağustosta cehennemi sıcaklar çökünce ve klimalar gürüldemeye başlayınca bu santral ne olacak hiç bilinmez. Bir de onca ışıklandırma, lambalama, süsleme, makyajlama procelendirmesinden sonra patlar matlar.

Halâ sular da akmıyor üstelik. Tıp yok çeşmeden. Bir ayı çoktan geçti, iki ay olacak bizde su mu yok. Tankerle su taşıtıyoruz eve. Her tarafımız tuza kesiyor böylece. Yerleri sildikten sonra iki kez yürüdünüz mü bembeyaz ayak izlerinizden postmodern sanat eserleri oluşuyor. Banyodan sonra saçlarınız tuhaflaşıyor, vücudunuzda tuz gölleri değilse de “tuz bölgeleri” oluşuyor. Durum bu. Sonra kalkıp orkinos çiftliği mi ne kurmaya kalkıyorlar memlekette. Bir yatırım aşkı, bir iş alanı açma aşkı ki üzerimdeki tuzlar kadar “hoş” görünüyor bu manzara da gözümüze. Ey muz bahçelerinin başbakanı, bu memlekete otuz yıldır yapmadığın bir adet “ŞEY” yapmak istiyorsan, şöyle Güneyde olduğu gibi iki adet deniz suyu arıtma tesisi yapsana. Ey paçalarından iyilik akan, KKTC “vatandaşı”, dünürsel yatırımcı, alıp balıklarını sen Afrika’ya falan gitsene. Madem o kadar “sırf bizim iyiliğimiz ve kalkınmamız için” yapıyorsun bunca fedakârlığı, kendini paralarcasına biz muhtaçlara yardım etmek istiyorsun, biz kendi hakkımızdan vazgeçtik Afrikalılar bizden daha kötü durumda, biraz da biz yardım edelim sen git oralarda kur tesislendirmelerini. Yetiştir tosun tosun orkinoslarını, sat. Bizden yanı helal olsun yani. Daha ne diyelim.

Şimdi şurada şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Şimdi şu koltuk egemenleri olağanüstü güzellikte bir iş yapmaya kalksa bu halkı zor inandırır. Bir kere otuz bin fit derinliğinde bir güvensizlik var. Onca yaşanandan sonra, onca tecrübe, onca kafalarımızı duvara çarpmadan sonra böyle de bir “DE FACTO” durum var yani. Hani içinde bulunduğumuz durumu bize kabul ettirmek için AB’dir, BM’dir, ABD’dir ha bire bu de facto kelimeciğini ortaya sürerler ya. Bu da ondan işte. Güvenmiyoruz. İnanmıyoruz. Mümkünatı yok geçen yıllar için affetmiyoruz. Başka şans mans yok yani. Ortaya atılan her işe de derinnnnn kuşkularla bakıp muhalefet edeceğiz. DE FACTO durum bu. On yıllardır bu memleketin su sorununu çözemeyen, elektrik sorununu çözemeyen, ne dünyayla ne de Rumlarla hiçbir uzlaşmaya varamayan, topu başı ikiyüzbin kişilik vatandaşını doyuramayan, eğitim sistemini abuk subukluktan kurtaramayanlar artık bundan sonra ne yapabilirler ki? Gidip muz bahçelerinde serinlesinler, yılanlı adalarda yılan dansı yapsınlar, Ebru Gündeş’e kuşlarıyla ilgili rapor yazsınlar, öteki dünyada görüşmeci lazım ederse diye görüşmelerde kullanılmak üzere (ve öte dünyanın Klerides’ine anlatılmak üzere) seks fıkraları biriktirsinler. Ruhsal olarak de facto durumumuz bu, külliyen.
Ha bir de “şükran” kelimeciğinin muhalefetçesi var itiraz edeceğim: ona da “bu güne kadar verdikleri için teşekkür etmek” deniyor. Ben kendi adıma söyleyeyim hiç de böyle bir borçluluk hissetmiyorum. Alınanlar ve çalınanlar verilenlerden çok çünkü. Başımıza Hala Sultan taşından büyük taşları kondurup, ömürlük evladiyelik tutanlar da o “verenler” çünkü. De facto durumlar yaratıp, işlerine gelince “devlet” kurup işlerine gelmeyince “terörle mücadele” deyip bu kendi yarattıkları durumdan faydalananlar da onlar.
Başbakan miting alanındaki sloganlardan ötürü gidip bizim adımıza özür dilediğinde nasıl midem bulandıysa teşekkür konusunda da aynen öyle bulanıyor.

Bu da böyle.

Tijen Zeybek (3 Haziran 2003-Yenidüzen)

Kuzey Kıbrıslı İçin ‘Devlet Bereketi’

Sanırım, içinde bulunduğumuz koşulların ve bireysel olarak boğuşmak zorunda kaldığımız “devlet bereketi”nin dünyada bir eşi benzeri daha yoktur. Kıbrıs Türk halkı dünya indinde devletsizken, Kıbrıs adası içinden, adalı ve özellikle de kuzeyli biri olarak bakıldığında bireyin en az üç devletli bir yapıyla kuşatılmış olduğunu görürsünüz. Ayrıca bu birey, her biri içinde ayrı ayrı varoluş mücadelesi vermek ve kimliği konusunda yapılan baskı ve dayatmalara karşı da direngen olmak durumundadır. Bütün bunları iyice anlamak için çok özet bir şekilde sıralayalım;

1. Dünya hukuku açısından olmayan, ama kendi halkını “Gelen Türk giden Türk” felsefesiyle yok oluşa terk etmek için dimdik ayakta olan KKTC rejimi.
2. Kendi çıkarlarıyla “kurtarıcısı” olduğu ülkenin çıkarları çatıştığı anda, insan faktörünü tamamen dışlayarak adaya uçak gemisi muamelesi yapan, dünyanın en büyük insan “ihraç” eden ülkelerinden biri olan Türkiye Cumhuriyeti.
3. 23 Nisan 2003 tarihinden itibaren, otuz yıldır kimliği dünya ve TC tarafından reddedilen Kıbrıs Türkü’nün, Kıbrıs Cumhuriyeti kimliği ve pasaportu ile bireysel haklarına kavuşma ve varlığını tescil ettirerek geleceğini güvence altına alma kaygısıyla 1963 yılında bağlarını kopardığı, şu anda Rumların egemenliği altında bulunan Kıbrıs Cumhuriyeti devletiyle olan ilişkisi.

Bütün bunlar, tepesindeki devlet bolluğuna rağmen; varlığını, kimliği ile, hukuku ile dünyaya kabul ettirememiş ve dünyanın tanıdığı bir devlete sahip olamayan Kuzey Kıbrıs halkının, bir sorunlar yumağının tam ortasında verdiği kavgada hâlâ ayakta durabilme ve çözüm istemede diretme gücünün tükenmesine bağlı olarak bir yerlere evrilecektir.

Ancak, sıraladığım “devlet bereketi”nin hangi alanlarda, günlük hayatı nasıl etkilediği konusunu birazcık açmak gerektiği kanısındayım. Bugün Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayan insanlar dünyayla olan ilişkilerinde, günlük hayatlarını sürdürürken kurdukları ilişkilerde, ülkelerinin diğer yarısı ve TC ile olan ilişkilerinde her alanda ayrı ayrı, birbiri ile çelişen, birbirini reddeden otoritelerle boğuşmak durumundadır. Örneğin; bugüne kadar neredeyse şu andaki nüfusunun yarısı kadarını barındıran İngiltere’ye (ya da başka herhangi bir ülkeye) gitmek isteyen Kıbrıs Türkü, TC pasaportu almak ve bu pasaportla vize başvurusunda bulunmak zorundaydı. Binbir zorluk ve itilip kakılmadan sonra vize almayı başaranlar da Türkiye üzerinden, İstanbul ya da İzmir’de aktarmalı ve bu yüzden de çok pahalı bir şekilde yabancı ülkelere uçabiliyordu. Dolayısıyla dünya ile bağ kurmak için TC devleti ile ilişki içinde olmak, onun pasaportunu, uçak alanlarını kullanmak zorunda kalıyordu. Ayrıca KKTC’yi tanıyan tek ülke olma iddiasındaki TC devleti Kuzey Kıbrıs’ta bulundurduğu, KKTC devleti bütçesinden daha büyük bir bütçeye sahip elçiliğiyle hayatın her alanında, aktif olarak toplumsal yaşamın düzenlenmesinde etken olmaktadır.

Öte yandan, dünyanın tanımadığı, Kuzey Kıbrıs sınırları dışında hiçbir anlam ifade etmeyen KKTC kimlik kartı ve pasaportu da günlük hayatımızın, kendi iç düzenimizin sürdürülmesinde kullanılan belgeler olma dışında bugün çok önemli bir başka işlevi de hayli ironik bir biçimde üstlenmektedir. Yurdumuzun öte yanına, yani Güney’e geçerken kullanıyoruz bu belgeleri.

Şimdilerde dünyanın tanıdığı, eskiden de sahip olduğumuz Kıbrıs Cumhuriyeti kimlik ve pasaportlarımıza geri dönüyoruz. Kıbrıs Cumhuriyeti ile olan ve 1963 yılında kopan bağlarımızı yeniden, ama hayli de karışık bir yoldan tekrar kurmaya başlıyoruz. KKTC kimlik ve pasaportları bir çeşit “iç hatlar” seyahat belgeleri konumuna yerleşirken, “dış hatlar” ya da “dünya ile bağlantı hatları” için Kıbrıs Cumhuriyeti belgelerimize dönüyoruz.

Bütün bunlar biraz absürd ve fazla değil mi? Ben, Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan Kıbrıslı Türk, bir birey olarak yaşantımı sürdürürken varlığımı ve kimliğimi ancak üç devlet üzerinden ortaya koyabiliyorum. Peki ben kimim? Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı mı? KKTC vatandaşı mı? TC ile olan ilişkim nedir? Eğer ben Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı isem, ki kimlik ve pasaportunu kullandığıma göre öyleyim, Denktaş ve UBP-DP hükümeti kimi temsil ediyor?

Daha çok soru var. Ve yaşam yumağı bizim için hayli karışık olmaya devam ediyor.

Tijen Zeybek (Evrensel)

21 Nisan 2003

Aşk Yeniği Bir Yazının...

Bir kavga, bir dehşet, bir savaş kasırgası esti ki yüreklerimizde, bakmadık, görmedik erguvan açtı mı bu bahar. Hani o geçen baharın gözde dulu Erguvan. Durdu mu Irak’taki ölüm yağmurları, kalktı mı ölü çocuk yüzleri topraktan? Kulak vermek lazım şimdi. Kırlangıçlar uçup duruyor mu çer çöp yuvalarının etrafında, kuzeyden güneye kuş yolculuğu var mı? Özgür mü bulutlar akarken tepemizden, güneyden yağmur, güneyden çiğ, güneyden geçmişin kokusunu taşıyorlar mı? Elimizi alnımıza koyup da uzaklara bakmak lazım şimdi. Bakıp da yurdumu ortasından bölen varilleri birer ağaç gibi görmek lazım şimdi. Sormak lazım kalçası dövmeli kadınlar giriyor mu hâlâ şairin rüyalarına, kiminle bölüşecek bu bahar mevsimin ilk çileğini? Durup dinlenmek lazım şimdi, durup tamir etmek lazım acıyan yürekleri. Yoklayalım bakalım kendimizi, bakalım aşk yeniği bir yazının ak sayfalara kazınması vakti mi.

Yürürken sokakları kırbaçlayan peleriniyle bir derviş girer rüyalarıma şimdi. (Yürürken kolları bacakları parçalanan bir Ali.) Mavi suların kıyısında beklenmedik bir sürpriz gibi dikiliyor, suskun, kara pelerinli bir adam ve gözlerinde çigan müziği. (Mavi suları yokmuş Iraklı’nın, bütün sular kirli, bütün sular vavi.) Bir uykuya dalsam diye düşünür korkağı yazarın, bir derin uyusam diye geçirir aklından kaçağı sevdanın, kiminde bir telaş “aman hatasız olsun bütün satırlarım.” Keşke bir hata yapsa mevsimler, bir derin yanlışa düşse zaman, sarsak başına her şeyi.

Durup biraz dinlenelim şimdi. Bir kucak bulalım alabildiğine sıcak, bir yatak bulalım alabildiğine rahat. Bir yerlerden Sezen söylesin, bir yerlerden romantik bir İspanyol müziğinin sırasıdır şimdi. Hatta Gelincik sızlansın Ayna’dan, Dilâra mırıldansın. (Çingene pembesi elbisesi, çıplak ayaklı bir kız çocuğunun bakışları cam kırıkları gibi batsın dursun şimdi.) Ölüm kalanların uydurması, ateşse yananların diye bir cümle düşsün içime, kurt olsun, dert olsun sabahlara kadar. Bir yanım aşka yatsın, bir yanım uykuya. Bir yanım cevapsız sorulara dönsün yüzünü, bir yanım gittikçe umutsuzlaşan, ölgünleşen bir ışığa. Sonra sabah olsun da uyumamış olayım, sabah olsun da uyanmamış olayım ikisi arasında fark yoksa. Ölüm kalanların uydurmasıysa ben gidenlerden, ateş yananların uydurmasıysa ben yananlardan olayım, cümleye ters olsa da, uysa da uymasa da.

Mavi suların kıyısındaki o günden beri konuşuyorum düşlerimde kara pelerinle dervişle. Soruyorum da cevabı yokmuş gibi dikip gözlerini gözlerime duruyor öylece. İki simsiyah göze kesmiş (gene) esmer bir yüz. Bir görünüp bir kaybolan esrik bir çigan müziği yalayıp duruyor kulağımın memesini. Bir deli düşten bir deli düşe yuvarlanıp duruyorum gece boyunca. Ne zaman uyansam sabaha çok var, ne zaman açsam gözlerimi çığlık çığlığa, sabaha çok var, sabaha çok var daha. (Bilmem sabahı hatırlar mı çocuklar Irak’ta.) Ne kadar tuhaf bir Nisan bu. Ne kadar karışık yazla kış birbirine. Ben çağırıyorum Kış’ı. İç sesim çağırıyor durup dinlenmeksizin. Halâ aşk yeniği bir yazı döşenemeyecekse sayfalara işi ne baharın işi ne yazın buralarda. Halâ aşk yeniği bir masal yazamayacaksam, hâlâ aşk yeniği bir roman duruyorsa yarım, işi ne baharın, işi ne yazın bende. (Çocuklar ölüyorsa en çok savaşlarda, çocuklar ölüyorsa en çok açlıktan, çocuklar çalıştırılıyorsa fabrikalarda en çok ve cam kırıkları gibi batıyorsa bakışları acıdan, gelme sakın yaz, gelme bahar)
Bana bir rüzgâr lâzım şimdi. Uğul uğul bir rüzgâr uçursun beni buralardan. Ayaklarım yerden kesik, karma karış saçlarım ve bir şiir mırıltısı dökülsün dudaklarımdan. Bana bir yağmur lâzım şimdi, anlık aşkları da asırlık aşkları da tertemiz sularıyla durmaksızın yıkayan. Bir gök gürültüsü lâzım bana, deli gibi koşan atların yere vuran toynaklarını anımsatan.

Durup dinlenmek gerek. Dinlenmek için Iraklı çocuklarla koyun koyuna yatmak, Filistin’de Rachel olmak gerek. Aşk yeniği bir yazı yazmak gerek şimdi. Aşk yeniği yazılar için savaş yeniği çocukları sevmek gerek.

Tijen Zeybek (20 Nisan 2003-Yenidüzen)